Sayfalar

Translate

5 Ocak 2013 Cumartesi

Bir Yardım Çığlığı - On Altıncı Kelam


Böylece genç adam köfteci amcayla ilk defa tanışacaktı. Polis korkusu o an o kadar iliklerine işlemişti ki ne genç kızın hayali aklındaydı, ne de minibüsün içine camdan atlayıp gürültülü bir biçimde yere düştüğünde içerideki yaşlıca adamı gördü. Düştüğü yerden kalkıp üzerindeki tozları silkeledikten sonra tedirginlikle camdan dışarı baktı, gelip geçen yoktu; ancak uzaklarda gazına basıp uzaklaşan o eski Amerikan arabasını gördü ve içinde açıklayamadığı o bulantı hissini bir kere daha hissetti. Kızın peşine düştüğünden beri başına gelen gerçeküstü olayları bir türlü anlayamıyordu ve omzuna karanlığın ortasından beliren bir el dokunduğunda, bu onu korkudan sıçratmaya yetti.

“Genç, iyi misin?”

Bunu diyen hafifçe beyaz saçlı ve sakallı, kafasında beresi ve üstünde sabahtan beri duran önlüğüyle, bezgin bir şekilde ona bakan yaşlı adamdı.

O an o kadar şoktaydı ki, bir süre için o adamın bu minibüsün sahibi olabileceğini düşünemedi, onu da tıpkı hayalinde kendini kovalamış olan mahallenin delisi gibi sembolik bir figür zannederek tedirginlikle izlemeye koyuldu.

Onun cevap vermemesi zaten sıkıntılı görünen yaşlı adamın iyice bozulmasına yol açtı:

“Al işte, bu da dilsiz çıktı.”

Ve az sonra da ekledi:

“Zaten ne diye umut ediyorsam…”

Umut denilen şeyin gereksiz ya da boşuna olabileceği fikri bir anda genç adamı kendine getirdi. Belki de umut kelimesini duyduğu anda aklına bir umutla peşine düştüğü kız gelmişti; bu umudun boşuna olabileceği fikri ise onu bir anda sinirlendirmişti.

“Hayır, dilsiz değilim. Ben, iyiyim. Gitmem lazım.”

Bunu demişti ama hiç de gidecek gibi bir hali yoktu; hala yarı tedirgin yarı sorgulayan gözlerle etrafına bakıyordu. Yaşlı adam bu cevabı aldıktan sonra bir an meraklanmış gibi görünse de, bezgin ifadesini hiç bozmadan minibüsün kapısına yöneldi ve kolu çevirdi:“Hele dur bakalım, önce geç bir otur, ne olduğunu anlayalım.”

O an itaat etmekten başka çaresi yokmuş gibi davrandı ve uysal bir şekilde dışarı çıktı. Dışarıda panik içinde oraya doğru koşarken hiç fark etmediği tabureleri ve minik masayı gördü. Masada yeni döküldüğü anlaşılan ayran damlaları ve ekmek kırıntıları göze çarpıyordu; oysa bu minibüs o kadar terk edilmiş görünüyordu ki…

İkisi de oturduktan sonra yaşlı adam genç adama bir kez daha baştan aşağı dikkatlice baktı:

“Aç mısın?”

Bu sorunun soruluşunda öyle bir önem seziliyordu ki, bu kelimeler genç adamın içine işleyip ömrünün sonuna kadar sık sık bu soruyu kendine sormasına yol açacaktı.

Hem de bu soruş öyle bir soruştu ki, bara gitmek için evden çıkmadan önce bolca yemiş olmasına rağmen, sanki tüm o yediklerini o anda sindirip tüketti de hiç yememiş gibi baştan acıktı.

“Sanırım, evet.”

Kendisine aç mısın diye sorulduğunda ve böyle bir cevap verdiğinde, o güne dek, hep karşısındaki bulunduğu yerden kalkmış ve gidip ona yemek vermiş, ya da yemek bulmaya uğraşmıştı. Oysa bu adam hiç istifini bozmadı. Onun yerine cebinden çıkardığı ufak bir kağıt parçasına bakıyor, evirip çeviriyor, tekrar bakıyor, sonra fırlatacakmış gibi buruşturuyor ancak son anda bunun saçma bir fikir olacağına karar vermiş gibi vazgeçiyor ve kağıdı tekrar açıp telaşlı bir şekilde düzeltmeye karar veriyordu.

Bu birkaç dakika daha böyle sürdükten sonra kafasını kaldırdı yaşlı adam.

“Ben de.”

Sessizlik.

Genç adamın böyle bir anda bekleyebileceği en son tepki bu olsa gerekti. Yaşlı adam tekrar kağıdıyla oynamaya başladı. Genç adam oradan kağıdın üstünde ne yazdığını tam olarak göremese de kısa bir cümleciğin yazılı olduğunu düşünmeye başladı. Kağıt oldukça eskimiş görünüyordu ve adam da kağıda onu görmek için bakmıyordu. Sanki kağıdın her bir milimetrekaresini ezbere biliyormuş da, sadece kağıdın artık var olup olmadığından emin olmadığı için merakla bakıyormuş gibi görünüyordu.

“Neden doyamıyoruz?”

Genç adam kendisinden böyle edebi bir soru çıkabileceğini bilmiyordu. Hem o gece başına o kadar çok şey gelmişti ki hafiften başı dönmeye de başlamıştı.

