Öykülerim
ulaşabilecekleri tüm suları keşfetmiş gibiler, artık yeni konular, yeni
karakterler çıkmıyor klavyeyle olan boğuşmamdan. Oysa işte her okuduğum kitapta
şaşıp kalıyorum nasıl oluyor da böyle sıradan olaylar kelimelere döküldüğünde
ne oluyor da anlam kazanıyorlar, ne oluyor gerçekte var olması açısından bir
öneme sahip diye bile nitelenemeyecek o köşkün o sayfalar süren betimlemesini
yiyip yutuyor gözlerim? Beynim adamın yürüdüğü yolun kenarından akan nehrin
imgesiyle neden kendi kendini yiyip bitiriyor? Ya ben? Neden yollarının
kenarından nehirler akan köşkleri sayfalara sığdırıp yıllar sonra evine dönen o
adamın hikâyesini yazamıyorum… Oysa yazılabilecek onca şey var. Ne kadar kapalı
bir çevreden gelirse gelsin her insanın içi durmazcasına fışkırmak isteyen bir
kaynak gibidir ve o kaynak nasıl bir içerikle beslenirse onu fışkırtır. İşte bu
yüzden on üç yaşında hep bir metropol apartman dairesinde yaşamış çocuğun
kaynağından bilgisayarı ve içindeki oyunlarla ilgili şeylerin fışkırması
beklenir, işte bu yüzden savaş sonrası yazarının kaleminden karanlık bir
ümitsizlik fışkırır ve işte bu yüzden işçilerin çilesini görmüş yirminci yüzyıl
başı burjuva çocuğu büyüdüğünde kaleminden sosyalizm sözleri dökülür. Ve hepsi
de bir kılıfına uydurarak söylemiştir söyleyeceğini. Kaynak kendi başına
bırakıldığında kimse ondan su içemez; birisinin illa ki gidip oraya, o kaynağın
başına bir çeşme yapması gerekir.
Çeşme yapmayı
başarabilen, büyük bir romancı olabilir, büyük bir durum öykücüsü, büyük bir
olay öykücüsü, büyük bir şair, büyük bir tiyatro yazarı; fakat büyük bir
filozof da olabilir, büyük bir psikolog, büyük bir eleştirmen, büyük bir
okuyucu… Çeşme yapmayı başaramayan insanın önünde öyle pek fazla seçenek her
nedense yoktur. Ya bu kaynağı o ilk günkü vahşiliğinde uzaklara doğru
fışkırtmayı sürdürecek, ya da ağzını tıkamayı seçecektir. Uzaklara fışkıran bir
kaynak çoğu zaman insanı deli zannettirir, aksine tıkanmış bir kaynak ise
insanı gerçekten delirtebilir.
Şu halde ben, kendi kaynağımı bir şekilde
evcilleştirmek için üzerine bir çeşme yapma çabası olarak başlamış olan bu
öykümde son tuğlanın da kendini kaynağın azgın sularına kaptırarak un ufak
olduğunu söyleyebilirim. İçimdeki kaynağın gücü, benim çeşme inşasındaki
başarısızlıkla birleşerek bu öyküyü işte şu an içinde bulunduğu içinden
çıkılmaz, takip edilemez konuma getirdi. Şu an ana karakterle ilgili elimde siz
okuyucumdakilerden fazla bir bilgi yok. Geçmişine dair kendi anlattığı çoğu
kafa karıştırıcı derecede sembolik birkaç hikâye, yazmış olduğu birtakım
öyküler ve yarım yamalak anlattığı bir aşk hikayesi. Bu aşk hikayesinin
istediği gibi gitmemiş olması ise onu iyice içinden çıkılmaz bir karakter
haline getirmiştir. Denediği “başarılı insan” hayatını da beğenmeyerek terk
ettikten sonra artık sadece kendisini küçümseyen, hayatını anlatmaya değer
görmeyen birisi haline gelmiştir. Oysa hala kendisini kapattığı bir kasası,
kendisini sınırladığı bir tanımı ve ömrünü sonuna kadar bağlanarak
yaşayabileceği ilkeleri yoktur. Öyleyse onun hala anlatmaya değebilecek bir
hayatı olmalı, öyle değil mi? Burnunun ucunu bile görmekten aciz insanoğlu, ona
dünyayı göstermek için diyerek yola çıkmış birisi, kendi burnunun ucunu
görmekten bile aciz hale düşüp kalmış olamaz değil mi? Hayatın kendisi bu kadar
aciz olamaz, bir öykünün kendisi bu kadar aciz olamaz; en azından bir yazılı kâğıt
üstünde olamaz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder