Sayfalar

Translate

27 Ağustos 2012 Pazartesi

TEDxReset 2012 Konuşmam

2 Şubat 2012 tarihinde Türkiye'ye TEDx'i getirmiş olan TEDx Reset'in 2. konferansında konuşmacı olma şansını elde eden üç lise öğrencisinden biriydim. Böyle bir konferansta sahneye çıkan ilk liseliler olarak gayet heyecanlıydık; ama hem kendi konuşmam, hem de arkadaşlarım Berkay Üstün ve Enver Utku Batur'un konuşmaları açısından oldukça başarılı bir konferanstı.

İşte yeni dünya düzeninde insanların kimliklerini neye göre oluşturacakları konusunu ele aldığım konuşmam:





25 Ağustos 2012 Cumartesi

Frankfurt Okulu'nun Kültür Eleştirisi ve Yeni Orta Sınıf Hayatı

Bundan birkaç yıl önce yazmış olduğum bir yazı, çıkış noktam Adorno ve Horkheimer'ın kitapları olsa da bu yazıda değindiğim konuları daha sonra Ritzer'in McDonaldlaşma kavramı ve Baudrillard'da da gördüm. Şu anda bu konuyla ilgili daha geniş bir algım olsa da hala fikirlerimin temelini bunlar oluşturuyor ve başarılı bulduğum bir yazı, uzunluk için kusura bakmayın...


Kültür Eleştirisi

            Frankfurt Okulu, başta Max Horkheimer olmak üzere, Marksizmin sistem eleştirisini 20. Yüzyılın ilk yarısında başarıyla geliştirmiş bir yapılanmadır. Okulun çalışmaları Marksist teoriyi eleştirirken onun felsefe ve psikanalizle bağlantılarını kurmuş, yaptığı analizler ekonomik eleştiriden epistemolojiye dek uzanmıştır. Bu okulun önemli eleştirilerinden biri de kültür eleştirisidir. Bu eleştirinin önemli bir ayağını, okulun Nazi tehdidi yüzünden ABD’ye göçtüğü dönemdeki kapitalist toplumun kültür eleştirisi oluşturur. Diğer önemli bölümüyse o dönemde Avrupa’da yükselişe geçen Faşizmin eleştirisidir. Bu yapıtların Faşizm eleştirisi yönleriyle, günümüzle bağlantısız oldukları düşünülebilir; ancak aynı zamanda ortaya koydukları yöntem ve ilkeler göz önünde bulundurulursa onların günümüzün daha da kompleks hale gelmekte olan kültürünün eleştirisinde de kullanılabileceğini söyleyebiliriz.


Öncelikle bu incelemeyi neden yaptığımı açıklamam gerekiyor. Sistemi özel kılan durum şu: ekonomik ihtiyaçları gereği dünya üzerinde üretici gücün tam iktidarını sağlamak zorundadır. Üstelik bunu sadece insan dışı öğeler değil, insanların kendileri üstünde ve hatta düşünsel dünyaları üstünde de sağlamaya çalışmaktadır. Ana ekseni üretim olan bu sistem için tüketim en önemli hedeftir ve tüm dünyanın üretime uyum sağlayıp tüketimi sürdürmesi gereklidir. Bunu sağlamak içinse sistemin öncülerine göre daha kompleks araçları vardır. Bireyler toplum içerisinde birbirlerinin kopyaları haline getirilirler ve böylece elimizde toplum değil, bir kitle kalır. Bu kitle artık sistemin ihtiyaçlarına göre kolayca programlanabilmektedir. Programlanabilir olmasının sebebi ise bireylerin düşünebilen ve karar verebilen özneler olmaktan çıkartılarak nesneler haline getirilmesidir. Bunun dışında, aynı şekilde muhalif fikirler de sistemin çarklarındaki nesneler haline getirilmektedir; onlar artık bastırılmış isyan duygusunun zararsız bir şekilde boşaltılmasına yaramaktadırlar. Sanat ise bundan elli yıl önce olduğu gibi bir direkt propaganda aracı değil, sisteme entegre edilmiş bir yapıdır. Üstelik bu yöntemler gizlidir, hem pratikte hem de düşünsel alanda bu yöntemleri fark etmek iyice zorlaşmıştır. Sistemin böyle kompleks bir yönteme ihtiyaç duymasının sebebini ise iki önemli tarihsel olaya bağlayabiliriz. Bunlar, en genel anlamlarıyla aldığım; 1920’lerdeki liberal ütopyanın ve sonrasında 1989’da Sovyetlerin baskı ve propaganda yönetiminin çöküşü olaylarıdır. 1920’lerin tam liberal sisteminde ekonomi yürümemiş, Sovyetlerdeki baskıcı devlet kapitalizmindeyse sosyal yapı yürümemiştir. Öyleyse sosyal ve ekonomik özgürlüğün tam olmadığı; ama sosyal yapının Sovyetlerdeki gibi çökmemesi için de, bunların var gibi göründüğü bir yapı gerekmiştir. Üstelik entelektüeller arasında da bu yapının farkına varılmaması için bu baskı aracının düşünsel dünyada da gizlenmiş olması gerekmektedir.


Sistemin bireyi dönüştürdüğünü söylemiştim; ancak burada bu dönüşümün yolunu ve sonuçlarını ortaya çıkarmak için bireyin neye dönüştüğünü belirtmek gerekiyor. Bu değişimi iki farklı açıdan incelemek mümkündür: bireylerin tek tip hale getirilmesi ve bireylerin özne konumundan nesne konumuna geçmesi. Aslında bu ikisi çok farklı değildir. Daha doğru bir açıklama, birincisini ikincisinin yolu olarak göstermek olabilir; ama bu ikisi arasındaki ilişkinin daha çok bir döngü olduğunu söylemek daha doğru olacaktır: nesne haline gelen bireyler birbirine daha kolay benzemekte ve birbirine benzeyen bireyler nesne haline gelmektedirler. Dolayısıyla bu ilişkiyi açıklamak için önce özne-nesne ayırımını yapmak gerekir.
Burada öznenin dilbilgisinden çok da kopmayan bir tanımı, “eylem yapmakta olan ya da eylem yapma kabiliyeti olan birim”dir. Bunu sistem çapında açıklarsak bir özne olarak nitelendirilecek birey, sistemin dışında düşünebilmeli ve bağımsız düşünebiliyorsa, düşünsel dünyasına uygun olarak istediği gibi yaşayabilmelidir. Özne olarak bireyin, kısaca sistem üzerinde küçük de olsa bir etkisi olabilmelidir. Ayrıca özne olan birey, bu durumunun farkında olmalıdır, çünkü ancak böyle özne olma gücünü kullanabilir.
Peki, nesne nedir? Gene dilbilgisine uygun bir tanım yapacak olursak: “cümledeki anlamı öznenin, kendi üstüne uyguladığı eyleme göre değişen öğe”dir. Cümle üzerinde kendi başına bir etkisi yoktur ve ancak özneye ve yükleme göre rol alır, anlam sahibi olur. Kısaca cümledeki pasif ya da edilgen öğedir. Dolayısıyla, bunu sistem çapında incelersek; nesne olan bireyin sistemin ideolojisinin kapsamı dışında düşünmesi ve dolayısıyla davranması mümkün değildir. Sistemin ihtiyacına göre davranmak zorundadır. Sanat konusunda en fazla bağımsız bir görüşü olduğunu sanabilir; ama diğer tüm zevkleri gibi sanat zevki de sistemin dâhilindeki öğelere yöneliktir. Verdiği kararlarıyla davranışları artık kendisinin değildir ve artık kendi başına var olan bir öğe olup olmadığından bile emin olamayız. Bu tıpkı sanal gerçeklikteki bir karakter gibidir; düşüncesinin sınırları, içinde bulunduğu sistem dâhilindedir ve ne yaparsa yapsın bu sistemin dışına çıkamaz, programlamasına aykırı davranamaz. Bugünkü nesne-bireyin ondan tek farkı, sanal gerçekliğin aksine nesne-bireyin dünyasında sistem-dışı öğelerin de bulunmasıdır. Bugün sistemin nesne-bireye sağladığı küçük lüksleri ise; insani duygularını boşaltması için gene sistemin içinde noktaların yaratılmış ve nesne olduğunu anlamaması için de sistemin gizlilik yapısının geliştirilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bugün birer nesne olarak bireylerin var olup olmadıklarından bile emin olamazken onlar kendileri için hala birer özne konumundadırlar. Nesne olan bireyler bu sayede artık sistem için mükemmel kuklalardır; canlı olduklarını sanan ölü kuklalar.
Peki, sistem neden ölü kuklaları tercih etmektedir? Bu çok da zor bir soru değildir. Bireylerin sistemin nesnesi haline getirilmesi onların üstünde sistemin mutlak hâkimiyetini sağlar. Sistemin öncelikle üretime dayandığını biliyoruz; ancak üretimin başarılı olabilmesi için tüketimin ona uygun bir şekilde gelişmesi ve piyasayı bir şekilde dengede tutması gerekmektedir, dolayısıyla üretici, tüketicileri kontrol edemediği sürece yaptığı işin garantisi yoktur. Bu yüzden üretici yapı için tüketenlerin kontrol edilmesi hayati önem taşır; ama bunu Sovyetlerdeki gibi bir baskıyla yapmak sosyal yapının devamlılığı açısından imkânsızdır. Gerçek distopya sistemin kötü işlediğini fark eden ana kahramanın vahşice bastırıldığı Sovyet tarzı bir yer değildir. Gerçek distopya, görünürde hiçbir baskı yokken, tamamen üretime bağlı hale getirilmiş yaşamın kontrol edildiği yerdir. Dünyanın böyle bir distopya haline getirilmesi de başlangıçta üretim için büyük bir avantaj sağlamıştır. Kitle kültürü sayesinde tüketim devam etmiş, üretim buna göre gelişmiş ve sistemin araçları da bu döngüyü korumuştur; ama bugün daha da büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız, üretim de artık bu sistemin nesnesi haline gelmeye başlamıştır. Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde, ne bankacıları, ne patronların, ne köylülerin; kısacası kimsenin istememesine rağmen köylüleri tarlalarından kovan “canavar” artık gerçeğe dönmektedir. Çalışan zaten yıllardır kurbandır ve artık yöneticinin de yapabileceği bir şey kalmamıştır. Öyle ki bu sistem yücelmiş ve tüm bireylerin üstünde bir yere sahip olmuştur, bu durumda sistemin tüm bireyleri nesneleştirmeyi başarabildiğini söyleyebiliriz.
Adorno, Minima Moralia’da yaşam hakkında “Maddi üretim sürecinin bir eklentisi olarak onun peşinden sürüklenip giden, özerklikten veya kendine ait bir tözden yoksun bir eklenti.”, der. Gerçekten de artık toplumsallıklarını ve özneliklerini kaybetmiş olan bireylerin tek anlamı; üretime olan etkileri olarak tüketiciliktir. Sistemde artık tek bir rolümüz ve anlamımız kalmıştır; tüketim huyumuz. Modern kitle kültürünün önemli bir parçası olarak artık kimliğimiz tükettiklerimizle belirlenmektedir. Kullandığı otomobil, giydiği elbise markası, “iPhone mu yoksa Samsung Galaxy mi?”, favori fast food restoranı, favori şarkıcısı veya grubu diye gider bu liste, üstelik bununla da sınırlı değildir. Sadece yaşam değil tüm öğeler tüketim ve üretimdeki rolleriyle açıklandıkları için kimliğimizi oluşturan her şeyin tükettiğimiz şeyler olduğunu söyleyebileceğimiz bir geleceğe yaklaşmaktayız.
Peki, birey artık üretim ve tüketimden oluşan bu sistemin nesnesi haline geldiyse bu sistem içerisindeki rolü nedir? Eğer sistemin çarklarını hala birey döndürüyorsa bunu bir nesne olarak nasıl başarır? Birey toplum tarafından şekillendirilirken “zaten  toplum tarafından şekillendirilmiş bireylerin toplumu” tarafından şekillendiriliyordur. Dolayısıyla toplumsal bir evrimin ilerlemekte olduğunu söyleyebiliriz. Sistemin ideolojisi kuşaktan kuşağa geçmektedir. Dolayısıyla bu ideoloji, yerleşmeye başladığı yıllarda toplumun aktarımlarına da geçmiştir ve bu şekilde ilerlemektedir. Bundan ilk olarak maddi özgürlüklerinin kısıtlamasından dolayı zihinsel potansiyellerini kullanamayan alt sınıflar etkilenmiştir. Devamında orta sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görürken artık maddi gücünün özgürlüğüyle kendini sistemin ideolojisinden koruyabilmiş olan üst sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görüyoruz. Bu şekilde, yetişen bireyler sistemdeki yerlerini aldıklarında onun ideolojisiyle yetişmiş oldukları için ona uygun bir şekilde çalışmaya devam ederler. Bu artık aldıkları keskin iş dünyası eğitimi ve iş ayarlama becerileriyle patronlar ve keskin matematik zekâları, üstün üniversite eğitimleri sonucu günde on altı saat çalışıp şirketlerin hayatlarını kurtaran ve bundan zengin olan gençler için de geçerlidir. Sistem zekâyı da artık kendi başlarına amaçsız birimler olan şirketlerin kurtarılması için kullanmaya başlamıştır. Böylece her türlü birey, daha önce özne özelliği olan bireyler tarafından oluşturularak sisteme katılmış bütünlerle yetişir ve birey özelliğini kaybederek sisteme uygun bir nesne haline gelir. İşte bu sayede günümüzde sistem özne olmadan da yürüyebilmektedir.
Sistemin bireyleri nesne haline getirirken en büyük aracı, onları birbirine benzetmektir. Bugün orta ve üst sınıflar için konuşmak gerekirse, günlük hayatta karşılaşılan çoğu şey zaten bu amaca yöneliktir. Alt sınıfların ise maddi bağımlılıkları yüzünden özne sıfatını alarak, düşünsel bir bağımsızlığa sahip olmaları zaten zordur. Bu yüzden özelikle orta ve üst sınıfın benzetilmesinde kullanılan ve çoğu kitle kültürünün içeriği olan öğeleri incelemek sağlıklı olacaktır. Bunların özelliği bireylere farklı olduklarını düşündürürken onları aynılaştırmasıdır. Böylece bu yapılar aslında sistemin en önemli araçları haline gelmektedirler. Üstelik bunların hepsi bir şekilde üretim sürecinin sonucudur.
İlk verebileceğim örnek damak tadımızın getirildiği noktadır. Orta sınıflar için buradaki büyük tehlike küçük bütçeyle yüksek miktarlarda yağ ve kalori almanın çok kolay hale getirildiği “fast food” zincirleridir. Gene de fast food’un asıl önemli noktası sağlıklı olup olmadığı ya da tadının nasıl olduğu değildir. Fast food’u asıl önemli hale getiren şey onun bireylerin benzetilmesindeki rolü, bireyin hem üretim hem de tüketim aşamasında nesneleştirilmesinin iyi bir örneği ve bireye sunulan sahte farklılığı sağlayan bir yapı olmasıdır. Artık orta sınıfın neredeyse tümü fast food yemektedir ve bunu parasızlıktan değil sevdiği için yapmaktadır. Herkes ya McDonald’s ya da Burger King sevmektedir. Öyle ki McDonald’s dünyanın en bilinen markasıdır ve herhangi bir dinden, felsefeden ya da örgütten daha yaygındır dünyada. Çinli bir ilköğretim öğrencisi ile altmış beş yaşındaki bir Alman kadının artık damak tatları ortaktır. Fast food’lar her yerdedirler ve kitle kültürünü midemizde temsil ederler.

Fast food ayrıca üretim ve tüketim aşamalarında insani olan her şeyi de yok etmektedir. Yaratıcı aktivite gerektiren hiçbir şey yoktur onun üretiminde. Yoğun uzmanlaşma gereği yaratıcı aktiviteyi sırf bunun için eğitilmiş uzmanlar yapar, ironik olarak onlar eğitimleri gereği yaratıcı olamazlar, olmamalıdırlar çünkü yaratıcı aktivitenin de artık standartları vardır. Bu sayede aslında tüm fast food’lar aynıdır ve standarttır. Hazırlanmasında da kesin kurallar ve standartlar vardır, bunların dışına çıkılmaz. Olabildiğince hızlı üretilir, acele içerisinde satılır ve onu istediği gibi tüketebilecek tüketici de onu bir aceleyle tüketir, hemen bitirir ve bir anda sistemin “vakit nakittir” ilkesine uyarak acele ile oradan ayrılır. Tüketici ile üretici arasında hiçbir ilişkiye izin ve zaman yoktur. Bunu yapma özgürlüğü olmasına rağmen tüketici de bu kuralı bozmaz. Bunun yanında tüketiciler özgürdürler, “Ben McChicken alacağım”, veya “Hayır, ben Burger King’den yerim, bir Whopper.” Bu bize sahte özgürlüğü gösterir. Yedikleri şey gerek tat, gerek görünüş olarak çok benzer, anlam ve değer olarak da sistem için tamamen aynıdır; ama onlar artık farklıdırlar ve istediklerini seçmekte özgürdürler.
Müzik de artık aynı şekilde bir benzetme aracına dönüşmüştür. Basit ritim kalıpları, düzenli ve tahmin edilebilir kompozisyonlar ve birbirini tekrarlayan döngüler, enstrümanın geri plana atılması ve benzer tonlarda benzer vokallerin öne çıkarılmasıyla modern popüler müzik de standart forma bürünmüştür. Hiç bilmeyen bir kulak için Britney Spears ya da Beyonce çok fark etmeyecektir. Aynı şarkıyı Justin Timberlake veya Madonna söylüyor diye birini tercih eden hayranlar özgür olduklarını sanacaklardır; ama tükettikleri müzikler aslında hiç de farklı değildir, böylece sistem işitsel estetiğimizi de dönüştürmektedir. Bu sadece popüler müzik için geçerli değildir, aykırı olduğunu ümit ettiğimiz 80’lerin rock fırtınası ya da isyankâr ve aykırı bir tür olarak metal müzik de; sistemin muhalif olan görüşleri onların muhalif havasını bozmadan içine aldığı yapısıyla, sistemin parçası haline gelmişlerdir. Böylece pop müziği hiç sevmeyen rock hayranı çocuk da aslında ilk çıktığında sahnede gitar parçalayarak radikal olmuş bir müzik türünün zararsız hale getirilmiş, yani öznelik sağlamayan muhalefetiyle farklı olduğunu düşünmektedir, oysa yaptığı şey gene muhalefetin tüketimidir.


Aynı yemeği yiyenler aynı müziği dinlemektedirler, ayrıca artık görsel olarak estetik kavrayışımız da birörnek hale getirilmiştir; Angelina Jolie herkes için güzel bir kadındır, en azından dünyada pek çok “top model” veya “Hollywood yıldızı” parlamaktadır ve kitle kültürünün cinsellik fantezisi olarak gösterilmektedirler, bu kültür cinsel fantezilere bile girerek bunları da benzetmektedir. İki erkek arkadaş iki top modelden hangisinin daha seksi olduğunu tartışırken farklı olduklarını düşünebilirler, oysa sistem tarafından dayatılmış estetik duygusunu taşıyorlardır. Bu noktada sistem psikiyatriyi de mükemmel bir şekilde kullanmaktadır. Hollywood, kişilerin ilgisini optimum düzeyde tutacak sahne sürelerini bilmektedir ve tüm filmler bu kalıba göre hazırlanmaktadır. Artık sinemada senaryosu ve konusu farklı görünse de klişe öğeler ve abartılı teknikle çekilen filmlerde, izleyici farklı olduğunu sansa da aynı olayın farklı çağlardaki varyantlarını izlemektedir, dolayısıyla sinema anlayışımız da sisteme göre şekillendirilir. Üstelik sinemanın işlediği temalar da hiç şaşırtıcı değildir; dünyada bir farklılık yaratan bir adam, silik ve gereksiz bir tipken bir anda tüm sistemin çözümü için kilit adam ve seçilmiş kişi haline gelen Neo, boş ve amaçsız bir adamken bir anda gününü gün etmeye başlayan karakter, sorumluluk sahibi ve dünyayı korumak isteyen bilim adamı ve diğerleri. Adorno kendi dönemindeki kimi romanlar için: “Bir makinenin parçalarından başka bir şey olmayan insanlar, böyle romanlarda, hala özne olarak davranma kapasitesine sahip kişiler gibi sunulmaktadır bize- sanki hala onların eylemine bağlı olan bir şey varmış gibi.”, der. Bugün bu işi Simyacı gibi romanlar gerçekleştirirken sinema da bu illüzyonun yaratılmasına katkıda bulunmaktadır.

Duygu dünyamız ve ilişkilerimizi belirleyen illüzyonları da sinema yaratır. Aşklarımız sinemadaki ve romanlardaki aşkların kopyasıdır; genç kızlar Twilight-Alacakaranlık romanındaki yakışıklı ve cesur cinsel sembol olarak Edward’ı arzulamaktadırlar. Sinir bozucu patron ve yaratıcı fikirleri olan genç çalışan arasındaki ilişkiyi de filmlerde buluruz. Cesaret, onur, şeref gibi kavramlar insanlar arasındaki vahşeti yücelten savaş filmlerindeki şiddette görünür. Şiddeti uygulayan başkahramanın tarafı değilken, bu vahşettir. Oysa başkahramanının havaya uçurduğu bedenler, kestiği kafalar onurdur ve yüceltilmiştir. Persler öcüyken Spartalılar kahramandır. Suçlu, ajanı vurduğu zaman bir canavardır; ama ajan suçluyu vurduğunda, cesur olmuştur. Filmler genellikle izleyicinin başkahramanın yerine konmasıyla oluşturulduğu için böylece baş kahramanın filmin başında maruz kaldığı şiddet meşrulaştırılmıştır, tabi filmin sonunda onun da şiddet uygulaması koşuluyla. Bu sayede sistemin birey üstünde uygulamış olduğu her türlü baskı da meşrulaştırılmış olur, bireye de diğer bireylere şiddet uygulama hakkı vererek.

Bir diğer güçlü yöntem de toplumsal fobiler ve komplo teorileri oluşturulmasıdır. Žižek 11 Eylül’ü anlatırken, Bush’un tavrını şu kelimelerle özetlemektedir: “bireysel özgürlüğü, piyasa kapitalizmini güvence altına alan ABD değerlerinin, tam da bu değerlerin korunması adına kısmen askıya alınmasını istedi.”(Žižek, 9) Gerçekten de 11 Eylül bütün Amerikan halkı için ulusal bir fobi olarak İslam ve doğu korkusunu kimliklerine eklemiştir. Bunun 1950’lerdeki McCarthy’cilikten çok da büyük bir farkı yoktur; ama o zamanlar gerçek ve güçlü bir düşman olarak Sovyetler ABD’nin karşısında dikilmekteydi ve bu sayede kimi olmayan düşmanlar ve tehditler yaratılabiliyordu, oysa günümüzdeki İslam fobisi için böyle söylemek çok kolay değildir. Toplumsal fobinin bu statüsünün korunması için komplo teorileri içeren kitaplar, korku dolu sahneler içeren belgeseller, gizli bir sembolizmle bu mesajı veren filmler ve duygusal konuşmalar gerekmiştir. Tüm bunların sonucunda ABD halkı da Irak’taki ve Afganistan’daki savaşları desteklemiştir. Muhalifler ise sokaklarda bağırarak yürümüşler ve sonra evlerinde oturup, televizyonda savaşı izlemişlerdir.

Üstelik bu olaylar devlet baskısını da meşrulaştırmıştır. Devlet tekrar kontrol yetkilerine sahip olmuştur. Devlet vatandaşlarını dinlemeye, gözlemeye başlar. Halk üzerinde ise devletin herkesi her an dinlediği korkusu oluşturulduğunda artık devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yoktur. Korku, bireyi sisteme karşı gelmekten alıkoyar, bu sayede muhalefet gerektiğinden fazla büyümez, ancak sunulan muhalefet düzeyi de sokaktaki anarşist gence; attığı, polisin kalkanından sekip yere düşecek taşın bir değişim yaratacağı umudunu verir. Umut ve korku pek çok baskıcı sistemde iyi bir şekilde kullanılan bir dinamiktir.
Bunun dışında maddi özgürlükleri neredeyse sınırsız hale gelince hayata yabancılaşmış ve sadece tüketim olarak inceledikleri için, hayatın anlamsızlığına kanaat getiren çok zengin kesim ile maddi özgürlüğünü iyice kaybetmeye başladığı için aynı sebeple hayatın anlamsızlığına kanaat getiren orta sınıfın bu hissini bastırmaya yönelik yeni bir modern çaba da,; “New Age”, “Kuantum Gücü”, “Kişisel Gelişim” ve “Parapsikoloji” gibi farklı başlıklarla bize sunulmakta olan batıl inanç bütünüdür. Bu sistemlerin söylediği şey genelde basittir ve dünya çapındaki en ünlü örneklerinden olan “The Secret” isimli kitaptan bakmak gerekirse: “İstediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz; sağlık, çok para, başarılı bir kariyer, güzel bir eş…” bu sistemler orta sınıfa bunu vaat ederler. Robin Sharma’ya kısa sürede çok para kazandırmış “Ferrari’sini Satan Bilge” gibi romanlarda ise üst sınıfa iç huzur vaat edilir.

Bunların her ikisi de bilinçlerimizde iki farklı tipte oluşturulmuş iki illüzyona dayanır. The Secret’ı incelediğinizde bilinçlerimizdeki, gene sistem tarafından oluşturulmuş, “eski yazma”, “mistik sır” imgesine uyacak şekilde tasarlanmış kahverengi bir kapak, özenle seçilmiş yazı tipi ve kabartmalı kırmızı bir mühür göze çarpar. Kitap birinci kalite bir kâğıda basılmıştır ve sayfalarındaki sistemin kafamızda yarattığı “Rönesans”, “geçmiş”, “bilgelik” ile ilgili resimler, sayfa düzenlemeleriyle tıpkı; sinemadaki yoğun teknik kullanımıyla içeriğin bastırılmasına dayanan yöntemdeki gibi, kitabın da baskısını, alacalı kapağını ve tasarımını içeriğinin önüne geçirerek bilincimize kitabı okumadan çok önce nüfuz etmektedir. Bu sayede farklı görüşleri okuduğumuzu düşünürken biz, içeriğin önemsiz hale getirilmesinden dolayı, aynı teknikle hazırlandığı için gerçekte aynı olan kitapları okuruz. Bu okuduklarımız bize her şeye yeten bir potansiyelimiz olduğunu, hiç bir hesabımız tutmasa bile aslında bunun önemsiz olduğunu söyler durur. Böylece artık umut mekanizması çalışmaya başlamıştır.
Tüm bu verdiğim örnekler şimdiye dek orta sınıfta dünya genelinde yaygın ve popüler olan akımlar üstüneydi; ama bu noktada kolay bir karşı çıkış; dünyada bu gruba dâhil olmayan ve azımsanamayacak derecede kalabalık olan bir grup insanın olduğudur. Bu doğrudur; ama genel olarak “marjinal akımlar” adı altında toplayacağım ve sisteme aykırı gibi görünen bu akımlar yüzeysel görünüşlerinin aksine, aslında sistem tarafından kapsanmışlardır ve bu akımlara uyan grup da fark etmeden geri kalan gruba benzetilmektedir. Bu nasıl olur? Prensip olarak fast food yemeyen, sadece bağımsız sinema izleyen, popüler müziğin dışındaki müzikleri dinleyen, kişisel gelişim tarzı akımlara kapılmayan bir kişi, sistemin en açık araçlarından kendini uzak tutarken sistemin diğer araçlarına kapıldığını fark edemez. Artık entelektüel olarak belirli bir düzeyin üstündeki grup da, bir kitleye çevrilmiştir ve yüksek kültür de sistemin boyunduruğu altındadır. Bunun en kolay yolu, bu akımların işe yaramadığı damgasının onlara basılmasıdır. Ayrıca sistem onları hemen sahiplenir, böylece onları sisteme karşı kullanmak imkânsız olur. Bu öğelerin sisteme en büyük katkısı, tüketim ilişkileri içindeki rollerini gizli tutarak sistem dışı görünürken, aynı zamanda bireyin özne olduğu illüzyonuna yardım etmeleridir. Ekonomik olarak büyük önem arz etmeyen bu marjinal akımlar, kendini teknoloji misyoneri olarak tanımlayan, iyi bir işletmecilik ve girişimcilik eğitimi sonucu bilişim sektöründe başarılı bir iş kadını ve Fütüristler Derneği başkanı olan Ufuk Tarhan’ın; klasik müzik konserlerinin gereksizliği üzerine: “onları ekonomik olarak çok daha ucuza bir iPod’dan dinleyebiliyorken neden konsere gidelim ki?” dediğinde olduğu gibi ekonomik ilişkilerde başarısız oldukları için; sadece bu ilişkileri değerlendiren sistem tarafından da başarısız olarak sınıflandırılırlar. Bu yüzden hepsinin yakın gelecekte yok olma ihtimali yüksektir. Bunun dışındaki hippilik, çevrecilik, anarşistlik gibi daha da muhalif akımlar, çoğunlukla kısa dönemli hezeyanlar olarak oluşmakta ve yok olmaktadırlar. Sistemse bu imajı onlara damgalamış, böylece gelecekte oluşabilecek başka bir marjinal akım da kısa dönemli bir hezeyan imajından kurtulamaz hale gelmiştir. Bu da şu anda var olmayan muhalif fikirlerin de sistem tarafından kısıtlanması anlamına gelmektedir. Bu sayede marjinal akımların da sisteme bir tehdit oluşturması önlenmekte, popüler kültür yerine kendilerine katılanları da bir kitle haline getirerek daha sonra onları popüler kültüre katılanlarla aynılaştırmaktadır.
Ekonomik olarak alt sınıflardaki toplulukları aynılaştırmak ve nesne haline getirmek ise daha da kolaydır. Onlar zaten maddi olarak farklılaşmalarını sağlayacak ve çevrelerindeki dünyayı etkilemelerini mümkün kılacak maddi güçten ve potansiyelden, sistem yüzünden yoksundurlar. Yiyebilecekleri yemek bellidir. Müzik dinleme lükslerini ise ya zaten tüm radyolarda çalan popüler müzikle, ya da yerel kökenleri yozlaştırılmış ve kalıplaşmış folk müzikleriyle karşılamaktadırlar. Sinema da onlar için çok büyük bir önem arz etmemektedir. Modern fobilere ihtiyaçları yoktur, çünkü hayatları zaten çok daha somut ve büyük bir kaygı olan ekonomik kaygı üstüne kuruludur. Bu kaygı hayatlarında öyle büyük bir yer kaplar ki zaten sırf bu yüzden aynılaşmış olduklarını söyleyebiliriz. Açıkçası sistem onların üstündeki işini, daha en başta maddi güçten yoksun bırakarak sağlamıştır ve bu yüzden üstlerinde ayrıca düşünsel bir yozlaştırma işlemine ihtiyaç duymaz. Sadece sisteme karşı isyan etmelerini engellemek üzere onlara uzun süredir dayatılmakta olan ve bu sistemden çok önce gelişmiş din ve milliyetçilik gibi boyun eğme ideolojileriyle onların üzerinde kurulmuş bir düşünsel iktidardan söz etmek mümkündür.

            Bireyin sisteme dâhil edilmesindeki bir diğer araç da, bireyin diğer bireylerden yalıtılması, kendi başına bırakılması ve diğer bireylerle olan ilişkilerinin de sistematik ve standart hale getirilerek öngörülmemiş bir sonucun önlenmesidir. Arkadaşlık modelleri, aşk modelleri, düşmanlık modelleri, saygı modelleri veya yalakalık modelleri... Bunların hepsi bize kültür tarafından öğretilmiştir. İlişkilerimizin nasıl gelişmesi gerektiğini “kişisel gelişim koçu”, “evlilik koçu” gibi kişiler ya da “Karşınızdakine 8 Saniyede Nasıl Evet Dedirtebilirsiniz?”, “Herkesi İkna Sanatı” gibi kitaplardan öğrenmekteyiz. Bu kitaplar büyük vaatleri sayesinde bireyi kendilerine çekerler ve sosyal ilişkilerde olabilecek tüm insanlığı yok ederler. Üstelik tamamen ekonomik altyapı olan çıkara dayanan yaklaşımları sayesinde bireyler arasındaki ilişkiyi ancak bir bağlantı sağlama veya iş ayarlama olarak kullanılabilecek “ikna etme” veya “evet dedirtme” olarak gösterirler. Evlilik bile artık duygusal ekonominin sistematik ve planlı bir şekilde ayarlanması gereken, karşı tarafa fazla kâr kaptırmadan; ama yatırımların geri çekilmesiyle, ekonomik getirinin gitmesine yol açacak bir zarar yaratmadan dengeli bir şekilde yatırımların yapılması gereken bir dünya olmuştur. Karşılıklı toleransı sağlayan aşkın kökeni olarak gösterebileceğimiz cinsel yakınlaşma da ancak evlilik ekonomisindeki bir kar unsuru olarak ikinci plana atılır. İş alanında “finans danışmanları” varken evlilik alanında bu “evlilik koçu” olarak yansımasını bulur.

Üstelik bu sadece karşılıklı cinslerin ilişkilerinde de yok. Tüm ilişkilerimiz bağlantı olarak gerçekleşir. Bunun için öncelikle insani ilişkilerin gelişebileceği her türlü ortamda bireyler birbirlerinden soyutlanmıştır. Avrupa’da toplumumuzun bir ütopyası olma yolunda önemli adımlar atmış ve refah miktarıyla gerçekdışı görünen İskandinav toplumlarında, her şey standartlara o kadar uygundur ki birisiyle iletişim kurabileceğiniz tek nokta, iletişimin gene sıkı kurallarla belirli standartlara bağlandığı ofis ortamıdır. Otomobillerin bize sunduğu en büyük lüks, hızlı ulaşım ya da rahat koltuğa kurulup radyo dinleme olanağı değildir. Otomobiller bizi ulaşım sırasında başka herhangi bir bireyle bir ilişkiye girmek gibi rahatsız edici bir durumdan korur. Üst sınıf araçların camları rahatsız edici en ufak bir göz temasını da engelleyebilmek için siyah filmle kaplanmıştır. Trafikteki sistematiğin henüz tam olarak yerleşemediği Türkiye gibi ülkelerdeyse diğer bireylerle gerçek bir ilişki sayılabilecek, yüz yüze ve konuşmayla olacak bir iletişimi engeller. Böyle yerlerde ulaşım sırasında bireyler birbirleri için potansiyel rakip ve düşman konumundadırlar. Burada sistem ideolojisinin önemli bir öğesi olan sürekli acele ve zaman darlığı yüzünden, trafik de bir yarış ve rekabet ortamıdır. Dolayısıyla yolu kapmak için olan rekabette her otomobil bir diğeri için potansiyel düşmandır, dostane bir ilişkiden söz edilemez. Otomobil ayrıca sahte özgürlük hissine de katkı sağlar. Aracın yönetimi artık bireydedir ve birey kendini direksiyon başında bir özne olarak hissedebilir ve iktidar duygusunu tatmin edebilir. Evde karısına karşı ve ofiste şirketin hiyerarşisinde iktidar duygusunu tatmin edemeyen ve özgürlük hissine kapılamayan bireyin günlük hayatında belki de kendini özgür hissedebileceği tek alan ev ve ofis arasındaki o araba yolculuğudur, bu durumda yapacağı aşırılıklar için onu suçlayamayız.
Bir diğer güçlü yalıtım aracı da yaşadığımız barınaklardır. Çoğunlukla çok katlı apartmanlardan oluşan modern konut projeleri bireyler arasındaki ilişkiyi tam olarak koparma yolunda önemli bir adımdır. Daireler güçlü yalıtımla birbirlerinden ayrılmışlardır. Kapılar her an potansiyel bir tehdide karşı yeterince güçlü yapılmıştır ve apartmanların camları başka dairelerin görünmemesi için ayarlanmıştır. Kültürümüz öyle şekillenmiştir ki, misafirlik artık can sıkıcı bir durumdur. Başkalarının evine gitmek yerine bir fast food restoranında buluşulur. Böylece iş dünyası dışında başka bireylerle karşılaşmak da imkânsız hale getirilmiştir. Çok can sıkıcı olabilecek bir durum, daire kapısı ile otomobilin kapısı arasında başkasıyla karşılaşmak olabilir. Merdivenler bu riski büyütüyor ve zaman kaybına yol açıyordu; bu yüzden artık kapıdan üç adım uzaktaki asansörler, birkaç saniyede bizi apartmanın dışına atabilirler. Çok küçük bir ihtimal de olsa asansörde başkasıyla kalmak çok rahatsız edici bir durumdur. İki bireyde de rahatsızlık görünür, her ne kadar asansörün “kamu alanı” olduğunu düşünsek de her iki birey de diğerinin “özel alan”ını taciz ediyormuş hissine kapılır ve utanır. Bunun sebebi her ikisinin de işle bağlantısı olmayan veya bir çıkar sağlamayacak ilişkileri zaman kaybı ve gereksiz görmesidir. Oysa işte şimdi böyle bir ilişkiye girmeye zorlamaktadırlar birbirlerini ve dolayısıyla karşıdakine ekonomik olarak kötülük etmektedirler. İlk olarak kültür bireye standartların dışındaki her türlü ilişkiyi kötü bir ilişki ve rahatsızlık kaynağı olarak dayatmıştır. Bu yüzden modern konutlar da standartların dışındaki her türlü iletişimden kaynaklanabilecek bir rahatsızlığı, fiziksel olarak önleme amacıyla dikkatle tasarlanmıştır.