Yaşlı adam sessizliğini korudu ancak bu soruyu duyduktan sonra sanki bir anda kağıttaki şifreyi çözmüş gibi kağıdı güzelce katlayıp cebine koydu. Sanki uzun süredir bu soruyu duymak istiyormuş gibiydi.

Alaycı bir gülümseme takındı önce; fakat neşesi yerine gelmiş gibiydi. Ne zamandır demek istediği de bir türlü kendisini dinleyecek birini bulamadığı için, tüm ömrünü verdiği bir fikri daha önce anlatamamış, ilk defa şimdi anlatacak olan bir insanın coşkusuyla genç adama baktı:

“Yanlış soru. Asıl soru neden acıkamıyoruz olacaktı. Beni anlıyor musun?”

Belli ki genç adamın anlaması için henüz erkendi. Aç hissettiğinden emindi, neden soruyu böyle değiştirmesi gerekebileceğini bilemedi. Gene de ileride bir gün bunu anlayabileceğini düşündüğünden, herhalde, bu soruyu da bir daha unutmamak üzere hafızasına kazıdı.

“Anlamıyorum, sadece, açım işte.”

Genç adam bir anda öğretmenden fırça yemiş ümitsiz bir çocuğa dönüşmüştü. Oturduğu tabure çürük ahşap bir ilkokul sırasına, üzerindeki ceket ise kara bir önlüğe dönüşmüş de, kalktığı sözlü sınavında cevabı bir türlü bulamamıştı. Mahcup mahcup, ve fakat yan gözle utanarak yaşlı adama bakıyordu.

“İyi madem, azar azar anlatayım sana.”

İhtiyar bundan sonra derince iç geçirdi ve o daracık tabureye ne kadar yayılabilirse o kadar yayıldı. Sanki bu anı daha önce yaşamıştı ya da hep beklediği bu anın bir provasını almıştı, hareketleri öyle rahat ve kendine güvenliydi.

“De bana, ben sana sormadan önce de aç mıydın?”

Genç bunu hiç düşünmemişti, dolayısıyla acıkmasının sebebinin soru olduğunu fark edince şaşırıverdi, sanki daha önce derste anlatıldığını bile bilmediği bir konudan söz açılmış gibi iyice utandı ve pustu.

“Hayır.”

“Demek ki mesele doymak ya da doyamamak meselesi değil. Mesele, insanın doyduğunu sanması ama doyamaması.”

Gence bir anda bir güven geldi. Sanki yaşlı adam onun daha önce söylediği şeyi tekrarlamış gibiydi.

“Evet, ben de bunu sordum, neden doyamıyoruz?”

“Bir daha diyeyim. Sorun doyamamak değil, doyduğunu sanmak. Yani sahte bir tokluğa ulaşmak. Sahte bir tokluğa ise ancak sahte bir açlıktan varılır, değil mi?”

“Belki.”

Gencin kafası o anda öyle karışmıştı ki, ne eski mahcubiyeti kalmıştı, ne de kendine güveni. Şaşkın şaşkın bakıyordu.

“Tamam, öyleyse doyamamamızın sebebi, sahte bir tokluğa ulaşmamız; bunun da sebebi sahte bir açlıkla yola çıkmamız. Yani ikimizin de hayatta istediği gibi doyamamasının sebebi aslında gerçekten açlık duymadığımız şeylere aç bir şekilde yaklaşmamız.”

Genç, o ana dek onu bu noktaya sürüklemiş olan materyalist eğitimden, dünyaya karşı hep gururla sürdürdüğü realist bakış açısından o an için kurtulamadı. O güne dek hayatında karşısına çıkan tüm zorluklara karşı hep aklını bir silah olarak kullanmış, kendini tüm zorluklardan aklı sayesinde kurtarmıştı ve bu yüzden şu en şaşkın anında bile karşısındaki tuhaf adamın dediklerini akıl süzgecinden, kendi deyimiyle, geçirmeye çalışmıştı. Haliyle yaşlı adamı hala anlayamıyordu:

“İyi de bunun benim yediğim köfte ekmekle ne alakası var?”

Yaşlı adam aniden kafasını kaldırdı, tek kaşını yükseltti ve tedirginlike gence bakmaya başladı, sanki o ana kadar içinde yükselmekte olan umut bir anda bir hayal kırıklığına dönüşmüş ve tüm ağırlığıyla ihtiyarın ruhu üstüne çökmüştü.

Genç, içinde bulunduğu diyalogun kontrolden çıktığı, kendisinin suçlu duruma düştüğü korkusuna kapılan tüm insanların yaptığı gibi savunmacı, hatta suçlayıcı bir tutumla, telaşlı, konuşmaya başladı:

“Neden bana bunlara soruyorsun ki? Sen kimsin?”

Yaşlı adam sabırla iç geçirdi, genç sakinleşene kadar bir şey söylememeye karar vermişti; gence bir türlü suçlayarak bakamıyor, daha çok nostaljik bir merak saçıyordu gözlerinden. Bakışlarında gence Yapacağınherşeyibiliyorum dediği de hayal edilebilirdi.

Onun bu rahatlığı ve tepkisizliği tersine genci daha da telaşlandırdı, gencin minibüsün içindeki uysallığı, köşeki sınıfın tembeli öğrenci halleri dağılmıştı, bir anda kovaladığı genç kızı ve kendini kovalayan polisi hatırladı ve kalkmaya hamle etti. Fakat aklı, ona son anda unuttuğu bir detayı hatırlatmıştı.

“Köfte ayran ne kadar?”

“Yanında sadece tek bir köfte ayrana yetecek para olduğunu biliyorum, senin son paranı senden alamam. Daha sonra elbet buraya uğrayacaksın, işte o zaman verirsin bana köfte ayranın parasını.”

Bu dostane söz genci rahatlattı rahatlatmasına, ama yaşlı adamın onun döneceğinden bu kadar emin olması da onu tedirgin etti. Sanki o andan itibaren kaderi bu yaşlı adama bağlanmıştı.

Tüm bunlardan kurtulmasının tek yolu herhalde o kızı bulmaktı. Fakat o anda kızın hangi yöne gitmiş olabileceğine dair hiçbir fikri yoktu, sonra kaza anında kızın görüntüsünün yitip gittiğini hatırladı. Bir seçenek kaza alanına dönüp etraftaki yolları incelemek olabilirdi; fakat genç adam polisle karşılaşmayı bir daha göze alamayacağını biliyordu. Öyleyse o kızın ne yöne yürüdüğünü bulmalıydı. Ama bunu bulmaya bile vakti yoktu, o anda ne yapıp edip oradan uzaklaşması gerekiyordu.

Bir Yardım Çığlığı - On Beşinci Kelam


Sabah uyanıyorum. Gözlerimi açmayı reddettiğim sabah bu sabahtı. Aradan geçen onca sabaha rağmen başından beri kastettiğimin bu sabah olduğunu hissedebiliyorum. Sanki geçmişin tüm o düzensizliğini, anlaşılmazlığını; fakat çaresizliğini ve bir yandan yoruculuğunu yok edecek olan sabah bu sabah. İçimdeki boşluk, dünyadan dünyaya ve hayattan hayata düşerken çektiğim acılar ve anlamsızlığın iç burkan kokusunun silineceği sabah bu sabah. Benim hikâyem bir orta sınıf çocuğu olarak başlar. Babasını bir trene bindirip uzaklara göndermiş bir orta sınıf çocuğu olarak… Metropolün ortasında, beyni erken yaşta dogmalarla yorulmuş, hayalleri odasının camının ve yan binanın izin verdiği ölçülerle bulutlara bakmakla kısıtlanmış ve dünyasında her şey giderek kendisinden uzaklaşırken boşluğa itilmiş bir orta sınıf çocuğu…

Hikâyenin orta sınıf çocuğu yabancı dil ve genel kültür ağırlıklı bir eğitimden geçmiştir; trendir, kasadır, bu tarz kelime oyunlarına ihtiyaç yok. O, insanlığın ütopik tasviri olarak yaratılmış, insanlığın ütopik tasviri olmak için eğitilmiştir. Hayata bakınca büyük bir coşku ve heyecan kaynağı görmek, hayatı, içindeki mutluluk sonuna kadar emilmesi gereken bir CapriSun kutusu sanmak, her anını carpe diem, gelecek planlaması, hırs ve rahatlığın ideal bir kombinasyonu olarak yaşamak üzerine eğitilmiştir. Hayatını biraz da böyle yaşamıştır. Eğitimin basamaklarını bir bir tırmanıp dünyanın şurasından ya da burasından kültür parçalarıyla, müziklerle, kitaplarla, filmlerle, oyunlarla, olaylarla karşılaştıkça coşkusu sadece artmıştır. Bir kıza arzuyla dolu sarıldığı ilk akşamın ertesinde, kendisini senaryosu acemice yazılmış bir filmin ana karakteri gibi hissetmiştir: acemiliğin her şeyin fazla iyi olmasından kaynaklandığı bir filmin senaryosu. Ana karakter küçüklüğünde trenle uzağa yolladığı babasını ve bir parça daha büyüklüğünde arabasıyla kaçıp bıraktığı annesini bilinçaltına, rüyalarına; ve sonrasında bunları yazabilecek yetkinliğe ulaştığında yazılarına saklamıştır.

Asıl mesleği finans uzmanlığı gibi sıkıcı bir meslektir. Üniversiteden mezun olmuş; ancak üniversite boyunca hep ekonomik analizlerini geç teslim etmesine sebep olan hayat yazma huyundan vazgeçemeyerek T… metropolünün yazarları kervanına eklemiştir kendini.

Buradan sonrası anlattıklarına bir parça daha yaklaşıyor. Onu çok sarsan bir aşk, işte sonrasında bu kitabın ilk bölümüne dönüşecek olan o mektubu yazdırmıştır. Bu mektubu yazarken yazmaya esinlendiği bir öyküyü mektubun arkasına eklemiş; ve ardından her şeyi bırakıp kendini anlatmaya başlamıştır. Mektup, mektuba karışan öykü, öyküye karışan kitap ve kitabın içinde başka öyküler. İşte sonrasında kendisini kendi kendisinden ayıramadığı bu noktaya gelerek durup kalmıştır. Durduğu nokta uzun zamandır peşinden koştuğu İ’ye ulaşma noktasıdır. Belki de bu yüzden artık İ’yi anlatmanın vakti gelmiştir.

“Ben bir aptal mıyım?”.

Günler vardır, bu soru insanı yiyip bitirir.

Günler vardır, bu soruyu cevaplayamamak insanı daha zorlu sorulara götürebilir.

“Her yalnızlık bir özlemek midir? Yoksa her özlemek bir yalnızlık mı?”

Olmadı.

“Yalnızlık mı özlemenin bir türüdür, özlemek mi yalnızlığın?”

Daha iyi.

Yazmakla arası hiçbir zaman o kadar iyi olmamıştı. Onlu yaşlarından birinde bir dönem denemiş, kendini beğenmeme, dış dünyaya karşı hayal kırıklığı ve anlayamama krizlerinin birinin ortasında usulca bırakıvermişti bu uğraşı.

Şimdi yıllar sonra kalemi eline alıp böyle bir işe girişmek de ilk mektubunu yazdığında olduğu kadar zordu. İlk mektubu bir aşk mektubuydu, kendi terk ettiği birisinden özür diliyor, onu tekrar görmeye ihtiyacı olduğunu söylüyor, bir anlamda af dileniyordu.

Bir açıdan bakınca şimdi yazdığı da aynı mektuptu aslında. Aradaki fark da böylece geçmiş on yılın bir özeti olmuş oluyordu. Belli ki yalnızlık, ya da özlemek, ikisinden biri insanı değiştiriveriyordu. Ama hangisi? Temel güç hangisiydi? Geçtiği on yıl içerisinde yalnızlık anları da yaşamıştı, özlem anları da. Yalnız değilken çok özlediği ve en derin yalnızlığın içinde bile özlemeden durabildiği… Öyleyse bu soruya öylece kolay bir cevap bulunamıyordu. Metropol içinde yalnız yaşayan bir genç kadın hayatında bu sorunun cevabı kolayca bulunacak gibi saklanmış değildi.

Sonra ilk sorusunu düşündü. Aptallık… İşte bu da o kadar kolay bir soru değildi. İçinde bulunduğu durumun, yalnızlık ve özlemek, onu böyle bir mektup yazmaya itecek denli ilerlemiş olması düşünülürse, bir yerlerde saklı bir aptallık olmalıydı. Ama bu neresini bulmak, hayatın çoğu bilmecesinde olduğu gibi kolay değildi. Çalıştığı hukuk bürosuna her gün gidip gelmesinde de bir aptallık olduğunu seziyordu; ama bu aptallığın kaynağı da uzak bir yerlerde saklıydı. İnsan bir kere o aptallığın saklı olduğu uzakları keşfetme serüvenine atılırsa, bir daha geri dönemeyebilir; yolda tökezleyip düşmeye başlayabilir ve sonra ölmeden; ama sonsuza değin, düşebilirdi.

Haliyle bu da bir aptallıktı. Onu en çok kızdırmış aptallıklardan biriydi. Belki düşen bir insanın görebileceği en anlamlı görüntü düşmeden önce son kez baktığı dünya olabilirdi; ama o, yukarıda, korku ve tedirginlik içinde beklerken, bunu nasıl anlayabilirdi?

Ve fakat şimdi o her gün o hukuk bürosuna o arabayla gidip gelirken aptallık hakkında nasıl atıp tutabilirdi ki? O bir şey yapmamayı seçmişti, yanı başında bir şey yapmazsa delirecek olan diğeri ise kendini yola vermiş ve hüzün dolu bir şekilde düşmüştü. Şu an neredeydi?  Hangi yolda olabilirdi? Mektubu yazdıktan sonra üzerine hangi adresi yazacağını bilememek bir bocalama meselesiydi; aptalca bir mesele. Ama burada aptallık mektubu yazma eyleminin kendisinde miydi, gönderecek bir adresi olmayan diğerinde miydi, yoksa en başta bu mektubu yazma durumuna düşme eyleminde miydi?

Her bir aşamayı tek tek düşünmek gerekiyordu. O tabi, o an gönderecek bir adresi olmayan diğerinin halini okuyucu kadar bilemezdi; fakat bu mektubu yazma eylemini, ve onu bu noktaya getiren halleri düşünebilirdi.

Tanışma denilen olgu, çoğu zaman iki kişinin birbirini görmesinden çok zaman öncesinden başlayıp, bunun yıllar sonrasına varabilir. Öyleyse şöyle demeli: tanışmanın aşamaları vardır, her bir aşamanın farkına ayrılık anlarında varılır. İlk tanışmaları bundan on yıl öncesine dayanıyordu. Üniversiteden yeni mezun olmuş genç kız figürü ile uzak bir başka üniversiteden mezun olmuş genç erkek figürü. Bir bankanın kapısında, iş görüşmesi için bekliyor olurlar. Biri bankanın hukuk danışmanının yanında işe başlama umuduyla beklemektedir, diğeri ise kendisine iş verilebilecek herhangi bir departmanda. Ama bu aslında gerçek bir umut değildir. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, o umut insanın içinden gelen ve yaşama dair duyduğu umut değildir. Tersine, iş bulmak için o an duydukları umut insanın kendisine zıt bir umuttur. İşte bu yüzden insanın içinde durmak bilmeyen o gerçek yaşam umudu, öyle bir anda başka bir görünümde ortaya çıkmıştır. Genç kızın içinde o genç adamın iyi bir adam olması umudu, ve genç adamın içinde o genç kızın kendisini sevmesi umudu…

Belki de hayatla insan arasında, insanın gerçekten umut ettiği şeylerin gerçekleşeceğine dair bir anlaşma vardır. İnsanın buna karşılık hayata verdiği şey ise, gerçekten ummadığı; ama gene de umduğunu sandığı şeylerin gerçekleşmesinden vaz geçmektir. Belki de gerçekten böyledir de o genç kız ve genç adamın o gün işe alınmamış olmalarını, güzelce açıklayabiliriz.
O günden sonra birbirlerini görmemiş olmaları tanışma halini değiştirmez. Kalan izlenim kırıntıları, bir süre için içlerini gıdıklamaya yetmiştir. Genç adam bir süre için yazdığı çılgınca öykülerinde eskisinden daha çok aşk temasına değinmiş, tesadüfi karşılaşmalar ve beklenmeyen aşkları yazdıklarına sorumsuzca taşımıştır. Genç kız uzun bir süre rüyalarında bir yerden kendisine çok tanıdık gelen; ama bir türlü çıkaramadığı o yüzü bir süre görmüş; her sabah bu rüyalardan garip bir özlem ve yalnızlıkla uyanmıştır. Bu halin sebebini bilmeyen her ikisi de, böylece gençliklerinin akışına bırakmışlardır kendilerini.

Bir akşam, tozlu metropolün yağlıymışçasına parlayan ara sokaklarında yürüye yürüye üniversite yıllarını geçirdiği bara giden gencin yanından bir kız geçer. Gencin aklında uzun süredir sebebini belli etmeden dolaşan aşk fikirleri, onda kızın kendisine bakmış olduğu yanılsamasını yaratır. Böylece gencin o akşam gideceği mekan, daha iki dakika önce basık tavanlı o ufak barken; bir anda koca metropolün herhangi bir köşesi olabilecek gizemli bir noktaya dönüşür; ve böyle yaparak da tüm metropolü kapsar. Gencin o gece gideceği yer; her yerdir. Yıllar sonra gencin yürümesini takip eden genç kız; yol boyunca hayretler içinde bir tren garını; buzlu camları göze batacak denli dikkat çeken bir apartmanı; az ilerideki polis karakolunu, kaset dükkanını, dört yol ağzını, az ilerideki göbeği ve uzakta tozlu boş duran terk edilmiş köfteci minibüsünü görecektir. Bunların hepsi, aradan geçmiş yıllar boyunca genç kızın aklına kazınmış hafıza parçalarını bir bir titreştirecek, aklında, ruhunda, vücudunda uzun süredir hissetmemiş olduğu değişimler yaratacak ve eve dönüp mektubu yazmaya itecektir onu.

Fakat biz genç erkeğin tanımadığı bir kızın peşinden yürüdüğü o akşama dönelim.

Genç kızın nereden gelip nereye gittiğini ne ben, ne o, ne de sen biliyordun. Hatta kızın kendisinin bile bunu bilip bilmediği şüpheliydi ki, önündeki sokaktan sola sapıyor, sonra tekrar sağa sapıyor, ilerideki göbeği ise tamamen yok sayıp düz devam edebiliyordu. Bir kovalamaca hızında süren bu sahneler sırasında genç adam göbeğe hızla yaklaşan iki arabayı görmüş, arabalara dair içinde her zaman taşıdığı tiksinti yüzünden tökezlemiş, gözlerini kapatıp yüz kaslarını kasmıştı. Belli ki ne olacağını biliyordu, çünkü iki araba birbirine sertçe çarpıp etrafa savrulmuştu. Etrafa uçuşan kırık cam, plastik ve metal parçalarının arasında o genç kız da sanki parçalanmış, uçmuş ve etrafa karışıp gitmişti.

O göbekte gözlerini açamadan durup kalan genç adam o gece çok korkmuştu. Arabadan inen adamların sarhoş olduğunu, birbirlerine bağırıp durduklarını işitebilmişti ama dediklerini anlamamıştı.  Daha sonra göbeğe doğru yaklaşan ve yavaşça geçen altmış iki yıllık bir Amerikan arabasını görmüş ve içindeki o araba tiksintisi bir kez daha onu ele geçirip nöbet geçirirmişçesine kıvrılıp kalmasına sebep olmuştu. Daha sonra elbet polisler gelecekti. Polislerden de tiksinen genç adam için bu daha da büyük bir felaket olacaktı, ve böylece iyice kasılıp kalan genç adamın kafasında sanrılı bir dünya oluşmaya başladı. Durduğu yerde bir anda gerçeklikten kopmuş, korkularının, fobilerinin ve tiksintilerinin acı dolu bir kabusuna kapılıp yolun ortasında kalakalmıştı.

Bu sanrı âleminde üstü açık arabalar, trenler, düşülürse öldürmeyecek kadar yüksek olan bulutlar, torpido gözünde unutulan ama uyanıldığında hatırlanmayan cisimler, ulaşılamayan kadınlar ve mahallenin delileri vardı.

Yaklaşıp omzunu sarsan, ona mahallenin delisine bakmış olacağı gibi bakan ve iyimisinkardeşim? Diyen polisle göz göze gelerek uyandığı bu ilk kâbus, tabi, kâbuslarının sonuncusu değildi. Ama o akşam o halde uyanıp, mahallenin delisinin polise dönüşüp kendisini götürmeye geldiği gibi bir korkuya kapıldığında; bu herhalde uyanmalarının en acı vericisi olacaktı.

O andan sonra o gece yaptığı hareketlere hala o kızın peşinden koşmak diyebilir miyiz bilmiyorum; çünkü sonsuzca korktuğu polisin elinden kendini kurtardıktan sonra karanlık metropol sokaklarında delice koşmaya başlamıştı. Bir açıdan bakıldığında, artık kızı düşünmüyor; kendisini takip ettiğini sandığı polisten; ya da mahallenin delisinden; ve ya da her ikisinden ve hatta belki de ikisinin bir bileşiminden kaçıyordu. Sokak lambalarının karanlık yola bıraktığı loş sarı huzmelerden özellikle uzak duruyor; aydınlığa çıktığı anda tüm dünyanın ona bakıp kendisiyle dalga geçeceği, mahallenin polisinin deliyle birlikte onu alacağı ve diğer deli polislerin arasına tıkacağı fikrinden kendini kurtaramıyor; karanlıklarda bocalayarak ilerliyordu.

Öte yandan, bir kere bara gitmekten vazgeçtikten ve kızı takip etmeye başladıktan sonra ne yapsa gene o kızı takip ediyor olacak gibiydi. Bu da şuradan anlaşılıyordu ki, o kazadan sonra kızı gözden kaçırmış olmasına rağmen, şimdi kendisi de tıpkı kızın az önce yürüdüğü gibi yürüyor; hızlı adımlarla bir sağa bir sola sapıyor ve kovalamaca hızında sokaktan sokağa atlıyordu.

Göbekten belirli bir süre uzaklaştıktan sonra karanlık bir meydan gördü genç adam. 

Meydanda, üzerine ufak bir baca kondurulmuş, bir yanı da tezgâh gibi açılmış eski bir minibüs duruyordu. Minibüsün karanlığına bakarak terk edilmiş olduğunu düşündü ve bunun polisten saklanmak için doğru yer olduğunu söyledi kendine.

Bir Yardım Çığlığı - On Dördüncü Kelam


Öykülerim ulaşabilecekleri tüm suları keşfetmiş gibiler, artık yeni konular, yeni karakterler çıkmıyor klavyeyle olan boğuşmamdan. Oysa işte her okuduğum kitapta şaşıp kalıyorum nasıl oluyor da böyle sıradan olaylar kelimelere döküldüğünde ne oluyor da anlam kazanıyorlar, ne oluyor gerçekte var olması açısından bir öneme sahip diye bile nitelenemeyecek o köşkün o sayfalar süren betimlemesini yiyip yutuyor gözlerim? Beynim adamın yürüdüğü yolun kenarından akan nehrin imgesiyle neden kendi kendini yiyip bitiriyor? Ya ben? Neden yollarının kenarından nehirler akan köşkleri sayfalara sığdırıp yıllar sonra evine dönen o adamın hikâyesini yazamıyorum… Oysa yazılabilecek onca şey var. Ne kadar kapalı bir çevreden gelirse gelsin her insanın içi durmazcasına fışkırmak isteyen bir kaynak gibidir ve o kaynak nasıl bir içerikle beslenirse onu fışkırtır. İşte bu yüzden on üç yaşında hep bir metropol apartman dairesinde yaşamış çocuğun kaynağından bilgisayarı ve içindeki oyunlarla ilgili şeylerin fışkırması beklenir, işte bu yüzden savaş sonrası yazarının kaleminden karanlık bir ümitsizlik fışkırır ve işte bu yüzden işçilerin çilesini görmüş yirminci yüzyıl başı burjuva çocuğu büyüdüğünde kaleminden sosyalizm sözleri dökülür. Ve hepsi de bir kılıfına uydurarak söylemiştir söyleyeceğini. Kaynak kendi başına bırakıldığında kimse ondan su içemez; birisinin illa ki gidip oraya, o kaynağın başına bir çeşme yapması gerekir.

Çeşme yapmayı başarabilen, büyük bir romancı olabilir, büyük bir durum öykücüsü, büyük bir olay öykücüsü, büyük bir şair, büyük bir tiyatro yazarı; fakat büyük bir filozof da olabilir, büyük bir psikolog, büyük bir eleştirmen, büyük bir okuyucu… Çeşme yapmayı başaramayan insanın önünde öyle pek fazla seçenek her nedense yoktur. Ya bu kaynağı o ilk günkü vahşiliğinde uzaklara doğru fışkırtmayı sürdürecek, ya da ağzını tıkamayı seçecektir. Uzaklara fışkıran bir kaynak çoğu zaman insanı deli zannettirir, aksine tıkanmış bir kaynak ise insanı gerçekten delirtebilir.

Şu halde ben, kendi kaynağımı bir şekilde evcilleştirmek için üzerine bir çeşme yapma çabası olarak başlamış olan bu öykümde son tuğlanın da kendini kaynağın azgın sularına kaptırarak un ufak olduğunu söyleyebilirim. İçimdeki kaynağın gücü, benim çeşme inşasındaki başarısızlıkla birleşerek bu öyküyü işte şu an içinde bulunduğu içinden çıkılmaz, takip edilemez konuma getirdi. Şu an ana karakterle ilgili elimde siz okuyucumdakilerden fazla bir bilgi yok. Geçmişine dair kendi anlattığı çoğu kafa karıştırıcı derecede sembolik birkaç hikâye, yazmış olduğu birtakım öyküler ve yarım yamalak anlattığı bir aşk hikayesi. Bu aşk hikayesinin istediği gibi gitmemiş olması ise onu iyice içinden çıkılmaz bir karakter haline getirmiştir. Denediği “başarılı insan” hayatını da beğenmeyerek terk ettikten sonra artık sadece kendisini küçümseyen, hayatını anlatmaya değer görmeyen birisi haline gelmiştir. Oysa hala kendisini kapattığı bir kasası, kendisini sınırladığı bir tanımı ve ömrünü sonuna kadar bağlanarak yaşayabileceği ilkeleri yoktur. Öyleyse onun hala anlatmaya değebilecek bir hayatı olmalı, öyle değil mi? Burnunun ucunu bile görmekten aciz insanoğlu, ona dünyayı göstermek için diyerek yola çıkmış birisi, kendi burnunun ucunu görmekten bile aciz hale düşüp kalmış olamaz değil mi? Hayatın kendisi bu kadar aciz olamaz, bir öykünün kendisi bu kadar aciz olamaz; en azından bir yazılı kâğıt üstünde olamaz…

