Sayfalar

Translate

5 Ocak 2013 Cumartesi

Bir Yardım Çığlığı - On Dördüncü Kelam


Öykülerim ulaşabilecekleri tüm suları keşfetmiş gibiler, artık yeni konular, yeni karakterler çıkmıyor klavyeyle olan boğuşmamdan. Oysa işte her okuduğum kitapta şaşıp kalıyorum nasıl oluyor da böyle sıradan olaylar kelimelere döküldüğünde ne oluyor da anlam kazanıyorlar, ne oluyor gerçekte var olması açısından bir öneme sahip diye bile nitelenemeyecek o köşkün o sayfalar süren betimlemesini yiyip yutuyor gözlerim? Beynim adamın yürüdüğü yolun kenarından akan nehrin imgesiyle neden kendi kendini yiyip bitiriyor? Ya ben? Neden yollarının kenarından nehirler akan köşkleri sayfalara sığdırıp yıllar sonra evine dönen o adamın hikâyesini yazamıyorum… Oysa yazılabilecek onca şey var. Ne kadar kapalı bir çevreden gelirse gelsin her insanın içi durmazcasına fışkırmak isteyen bir kaynak gibidir ve o kaynak nasıl bir içerikle beslenirse onu fışkırtır. İşte bu yüzden on üç yaşında hep bir metropol apartman dairesinde yaşamış çocuğun kaynağından bilgisayarı ve içindeki oyunlarla ilgili şeylerin fışkırması beklenir, işte bu yüzden savaş sonrası yazarının kaleminden karanlık bir ümitsizlik fışkırır ve işte bu yüzden işçilerin çilesini görmüş yirminci yüzyıl başı burjuva çocuğu büyüdüğünde kaleminden sosyalizm sözleri dökülür. Ve hepsi de bir kılıfına uydurarak söylemiştir söyleyeceğini. Kaynak kendi başına bırakıldığında kimse ondan su içemez; birisinin illa ki gidip oraya, o kaynağın başına bir çeşme yapması gerekir.

Çeşme yapmayı başarabilen, büyük bir romancı olabilir, büyük bir durum öykücüsü, büyük bir olay öykücüsü, büyük bir şair, büyük bir tiyatro yazarı; fakat büyük bir filozof da olabilir, büyük bir psikolog, büyük bir eleştirmen, büyük bir okuyucu… Çeşme yapmayı başaramayan insanın önünde öyle pek fazla seçenek her nedense yoktur. Ya bu kaynağı o ilk günkü vahşiliğinde uzaklara doğru fışkırtmayı sürdürecek, ya da ağzını tıkamayı seçecektir. Uzaklara fışkıran bir kaynak çoğu zaman insanı deli zannettirir, aksine tıkanmış bir kaynak ise insanı gerçekten delirtebilir.

Şu halde ben, kendi kaynağımı bir şekilde evcilleştirmek için üzerine bir çeşme yapma çabası olarak başlamış olan bu öykümde son tuğlanın da kendini kaynağın azgın sularına kaptırarak un ufak olduğunu söyleyebilirim. İçimdeki kaynağın gücü, benim çeşme inşasındaki başarısızlıkla birleşerek bu öyküyü işte şu an içinde bulunduğu içinden çıkılmaz, takip edilemez konuma getirdi. Şu an ana karakterle ilgili elimde siz okuyucumdakilerden fazla bir bilgi yok. Geçmişine dair kendi anlattığı çoğu kafa karıştırıcı derecede sembolik birkaç hikâye, yazmış olduğu birtakım öyküler ve yarım yamalak anlattığı bir aşk hikayesi. Bu aşk hikayesinin istediği gibi gitmemiş olması ise onu iyice içinden çıkılmaz bir karakter haline getirmiştir. Denediği “başarılı insan” hayatını da beğenmeyerek terk ettikten sonra artık sadece kendisini küçümseyen, hayatını anlatmaya değer görmeyen birisi haline gelmiştir. Oysa hala kendisini kapattığı bir kasası, kendisini sınırladığı bir tanımı ve ömrünü sonuna kadar bağlanarak yaşayabileceği ilkeleri yoktur. Öyleyse onun hala anlatmaya değebilecek bir hayatı olmalı, öyle değil mi? Burnunun ucunu bile görmekten aciz insanoğlu, ona dünyayı göstermek için diyerek yola çıkmış birisi, kendi burnunun ucunu görmekten bile aciz hale düşüp kalmış olamaz değil mi? Hayatın kendisi bu kadar aciz olamaz, bir öykünün kendisi bu kadar aciz olamaz; en azından bir yazılı kâğıt üstünde olamaz…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder