Böylece genç adam köfteci amcayla ilk defa tanışacaktı. Polis korkusu o an o kadar iliklerine işlemişti ki ne genç kızın hayali aklındaydı, ne de minibüsün içine camdan atlayıp gürültülü bir biçimde yere düştüğünde içerideki yaşlıca adamı gördü. Düştüğü yerden kalkıp üzerindeki tozları silkeledikten sonra tedirginlikle camdan dışarı baktı, gelip geçen yoktu; ancak uzaklarda gazına basıp uzaklaşan o eski Amerikan arabasını gördü ve içinde açıklayamadığı o bulantı hissini bir kere daha hissetti. Kızın peşine düştüğünden beri başına gelen gerçeküstü olayları bir türlü anlayamıyordu ve omzuna karanlığın ortasından beliren bir el dokunduğunda, bu onu korkudan sıçratmaya yetti.
“Genç, iyi misin?”
Bunu diyen hafifçe beyaz saçlı ve sakallı, kafasında beresi ve üstünde sabahtan beri duran önlüğüyle, bezgin bir şekilde ona bakan yaşlı adamdı.
O an o kadar şoktaydı ki, bir süre için o adamın bu minibüsün sahibi olabileceğini düşünemedi, onu da tıpkı hayalinde kendini kovalamış olan mahallenin delisi gibi sembolik bir figür zannederek tedirginlikle izlemeye koyuldu.
Onun cevap vermemesi zaten sıkıntılı görünen yaşlı adamın iyice bozulmasına yol açtı:
“Al işte, bu da dilsiz çıktı.”
Ve az sonra da ekledi:
“Zaten ne diye umut ediyorsam…”
Umut denilen şeyin gereksiz ya da boşuna olabileceği fikri bir anda genç adamı kendine getirdi. Belki de umut kelimesini duyduğu anda aklına bir umutla peşine düştüğü kız gelmişti; bu umudun boşuna olabileceği fikri ise onu bir anda sinirlendirmişti.
“Hayır, dilsiz değilim. Ben, iyiyim. Gitmem lazım.”
Bunu demişti ama hiç de gidecek gibi bir hali yoktu; hala yarı tedirgin yarı sorgulayan gözlerle etrafına bakıyordu. Yaşlı adam bu cevabı aldıktan sonra bir an meraklanmış gibi görünse de, bezgin ifadesini hiç bozmadan minibüsün kapısına yöneldi ve kolu çevirdi:“Hele dur bakalım, önce geç bir otur, ne olduğunu anlayalım.”
O an itaat etmekten başka çaresi yokmuş gibi davrandı ve uysal bir şekilde dışarı çıktı. Dışarıda panik içinde oraya doğru koşarken hiç fark etmediği tabureleri ve minik masayı gördü. Masada yeni döküldüğü anlaşılan ayran damlaları ve ekmek kırıntıları göze çarpıyordu; oysa bu minibüs o kadar terk edilmiş görünüyordu ki…
İkisi de oturduktan sonra yaşlı adam genç adama bir kez daha baştan aşağı dikkatlice baktı:
“Aç mısın?”
Bu sorunun soruluşunda öyle bir önem seziliyordu ki, bu kelimeler genç adamın içine işleyip ömrünün sonuna kadar sık sık bu soruyu kendine sormasına yol açacaktı.
Hem de bu soruş öyle bir soruştu ki, bara gitmek için evden çıkmadan önce bolca yemiş olmasına rağmen, sanki tüm o yediklerini o anda sindirip tüketti de hiç yememiş gibi baştan acıktı.
“Sanırım, evet.”
Kendisine aç mısın diye sorulduğunda ve böyle bir cevap verdiğinde, o güne dek, hep karşısındaki bulunduğu yerden kalkmış ve gidip ona yemek vermiş, ya da yemek bulmaya uğraşmıştı. Oysa bu adam hiç istifini bozmadı. Onun yerine cebinden çıkardığı ufak bir kağıt parçasına bakıyor, evirip çeviriyor, tekrar bakıyor, sonra fırlatacakmış gibi buruşturuyor ancak son anda bunun saçma bir fikir olacağına karar vermiş gibi vazgeçiyor ve kağıdı tekrar açıp telaşlı bir şekilde düzeltmeye karar veriyordu.
Bu birkaç dakika daha böyle sürdükten sonra kafasını kaldırdı yaşlı adam.
“Ben de.”
Sessizlik.
Genç adamın böyle bir anda bekleyebileceği en son tepki bu olsa gerekti. Yaşlı adam tekrar kağıdıyla oynamaya başladı. Genç adam oradan kağıdın üstünde ne yazdığını tam olarak göremese de kısa bir cümleciğin yazılı olduğunu düşünmeye başladı. Kağıt oldukça eskimiş görünüyordu ve adam da kağıda onu görmek için bakmıyordu. Sanki kağıdın her bir milimetrekaresini ezbere biliyormuş da, sadece kağıdın artık var olup olmadığından emin olmadığı için merakla bakıyormuş gibi görünüyordu.
“Neden doyamıyoruz?”
Genç adam kendisinden böyle edebi bir soru çıkabileceğini bilmiyordu. Hem o gece başına o kadar çok şey gelmişti ki hafiften başı dönmeye de başlamıştı.
Yaşlı adam sessizliğini korudu ancak bu soruyu duyduktan sonra sanki bir anda kağıttaki şifreyi çözmüş gibi kağıdı güzelce katlayıp cebine koydu. Sanki uzun süredir bu soruyu duymak istiyormuş gibiydi.
Alaycı bir gülümseme takındı önce; fakat neşesi yerine gelmiş gibiydi. Ne zamandır demek istediği de bir türlü kendisini dinleyecek birini bulamadığı için, tüm ömrünü verdiği bir fikri daha önce anlatamamış, ilk defa şimdi anlatacak olan bir insanın coşkusuyla genç adama baktı:
“Yanlış soru. Asıl soru neden acıkamıyoruz olacaktı. Beni anlıyor musun?”
Belli ki genç adamın anlaması için henüz erkendi. Aç hissettiğinden emindi, neden soruyu böyle değiştirmesi gerekebileceğini bilemedi. Gene de ileride bir gün bunu anlayabileceğini düşündüğünden, herhalde, bu soruyu da bir daha unutmamak üzere hafızasına kazıdı.
“Anlamıyorum, sadece, açım işte.”
Genç adam bir anda öğretmenden fırça yemiş ümitsiz bir çocuğa dönüşmüştü. Oturduğu tabure çürük ahşap bir ilkokul sırasına, üzerindeki ceket ise kara bir önlüğe dönüşmüş de, kalktığı sözlü sınavında cevabı bir türlü bulamamıştı. Mahcup mahcup, ve fakat yan gözle utanarak yaşlı adama bakıyordu.
“İyi madem, azar azar anlatayım sana.”
İhtiyar bundan sonra derince iç geçirdi ve o daracık tabureye ne kadar yayılabilirse o kadar yayıldı. Sanki bu anı daha önce yaşamıştı ya da hep beklediği bu anın bir provasını almıştı, hareketleri öyle rahat ve kendine güvenliydi.
“De bana, ben sana sormadan önce de aç mıydın?”
Genç bunu hiç düşünmemişti, dolayısıyla acıkmasının sebebinin soru olduğunu fark edince şaşırıverdi, sanki daha önce derste anlatıldığını bile bilmediği bir konudan söz açılmış gibi iyice utandı ve pustu.
“Hayır.”
“Demek ki mesele doymak ya da doyamamak meselesi değil. Mesele, insanın doyduğunu sanması ama doyamaması.”
Gence bir anda bir güven geldi. Sanki yaşlı adam onun daha önce söylediği şeyi tekrarlamış gibiydi.
“Evet, ben de bunu sordum, neden doyamıyoruz?”
“Bir daha diyeyim. Sorun doyamamak değil, doyduğunu sanmak. Yani sahte bir tokluğa ulaşmak. Sahte bir tokluğa ise ancak sahte bir açlıktan varılır, değil mi?”
“Belki.”
Gencin kafası o anda öyle karışmıştı ki, ne eski mahcubiyeti kalmıştı, ne de kendine güveni. Şaşkın şaşkın bakıyordu.
“Tamam, öyleyse doyamamamızın sebebi, sahte bir tokluğa ulaşmamız; bunun da sebebi sahte bir açlıkla yola çıkmamız. Yani ikimizin de hayatta istediği gibi doyamamasının sebebi aslında gerçekten açlık duymadığımız şeylere aç bir şekilde yaklaşmamız.”
Genç, o ana dek onu bu noktaya sürüklemiş olan materyalist eğitimden, dünyaya karşı hep gururla sürdürdüğü realist bakış açısından o an için kurtulamadı. O güne dek hayatında karşısına çıkan tüm zorluklara karşı hep aklını bir silah olarak kullanmış, kendini tüm zorluklardan aklı sayesinde kurtarmıştı ve bu yüzden şu en şaşkın anında bile karşısındaki tuhaf adamın dediklerini akıl süzgecinden, kendi deyimiyle, geçirmeye çalışmıştı. Haliyle yaşlı adamı hala anlayamıyordu:
“İyi de bunun benim yediğim köfte ekmekle ne alakası var?”
Yaşlı adam aniden kafasını kaldırdı, tek kaşını yükseltti ve tedirginlike gence bakmaya başladı, sanki o ana kadar içinde yükselmekte olan umut bir anda bir hayal kırıklığına dönüşmüş ve tüm ağırlığıyla ihtiyarın ruhu üstüne çökmüştü.
Genç, içinde bulunduğu diyalogun kontrolden çıktığı, kendisinin suçlu duruma düştüğü korkusuna kapılan tüm insanların yaptığı gibi savunmacı, hatta suçlayıcı bir tutumla, telaşlı, konuşmaya başladı:
“Neden bana bunlara soruyorsun ki? Sen kimsin?”
Yaşlı adam sabırla iç geçirdi, genç sakinleşene kadar bir şey söylememeye karar vermişti; gence bir türlü suçlayarak bakamıyor, daha çok nostaljik bir merak saçıyordu gözlerinden. Bakışlarında gence Yapacağınherşeyibiliyorum dediği de hayal edilebilirdi.
Onun bu rahatlığı ve tepkisizliği tersine genci daha da telaşlandırdı, gencin minibüsün içindeki uysallığı, köşeki sınıfın tembeli öğrenci halleri dağılmıştı, bir anda kovaladığı genç kızı ve kendini kovalayan polisi hatırladı ve kalkmaya hamle etti. Fakat aklı, ona son anda unuttuğu bir detayı hatırlatmıştı.
“Köfte ayran ne kadar?”
“Yanında sadece tek bir köfte ayrana yetecek para olduğunu biliyorum, senin son paranı senden alamam. Daha sonra elbet buraya uğrayacaksın, işte o zaman verirsin bana köfte ayranın parasını.”
Bu dostane söz genci rahatlattı rahatlatmasına, ama yaşlı adamın onun döneceğinden bu kadar emin olması da onu tedirgin etti. Sanki o andan itibaren kaderi bu yaşlı adama bağlanmıştı.
Tüm bunlardan kurtulmasının tek yolu herhalde o kızı bulmaktı. Fakat o anda kızın hangi yöne gitmiş olabileceğine dair hiçbir fikri yoktu, sonra kaza anında kızın görüntüsünün yitip gittiğini hatırladı. Bir seçenek kaza alanına dönüp etraftaki yolları incelemek olabilirdi; fakat genç adam polisle karşılaşmayı bir daha göze alamayacağını biliyordu. Öyleyse o kızın ne yöne yürüdüğünü bulmalıydı. Ama bunu bulmaya bile vakti yoktu, o anda ne yapıp edip oradan uzaklaşması gerekiyordu.