Bir Yardım Çığlığı - On Üçüncü Kelam


Ellilerin Amerikan arabalarında duyulan o patavatsız fakat bir o kadar da neşeli, sıcak gülümsemeleri üzerine çeken korna sesi ne kadar güzel bir uyanma alarmıydı. Ve uyandığında insanın bir ev bitkisinin yaprağından beyaz badanalı duvarlara yansıyan yeşil parıltıyı görmesi ne güzel şeydi. Ayaklar kaldırılıp yere oturulduğunda yatak gıcırdamamışsa insanın neşesi yerine gelirdi. Gözlerini açıp kapadıkça duvarlardaki bu yeşil ışımanın bugün bir farklı parladığını gördü, badananın üzerindeki her bir kabartı ve damlacığın üzerinde ışık çizgileri karasızca titreşiyor, havada uçuşan tozlar ışığa daha da büyük bir derinlik katıyordu. Bu derinlik insanı sarhoş etmeye yeter de artardı. Bu küçük oda böyle bir sabahta bir dünya gibi gelirdi insana…
Yazmayı bırakıyorum. Sanki restoranda sunmuş olduğum o şovda söylediklerim gerçeğin ta kendisiymiş gibi hissediyorum: dünyada söylenecek hiçbir şey kalmamış… Bense planlı yazmayı tamamen unutmuşum. Adam yatağından kalkacak, evet, ve hayata karşı içi en çocukça hevesle dolu olacak, bunu da biliyorum. Belki kahvaltıda başına gelen çok ufak bir aksilik onun tüm bu hevesini bir an için kıracak. O kahvaltısını gene de yapmaya devam edecek ve her şeyin pek de güzel olduğu evinden çıkana kadar neşesi hiç kırılmayacak. Peki ya sonra? Herhalde sokakta basit bir yürüyüş sırasında insanlara selam vermeye çalışacak ve karşılık bulamayacak; ama bunu da dert etmeyecek, ta ki birisine çarpıncaya kadar… Çarptığı adamla kısa bir tartışma ve tamam, insanlığa olan inancı o anda yıkılacak ve sonra sokakta gördüklerine selam vermeyi kesecek. Hayatındaki mücadele öğesi olarak karşısına büyük ihtimalle bir otobüs durağı çıkacak. Burada verdiği mücadeleden sonra bundan sonra bu ruhtan hiç kurtulamayacak. Bir olasılık küçük bir işletmede bir ofis işi olacak ve oraya gidecek. Umarım ki oradaki arkadaşlarıyla işle ilgili konuşurken, henüz karar vermediğim karakter özelliklerini birer birer kazanacak. Sonra, eğer işi sağ salim atlatmışsa, dönüş yoluna düşecek, yorgun ve huzur arayışı içinde olacak ve eve dönüp o güzel yatağına yatmak istiyor olacak; tabi tüm insanlar gibi gün boyunca akşam iyi vakit geçirmenin hayalini kurmuş olacak… Ancak dönüş yolunda bile itilip kakılmak ve yoruculuğuyla karşılaşmak onu çıldırtacak. Evine ulaştığında final karakteri diye bahsettiğim karakterin tüm özelliklerini yüklenmiş bir adam, yorgun bir adam olacak. Evde hiçbir şey yapamayacak; özlediği akşam eğlencesi olmayacak. Sabah büyük bir heyecanla baktığı duvarlar ona yalnızlığını anımsatacak ve kendini yatağa atıp yorganı üzerine çekerken, sabah yataktan çıktığına pişman, akşam tekrar yatıyor olduğuna şaşkın, düşüp kalacak.

Hayır. Belki de sabah gayet sakin bir şekilde uyanacak, mutlu ve normal bir adam olarak kahvaltı ederken, kafası bir ekmek kırıntısının neden o şekilde değil de bu şekilde koptuğuna takılacak ve bu soru ömrünü yiyip bitirmeye başlayacak. Gün içinde yaptıkları kısmı böyle bir senaryoda önemsiz bir detay olarak kalıyor. İşte planlı yazamıyorum, yazmayı bırakmayı böyle anlarda düşünüyorum hayatımda.

Ben daha insani duyguların hiçbirini tatmamış biriyim, cam bir fanusta büyümüş gibi, ölümü bilmeden, başarısızlığı bilmeden, kıskanmayı, küçük düşmeyi, ulaşamamayı, yetersizliği bilmeden, açlığı bilmeden büyümüş bir çocuğum ben. İnsanlığın ütopyasıyım ben, yok etmeye çalıştığımız tüm o hislerin uzağında, onların varlığından habersiz oluşmuş bir kutsal ruhum ben. Ve üstüne üstlük önünde diz çökmesi gerektiği bir babası olmadığı söylenen, tüm mucizelerini sadece çılgınlığı daha da ilerilere taşıyabilmek için kullanabileceği söylenmiş olan bir kutsal ruhum ben. İnsanlığın kutsadığı yanlış ruhum.

Ve işte önünde diz çökecek babayı bulamadığımda şeytanın önünde diz çöküyorum; kendi şeytanımın, insanlığın distopyasının, yok etmeye çalıştığımız tüm o hislerin biriktiği çöplüğün kutsal basamaklarında diz çöküyorum.

“Baba. Bana kıskanmayı öğret.”

