Sayfalar

Translate

23 Ocak 2014 Perşembe

Bir Yardım Çığlığı- On Dokuzuncu Kelam

Yaptığım şey olay akışını nasıl etkileyecek bilmiyorum. İsmet'in kim olduğu,  nerede olduğu veya ne yaptığı konusunda hiçbir fikrim yok, ne de olsa İsmet'ten bahsettiğim o "orijinal" öykünün devamını hatırlamıyorum. Aradan geçen yıllar içinde alelade öykülerimden birisi olduğunu düşünüp zihnimin derinliklerine atmış olduğum bir öykü ve şu anda kesinlikle öykü arşivime bakıp ne olduğunu öğrenmemin imkânı yok. Öyleyse beş yıl öncesi adamının orada, olması gerektiği yerde olmasını ummaktan başka yapabileceğim bir şey yok.

Kız, yıllardır görmediği, uzağında kalmış adamı aradığı beş yıl önceki o akşama çok rahat dönebiliyordu. O akşam yazarın peşinden yürürken ne bu donuk camlı evin önemini, ne polis karakolunun yaratacağı hisleri, ne de o köfteci minibüsünde geçireceği saatleri hayal edebiliyordu. Yazarın peşinden gidiyordu gitmesine ama bu sırada kendisi de izlendiği hissinden bir türlü kurtulamamıştı. Zaten kendisini çok çaresiz hissettiği anda bir yabancı, nedense şu anda hakkında hiçbir şey hatırlamadığı bir yabancı gelip cebine bir kağıt sıkıştırmıştı.  Yabancının sözüne uyarak kağıdı okumamıştı o akşam, ve sonraki akşamlarda okumamıştı; çünkü hep bir umudu olmuştu. “İsmet’i bul, yapman gereken sadece bu” demiş ve ortadan kaybolmuştu yabancı. Öykünün devamına baktığında, şimdi ona hiç şaşırtıcı gelmese de genç yazar için şehrin en ücra, en gidilmeyecek köşesinin o köfteci minibüsü olduğunu okumuştu. Böylece tüm yolu geri dönmüş, histerik bir şekilde aştığı sokakları ve sapakları bir çırpıda tüketmiş, karanlık meydana çıkmıştı. Minibüs her zamanki kadar karanlık ve terk edilmiş görünüyordu o gece. Minibüse doğru yaklaştığını hatırlıyordu, gerisi bulanıktı. Sahi, ne olmuştu o gece minibüsün orada?

Hatırlayamadı kız, belki de hatırlamasının tek yolu, bu gece de gidip o minibüsün amcasını bulmak ve sormaktı. Hiçbir şeyi unutmazdı amca çünkü, her şeyi zihninde saklı tutardı. Böylece yıllar önce yazarı ararken gittiği yolda kendisini takip eden genç adamın yolunu takip ederek köfteci minibüsünün oraya çıktı. Kararlılıkla minibüse yaklaştı: hep böyle olur, köfteci amca minibüs kapalıymış görüntüsü verir ancak gerektiği anda karanlığın içinden belirirdi. O da burnunu cama yaslayıncaya dek yürüdü. Kısa bir bekleyişten sonra minibüsün arka kapısının açıldığını duydu, o kafasını yavaşça camdan uzaklaştırırken amcanın köşeyi dönüp kendisine baktığını gördü.

“Gittiler. Hepsi gitti. Neyi aradıklarını, nerede aramaları gerektiğini, hatta ne zaman aramaları gerektiğini bilmiyorlar. Onlara anlatmaya çalışıyorum; ama olmuyor. Beni dinlemiyorlar. Sen de dinlemeyeceksin, biliyorum, onların peşinden, onları aradığın için gideceksin. Onları nerede, ne zaman bulacağını bilmiyorsun, hatta bulup bulmayacağını da bilmiyorsun. Beş yıl önce de bilmiyordun o yazarı nasıl nerede bulup bulamayacağını… Şimdi de hatırlamıyorsun. O yazarı beş yıl önce o gece nerede nasıl bulduğunu bilmiyorsun. Öyleyse söyle bana, aradaki beş yıl boyunca ne değişti, aynı yerde değil misin?”

“Evet aynı yerdeyim, aynı noktadayım. Hala o yazarı tanımıyorum ve sadece onu bulmam gerektiğini hissediyorum. Aynı yerde, aynı kararsızlık, kuşku ve şaşkınlık içinde duruyorum; ama bu ne anlama gelir ki? O yazar için değişen bir durum var mı peki? O da beş yıl önceki gibi bir hiçbir yerde kaçmaya çalışmıyor mu? Öyleyse söyle, bu aradaki beş yılda neler değişti?”

“İnsan zamanın gerçekten geçip geçmediğini bilemez. Zamanın geçişini sadece çevresindeki değişimleri izleyerek kavrayabilir. Öyleyse bir değişikliğin olmaması zamanın geçmediği anlamına mı gelir, yoksa zamana rağmen her şeyin aynı kaldığı anlamına mı?”

“Bilmiyorum. Her zamanki gibi demek istediklerini anlamıyorum.”

“Bir fotoğrafın filmini çektiğini düşün. Beş dakika boyunca aynı fotoğraf duruyor filmde. Öyleyse söyle bana, bu gerçekten de bir film midir yoksa bir fotoğraf mı?”

“Filmdir, hiçbir şey olmasa bile bir başlangıcı ve sonu olması açısından bir filmdir.”

“Peki filmin içerisindeki bir andan diğer bir ana geçişin bir anlamı var mıdır, her şeyin aynı olduğu düşünüldüğünde?”

“Vardır. Her şey aynı olsa bile bu iki an, filmin başına ve sonuna olan yakınlıklarının farklılığı açısından ayrıma uğrar ve anlam kazanırlar. Başka hiçbir şey değişmese bile baştan uzaklaşılır ve sona yaklaşılır.”

“Peki ya filmin ne uzunlukta olduğunu bilmiyorsan, ya da filmin sonsuza kadar sürme olasılığı varsa?”

“Bu bana bir şey ifade etmiyor, bilemiyorum. Peki beş yıl önce de aynı şeyleri mi konuşmuştuk?”

“Eğer beş yıl önce bu gece konuştuklarımızla şimdi bu gece konuştuklarımız gerçekten aynıysa arada gerçekten de beş yıl geçmemiş olabilir. Daha kötüsü, biz bir fotoğraf olan bu gecenin içine sıkışmış olabiliriz ve daha da kötüsü, bu fotoğrafın çekilmiş bir filminin içine sıkışmış da olabiliriz, yani hiçbir şeyin değişmediği ancak zamanın aktığı imkânsız bir evrende takılmış olabiliriz… Böyle bir olasılıktan korkmuyor musun?”

“Bazen gerçekten böyle olduğunu düşünüyorum. Durup korkuyla arkama bakıyor, beni takip eden o gölgeyi arıyor ancak bu sırada takip ettiğimi gözden kaçırmak korkusuyla öne atılıyorum. Korkarım önümdeki ve arkamdaki de öyle yapıyor. Sonsuz bir işkence gibi burada kalmak.”

“Hepsinin sebebini biliyorum, ama söylemem bir şeyi değiştirmeyecek.”

“Çocuk gibi ısrar etmemi beklemiyorsun herhalde. Bak, benim de arayışım bir şeyi değiştirmiyor, beş yıldır, ama devam ediyorum.”

“Bildiğim şey de aslında bu arayışının neden hiçbir şeyi değiştirmediğiyle ilgili…”

“Öyleyse bunu söylemen bir değişimin başlangıcı olabilir. Eğer arayışım işe yararsa, eğer onu bu sefer gerçekten bulursam, kapana kısıldığımız bu fotoğraf filminden kaçabiliriz.”