“Bir insan kıskançlığı nasıl öğrenebilir? Veya ilk defa kıskandığı günü hatırlayan var mıdır? Kıskançlık başkalarından çok kendisiyle ilgili bir meseledir.
Kıskandığını biliyorsun. Sen de kıskandın, hem de sonuna dek.
İnsan bir kumdan kaleyi var etmek için her zaman çaba sarf edebilir. Çoğu zaman tepede parlayan güneşin yakıcı etkisi cesaret kırmak için yetersizdir, ve hayır, dalgaların yıkması klişesini kullanmaya gerek kalmayabilir, akıllı bir insan kumdan kalesini dalgaların erişemeyeceği yerlere yapabilir. İnsanlığın belki de binlerce yıllık tarihinde öğrendiği hep bu: kumdan kalelerini dalgalardan hep biraz daha uzağa yapmak, hep dalgalardan daha az etkilenecek şekilde çekmek, ve hep kaleyi daha da büyütmek…

Ve zaten kıskanmak, kıskanmak dalgalarla ilgili bir sorun değildir. Kıskanmak kalenin yıkılmasıyla ilgili bir sorun da değildir; tersine bazen kıskanmak kalenin yıkılmasını istemektir; kalenin yıkık kalmasını istemektir.

Oğlum, bunu sana benim anlatmam aslında bir yalanın sürdürülmesinden ibaret. Bu senin şimdiye dek yaşadığın yıllarda onlarca kez başına gelmiş bir şey. Sen bir kumdan kaleyi yapmaya her zaman çaba sarf edebilirsin, sen her zaman en güzel kumdan kalelerden birini yapabilirsin. Onu dalgaların uğrayamayacağı yerlerde yaparsın; ona insanların çarpmasını engellersin ve onun yıkılan parçalarını her zaman onarabilirsin.

Oğlum, bir kumdan kale için ne kadar emek sarf ettiğinin aslında ne kadar kıskanacağınla ilgisi yoktur; bir kumdan kalenin ne kadar güzel oluşunun, ne kadar kıskanacağınla bir ilgisi yoktur. Bir kumdan kaleyi yapıp koruduğun sürece aslında kıskanmazsın.

Fakat bir gün artık o kumdan kaleden sıkılırsın; hatta bir sembol ve anlatı aracı olarak bile nefretini çeker kumdan kale ve bir daha adını bile anmak istemezsin. İşte böyle bir anda parlak ve güzel plastik bloklar dikkatini çeker. Ve oyuncak bloklarından bir kale yapmaya başlarsın. Oyuncaklar daha değerlidir, onlar seni daha mutlu eder, onlar kumların aksine sana aittirler ve oyuncaktan yaptığın kale, saklayabileceğin, hep senin olarak adlandırabileceğin bir eserdir.

Böyle bir günde kumsalda bıraktığın kumdan kalene çarpanlar olabilir; onu yıkabilirler, devirebilirler; kumdan kalen yalnız kalabilir.

Kumdan kalen çok yalnız olabilir.

Kumdan kalen çok yalnız üzülebilir.

Kumdan kalen yalnız çok üzülebilir.

Yalnız kumdan kalen çok üzülebilir.

Ve sen bu süreçte evinde yalnız değil oyuncak kulenle, üzgün değil sıçrayan ruh hallerinde sürdürüp gidiyor olabilirsin hayatını.

Yalnız üzülen kumdan kaleni işte öyle bir anda bir başka çocuk da görebilir.

Üzülen kumdan kaleni işte öyle bir anda bir başka yalnız çocuk da görebilir.

Yalnız çocuk yalnız kalenin başına gidebilir.

Ve sen evinde parıldayan, gururla dikilen oyuncak kuleni bırakmak istemezsin, onun senden uzakta olabilmesini kabul etmek istemezsin, onu bırakmazsın, o senden uzakta olmaz. Evdesindir.

Böylece çocuğun elleri kuma değer, kumdan kalenin çökük duvarları bir daha yükselir, karışmış kumların içinden eskilerin o güzel şaheseri çıkarken şüphe duyabilirsin, için acıyabilir. Şöyle bir dönüp oyuncak kulene bakarsın ve için mutlulukla dolar, önceki hissini bir kez daha unutursun ve heyecanla oyuncak kulene yeni bloklar eklersin.

Kocaman güzel, ve senin olan bir oyuncak kulen vardır şimdi; kumdan kulen, kulen mi? O senin değildir artık. Kumdan kule başkasının olmuştur, olabilir. Senin dev kulenin yanında o nedir ki? İlk dalgada yıkılacak geçici bir heves.

Ve unutmuş olduğun gerçekler bir bir yüzüne çarpar. Kumdan kuleyi dalgaların erişemeyeceği yerde yapmışsındır. Çocuk kaleyi genişlettikçe genişletir; büyüttükçe büyütür. Ve bir rüzgar esiverdiğinde, o güvendiğin oyuncak kulen, eriştiği yükseklikten yıkılıverir. Ne kadar yüksekse parçalar o kadar yüksekten düşer omuzlarına, o kadar çökertir seni.

Bu anda yeniden yapmaya çalışırsın oyuncak kuleni, parçaları eskisi gibi üst üste dizmeye çalışırsın; dengeyi arar da bulamazsın. İşte o anda eski kumdan kalene(yeni ihtişamlı kalesine) dönüp baktığında…

O an o çocuk gelip de sana acıyarak baktığında…

O an o çocuk gelip de kule yapımı üzerine sana öğüt verdiğinde…

O an o çocuk sevgi dolu gözlerle kendi kalesine baktığında…

Kıskanırsın.”