“Uzaklara kaçacakları umudu… Fakat bu boş bir umut. Bu diyalogun da bir işe yaramayacağını bilmiyor musun?”

“Şu anda bilmiyorum. Ve ne kadar boş olduğunu söylesen de hala bir umudum var. O yüzden lütfen söyle.”

“ Pekâlâ. Aradığını bulamıyorsun, çünkü sahte bir şeyi arıyorsun, gerçekten araman gereken şeyi değil.”

“Gene aynı şey. Bana bir şey ifade etmeyen şeyler söyleyip duruyorsun. Ona da hep aynı şeyleri söylüyorsun değil mi? Peki kafa karıştırmaktan başka ne işe yarıyor bunlar? Beş yıl önce gerçekten yazarı bulmama yardımcı olduğundan kuşkuluyum. Söyle, o gece de bu noktada konuşma tıkandı ve terk edip gittim değil mi? O anın öfkesiyle yollar beni nasıl sürüklediyse öyle gittim ve onu buldum, değil mi?”

“Bunu sen ne kadar hatırlıyorsan ben de o kadar hatırlıyorum. Hem o gece o kadar çok gidip gelen olmuştu ki, hepsini hatırlamam imkânsız. Özellikle sana dair hiçbir şey hatırlamıyorum, kusura bakma.”

“Asıl sen kusura bakma, şu an gitmeliyim. Sana güvenip güvenemeyeceğimi bilmiyorum ve şu anda gerçekten bana yardımcı olmuyorsun. Üstelik acelem var. Onu bulmam lazım artık. Kusura bakma, gitmem lazım.”

Kız bunu dedikten sonra kalkmaya yeltendi. Bu sırada yaşlı adam cebinden bir kâğıt çıkarıp incelemeye koyuldu. Buruşuk, eskimiş kâğıdın üzerinde birkaç cümleden fazla yazıyor olamazdı; ama adam sanki bir kitap okuyormuş gibi daldı kâğıt parçasına. Evirdi, çevirdi, her bir yüzüne iyice baktıktan sonra cebine koydu. Kafasını kaldırdığında kız gitmişti.

Yorulmuştu yaşlı adam. Bu kadar çok buluşma ve terk ediş bir gecede onu çok zorlamıştı. Kafasında fikirler dönüp duruyor; fakat bir türlü toparlayamıyordu. Bu yüzden genç adam, beş yıl sonrasının adamı ve kız, hepsi ona sinirlenip burayı terk ediyordu. Benliğinin hangi yönüne dönerse dönsün bir türlü uzlaşamıyor, içindeki o büyük çatışmayı bastıramıyordu… Kafası karışıktı. Çevresindeki dünyanın kirlenmiş olması yetmiyor gibi kendi benliğinin de iyice kirlendiğini hissediyor, onu uzaklara kaçıracak bir esini bekliyordu. Tabi ki bu esin gelmeyecekti. Bir şey olacaksa bunu kendisi çözmeliydi. Etrafında sürekli dönüp dolaşan bu karakterleri artık uzlaştırması gerekiyordu; ancak o da bu işin içinden çıkamayacaktı. Sessizce minibüsüne döndü. Bir kere daha tüm ışıkları kapatıp yere bağdaş kurdu. Bir kere daha cebinden o kâğıdı çıkardı ve evirip çevirmeye başladı. Daha önce hep ne yazdığını ezbere biliyormuş da orada olup olmadığından emin olmaya çalışırmış gibi bakardı kâğıda. Oysa şimdi gerçekten kağıdın üzerindeki yazı silinmişti ve ilk defa, orada zamanında ne yazıyor olduğunu hatırlamıyordu.

Elindeki tek ipucu kâğıdın üzerindeki bir harfti:


İ harfi.

Bir Yardım Çığlığı- On Sekizinci Kelam

Olayların geldiği şu son noktaya baktığımda, o akşam olanların ne kadar kavranmaz olduğunu, fakat birbirinin peşinde koşan bu anlamsız insanların sonuçta hiçbir yere varamayacaklarının gayet açık olduğunu bir kez daha görüyorum. Sonradan bakıldığında, hem benim hem de onun hayatını bu derece etkilemiş bir akşamın aslında bu kadar tesadüfî oluşu bana kabul edilemez geliyor. Üstelik o akşama ne zaman uğrasam, gizemini çözmek beni oradan oraya sürükleyen olayları görmek ya da bir umut, olacakları etkileyebilmek için, her seferinde olayların absürdizmine bir parça daha batıyorum, olayları daha da karıştırıp işi, hem kendim hem de onun için daha da içinden çıkılmaz hale getiriyorum ve sonradan baktığımda, bir kez daha, yaşamımı sürükleyen kuvvetlerin anlamsızlığını görüyorum. Fakat yapacak bir şey yok, çünkü ben uslanmaz bir yazarım, ve yazdıkça işin daha da derinine inmek istiyor, kendimi kelimelerin arasında iyice gömüyorum. Bu yüzden, şu an tekrar baktığımda işin iyice içinden çıkılmaz hale geldiği, genç adamın kayıp, kızın kayıp, köftecinin yalnız ve beş yıl sonrasının adamının öfkeli olduğu o son ana bakıp, bir şekilde bu düğümü çözmek gerektiğini düşünüyorum. Çözüm nedir? Kızla genç adamı buluşturmak mı? Fakat bunu yaptığım takdirde beş yıl sonraki adamın alçaltan yalnızlığıyla başa çıkamayacağımı biliyorum, üstelik tüm enerjimi, tüm harflerimi bunun için kullanırsam kendini minibüsüne kapatmış yaşlı adam için hiçbir şey yapamayacağım, oysa tüm yolların çıktığı ortak son o: bu kaotik düzlemi bir arada tutan ortak payda o, ve onun yok olup gitmesine göz yumamam... Ne ise ne, hala beklediğim şu anlarda genç kız çaresizliğe daha da gömülüp kendini suçlamayı sürdürüyor, tedirginlikle etrafına bakan genç adam herhangi bir sokaktan fırlayacak polisi gözlüyor, köfteci amca yıllar sonra gözüne doğru hücum eden gözyaşlarını tutmaya çalışıyor ve beş yıl sonrasının genci içinden piyano seslerinin gelmediği floresan ışıklı evin önünde dayanamayarak yere yığılıyor. Hatırladığım kadarıyla, yani işe müdahale etmediğim akşamlarda olayların kırıldığı nokta burası. Çünkü ne kadar uğraşırsam uğraşayım bu andan ötesini hatırlayamıyorum. Sanırım şu andan sonra bunu kırmanın tek yolu, tüm yazarlık haklarımdan vaz geçip, gidip bir şeyleri değiştirmek.

Kim bilir kaçıncıya yürüdüğüm aynı sokakları bir kez daha yürüyorum. Vakit geç, vaktim az, vakitsiz geldiğim bu sokaklarda yapacaklarımı bir an önce yapıp bu tehlikeli sokaklardan uzaklaşmalıyım. Fakat gitmem gereken yerin tam olarak nerede olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum. Gerçi tüm sokakların bir şekilde birbirini kopyaladığı ve eğile büküle hep birbirine bağlandığı bu karışık semtte ne yaparsam yaparım onu bulabilirim ama geciktiğim her an biraz daha umutsuzluğa ve yorgunluğa kapıldığını biliyorum. Eğer çok geç kalırsam onu hiç kurtaramayabilirim. Onu hızlıca bulmak için geçmişte, yıllar önce, fark ettiğim ve hala içimde sakladığım bir fikri kullanıyorum. Çölde gözü bağlı yürüyen insanların kullandıkları ellerinin yönüne doğru fark etmeden saptıkları bilgisini hayata uyguluyorum. Ben de elbet nereye yürüdüğümü bilmeden dümdüz yürüdüğümü sanarak bu sokaklarda yürürsem aslında benliğimin beni saptırdığı yöne doğru yürüyerek aradığımı bulacağımı biliyorum. Böylece yürüyorum. Artık buraya geldiğim her akşam (her bu akşam) yazdıklarımın yaptıklarımın söylediklerimin birer tekrar birer tekrar olduğunu biliyorum. Fakat ileriki günlerde bu akşam olmuş olanları anlamak için birer birer birbirine çok benzeyen ama minik minik farklar taşıyan bu söylenmişleri bir araya getirip belki de aradaki küçük farklardan yola çıkarak olmuş olanların genel bir resmine ulaşabileceğim. Bu yüzden tekrarlamaktan tekrar tekrarlamaktan korkmuyorum.

Zaten bunları düşünürken doğru sapak olduğunu bildiğim sapaktan sapıyorum ve işte onu orada görüyorum. Bir kez daha bu akşamki halinin ne kadar güzel olduğunu düşünüyor ve fakat sonra hemen duruyorum. Her ne kadar ona bu kadar yakınken gidip ona sarılmak onunla bir olmak dışında her şey bana saçma görünse de, bunun işe yaramayacağı, bir kandırmaca olduğu, artık onlarca öykü ve romanda hatta filmlerde ve bilgisayar oyunlarında ve hatta kişisel hayallerde yüzlerce binlerce defa kullanılmış bayat bir teknik olduğunu hatırlıyor ve duruyorum. Geçmişin tüm edebiyatına çekilmiş tüm filmlere oynanan tüm oyunlara kurulan tüm hayallere -içimden- okkalı küfrediyor ve tekrar kafamı kaldırıp, artık üşümeye başlamış ama gene de yılıp gitmeyen, kararsızca ne yapacağını düşünen kırmızı paltoluya bakıyorum. Onun kararsızlığını yıkıp buradan gitmeliyim.

Aslında tek yapmam gereken gidip ona İsmet'i bulması gerektiğini söylemek; fakat bunu yapan ben olduğumda onun yaşayabileceği kafa karışıklıklarını, korkuları fakat bir o kadar da güçlü olacak heyecanları ve umutları düşündüğümde, buraya gelerek doğru şeyi yaptığım sonucuna varıyorum. Artık ona yaklaşabilirim.

İrkilerek bana dönüyor. Bu güvensiz sokakta böyle yapması gayet doğal; fakat henüz beni tanımadığı için yüzümün hatlarını seçebilmek de onu rahatlatmıyor, ona yaklaştıkça korkusunu arttırıyorum. Bilmiyor. Benim kim olduğumu, onun hayatına nasıl bir etkim olacağını, onu felakete sürükleyip sürüklemeyeceğimi bilmiyor. Ancak düşünülürse, bu bilmemeklerin hepsi peşinde koşturduğu yazar için de geçerli. Fakat yazarın yazmış olması, çeşitli ana karakterlerin ardından kendine dair birtakım şeyler anlatmış olması, bir de şu an benim yaptığımın aksine ondan kaçıyor olması, onda yazarın peşinden koşmak için dayanılmaz bir istek uyandırıyor.
Umursamıyorum, zaten olayların geldiği şu noktada onun beni sevip sevmemesinin bir önemi yok. Sadece yazarı bulması, ya da yazarın onu bulması önemli. Bundan sonrasında tüm sorunlarını çözebileceklerine, yaşlı amcayı bulup onu kurtarabileceklerine, birlikte uzaklara gidebileceklerine...

Ben hiçbir şey düşünmüyorum. Yapacağımı yapıp buradan bir an önce uzaklaşmazsam, yakında bu dünyanın -sadece tek bir akşamdan oluşan bu büyülü ve hastalıklı dünyanın- büyüsüne kapılıp sonsuza kadar burada kalabilir, genç kız, genç adam, beş yıl sonrasının adamı ve yaşlı köfteci arasında sonsuza dek dolanan yurtsuz bir elçi gibi benliğimin bu pis köşesine hapsolabilirim.

Yaklaşıyorum, söyleyeceğim şey çok kısa. "İsmet'i bul, yapman gereken sadece bu." Sonra cebine bir parça kağıt sıkıştırıyorum. "Bunu vakti geldiğinde oku. Sanki tek çare gökten her şeyi çözecek bir mesaj inmesiymiş gibi hissettiğinde. Bu senin deus ex machina'n olsun."


Hiçbir şey söylemiyor. Kağıdı koyduğum cebine doğru bakıyor, başını kaldırdığında ben orada olmuyorum.

Bir Yardım Çığlığı- On Yedinci Kelam

İsmet şehrinden tiksiniyordu. Bunu söylemek –yazmak- bu kadar kolay olsa da İsmet için yıllardır çıktığı, üzerinde yürüdüğü bu sokaklara çıkmak artık herhangi bir benzetmenin, söz oyununun ya da zekice kurulmuş bir betimlemenin anlatamayacağı bir işkenceydi. Ki İsmet de gerçeklikle oynamanın tüm bu araçlarından kaçalı çok zaman oluyordu. Klavyedeki plastik harflerin dünyasını bırakıp metropol sokaklarının dünyasına atılalı en azından birkaç ay geçmişti. Pişman değildi. Hatta kendisinin de her zaman tiksindiği, şehirleri bilmeyip şehirler hakkında yazanlardan olduğunu fark ettiğinden beri bu yaptığı şey onun tek çaresiydi. Sokaklarda karşısına çıkacak şey her ne olursa olsun eve tıkılıp zorlamayla yazılan öykülerden daha iyi, en azından daha gerçek olacağını düşünüyordu. Fakat şehrinden, yıllardır üstüne yazıp yazıp da bitiremediği şehrinden bir anda böyle tiksinmeye başlayacağını hiçbir zaman aklına getirememişti. O her zaman sokaktaki insana, şefkatli bir entelektüel burjuva bakış açısıyla bakmıştı. Sokaktaki insanın samimi, içten, hatta üslubuna uygun söylemek gerekirse –bu yazarlıktan kalma bir alışkanlığıydı- “harbi” olduğunu düşünmüştü. Haliyle hikayelerini de bunu bir ön kabul alarak kurmuş, ana karakterlerini beklenmedik karanlık kahvehanelere sürüklemiş fakat buralarda karşılarına büyük destekçiler, gerçek dostlar çıkartmış, lüks apartman ahalisinin normalde görmezlikten geldiği korkunç zulümlere, haksızlıklara, cinayetlere sokak insanlarının ağzından dur demiş, onların gerçekliğini ön plana çıkardıkça lüks apartman ahalisinin geri kalanından iyice uzaklaşmıştı kendi apartman dairesinde.

Fakat dışarı çıktığında –ki ilk çıktığı an bile dâhil buna- gerçekliğin hikâyelerinde yazdığı kadar keskin çizgilerle bölünemeyeceğini anlamıştı. Bunu fark ettikten sonra okuyucularına da kızmıştı aslında, biri bile çıkıp da ona yanlış yaptığını, kendi kafasında kurduğu dünyada sağdan soldan izlenimlerle oluşturduğu yanlış fikirleri abarta abarta gerçekdışı bir hayata sürüklendiğini söylememişti. Hâlbuki bu öykülerinde bariz bir şekilde belli oluyordu.

Bu ilk kırgınlığını çabuk atlatmıştı İsmet, çünkü yaşadığı mahalle T… şehrinin görece sakin, ya da her zaman tiksinmiş olduğu tabirle “nezih” bir semtindeydi. Sokakta karşısına çıkanlar en az yarım asrını aynı sokaklarda geçirmiş, bakkalları, kasapları, çöpçüleri, taksicileri, tesisatçıları ve kapıcıları kendileriyle birlikte yaşlanan emeklilerdi. Sonra bu emeklilerin, aynı mahalleli çocukluk arkadaşları yeni bakkallar, kasaplar, çöpçüler, taksiciler, tesisatçılar ve kapıcılarla büyümüş çocukları ve çevrelerinde sonsuz bir hızda sürüp giden bu döngüsellikten başları dönmüş torunları vardı.

Bunlar İsmet’in kafasında nereye koyacağına bir türlü karar veremediği insanlardı. Para hayatlarında çok az rol oynardı. Hiçbir zaman yeterli paraları olmaz; fakat bir şekilde –yıllardır yaptıkları gibi- geçinip giderlerdi. Mali durumları hiç değişmezdi onların, ne kimseyi sömürürler, ne de büyük borç harca düşerlerdi. Fakat İsmet’in bu yanılgısı da komşusu olan mahalleli bakkala gelen hacizle birlikte son buldu. Öyleyse şu açıktı, kafasında kurmuş olduğu dünya daha komşu dairenin kapısına vardığında çöküyordu. Bunu fark eden İsmet, mahallenin sokaklarında her gün yürüyerek kafasındaki yanılgıları azar azar düzeltme fikrinden işte böylece vazgeçti. Bunun yerine şehrin en bilmediği, ücra köşesine gidecek ve baştan bir dünya kuracaktı kendisine. Bunun sonunda zamanın en iyi yazarlarından biri olabileceğine emindi. (Kim bilir bu yanılgısı ne zaman ortaya çıkacak?)


Genç kız öyküyü bu noktaya kadar okuduktan sonra durdu. İsmet belli ki genç adamın kendisinin yerine kullandığı aynalardan biriydi. Her öyküsünün ana karakteri bir biçimde çözülüyor ve aynı adama, yazara, işaret ediyordu. Yazarı bulmak uğrunda şehirde attığı turda olmadık yerlerden geçmiş; fakat şimdi başladığı yere çok yakın bir ara sokakta kala kalmıştı. Elindeki öyküye tekrar baktı. Dikkati dağılmamış olsa öykünün devamını okuyacak, İsmet denen bu adamın şehrin hangi ücra köşesine gittiğini görecek ve yazarın peşinden koşturmaya devam edecekti. Fakat gün boyunca okuduğu, birbiriyle yer yer bağıntısız tüm bu öyküler onu o kadar yormuştu ki, okusa da yanlış bir izlenime kapılacağı korkusuyla öyküyü katladı ve kırmızı kabanının cebine koydu. Eski bir sokak lambasının sokağın ortasına bıraktığı loş ışık dairesinin tam ortasında dikilirken, saatin ne kadar geç olmuş olduğunu, havanın soğukluğunu ve çevresindeki sokağın ne kadar tekinsiz olduğunu kavradı. Kayıp mı olmuştu? Peki, uğrunda koşup da kayıp olduğu bu adam kimdi? O an bundan da emin olamıyordu. Aptallık üstüne fikirlerini gözden geçirdi ve karar verdi, yaptığı şey düpedüz aptalcaydı, aklı başında birinin asla yapmayacağı bir şeydi. Cidden, hangi akla hizmet böyle bir şeyi yapmıştı ki? Çok istediyse yayıncılarla, o adı sanı duyulmamış edebiyat dergilerinin editörleriyle iletişime geçseydi, adres telefon isim, bir şeyler öğrenseydi. Ama hayır, bir macera isteği, edebi eserleri anlamada kendine duyduğu bir güven, onu öykülerinden yola çıkarak yazarı bulabileceği fikrine sürüklemişti.