 İnsanların “sosyalleşmesi” ihtiyacı, onların birbirlerinden soğutulmasının hem aracı, hem sonucudur. Aralarındaki bağlantı olmayan ve çıkar sağlamayan her türlü ilişki düşünsel dünyada yasaklandığı ve fiziksel olarak engellendiği için bireylerin arasındaki zaten olması gereken basit düzeydeki ilişki yok edilmiştir. Bir bireyin bir diğeriyle ilişki kurması da ancak ekonomik bir çıkar üstünden olabileceği için de bireyler ilişki kurmadan önce belirli kalıplarla iletişim kurarak, ekonomik çıkarların bu yatırıma değip değmeyeceğini anlamak amaçlı bir fizibilite raporu hazırlarlar. Burada, bir iletişimden çok karşıdakini soruşturma ve incelemedir. Ancak bir ekonomik çıkar bulunursa iletişim kurulur ve burada da amaç bu çıkara olabildiğince kısa sürede ve olabildiğince az dil dökerek ulaşmaktır. Böylece sosyalleşme kavramımız, bireyin çıkarına uygun araştırmalar yaparak bu çıkara ulaşmaya çalışmasını, sosyal bir ilişki gibi göstermektedir. Üstelik bu kavramın saçmalığını yaratan durum da aslında bu ilişkilerden elde edilen çıkarın gerçek bile olmamasıdır. Elde edilen sonuçlar çoğunlukla illüzyonlardır.
Bireylerin arasındaki işe dayalı olan hariç tüm ilişkinin yok edilmesinin, bireyin sistemdeki anlamı açısından sonucu nedir? Diyalektikteki önemli ilkelerden biri kavramları birbirinden bağımsız birimler yerine, sistemdeki ilişkileriyle incelemektir. Bir tezi incelerken onun antiteziyle olan ilişkisini de incelememiz gerekir. Sistemse bireyin tüm ilişkilerini yok ederken aslında bireylerin sentezi olarak toplum kavramını yok etmektedir. Birbiriyle iletişimi kopmuş bireylerin artık toplum dâhilinde anlamları kalmamıştır, çünkü ortalıkta toplumun kalmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde toplum yerine aynı kültürün dayatılmasıyla, aynı ideolojinin ürünü olan ve dolayısıyla birbirinin aynısı olan birbirinden kopuk, bağlantısız bireyler vardır. Bu sayede toplumsallık altın çağında toplumu da yok etmiştir. Bireyin birey olarak hiçbir değerinin kalmadığı çağımızda bireyselliğin bu kadar öne çıkarılmasının sebebi budur; bireyler birbirinin aynısı; ama birbirinden kopuk birimler haline gelmişlerdir. Görünüşte birey toplumdan daha güçlüdür; ama aslında her birey artık kendisi var olmayan toplumun bir yansıması haline gelmiştir. Toplum kendi gerçekliğini yok ederken bir simülasyon olarak bireylerde yaşamaya devam etmektedir. 

Peki, bu durumdan çıkarılabilecek sonuç nedir? Adorno’nun metinlerinde hep geçmişe bir özlem duymak mümkündür. Buradan onun muhafazakâr olduğunu çıkaramayız, ancak büyük bir karamsarlık ve ümitsizlik içinde olduğunu söyleyebiliriz. Zaten yazılarında da genel olarak burjuva kültürünün nasıl her yere bulaşmış olduğuna vurgu yapmıştır. Ütopya kavramı da yoktur, çünkü şu durumda bu kavram imkânsız ve hatta zararlıdır. Adrno’nun çözüm önerileri ise genel olarak birbirinden kopuk etkisiz olabilecek küçük parçalar olarak görünür. Adorno ve Horkheimer için bu sistem tabi ki istenmeyen ve kötü bir sistemdir. Düşünceye karşı barbarlığın başladığı sistemdir. Bu durumda sormamız gereken soru, bu tarz bir barbarlığın tercih edilip edilmeyeceğidir. Bu nokta, özellikle dikkatli olmak gereken bir noktadır. Sistemi tercih etmeyeceksek, bunu dikkatle kanıtlamak gerekir, aksi takdirde her şeyi yadsıyan post modernist görüşler karşısında yenilmemek imkânsızdır. Eğer ben, bir birey olarak doğumumdan itibaren sistemin bu araçları tarafından şekillendirildiysem ve bu da bugün benim düşünme yetimi etkiliyorsa, bu noktada barbarlığın "kurbanı" olduğumu söyleyebilirim. Öyleyse öncelikle bu sistemin kişisel olarak tercih edilemeyeceğini söyleyebilirim. Daha sonra sistemin bütün bireylerin düşünce yetilerini körelttiğini göz önünde bulundurursak, bu sistemin insanlığın gelişimine aykırı olabileceğini görmemiz gerekir. Öyleyse bu sistem, en ilkel etik anlayışında, zararlı olarak sınıflandırılabilir. O zaman işte bu sisteme karşı çıkarken, artık sağlam bir dayanağımız olabilir.

Müzik-Sadelik-Boş Sözler

Müzikle dolu bir akşam bu akşam. Erkan Oğur'la başlayan dakikalar, Pat Metheny ve Charlie Haden'a, Erik Satie'ye atlarken; müziğin en sade ve dokunaklı anlarına ulaşmak... Erkan Oğur demiş ki: "Bir müzik parçasının çok çok komplike olmasıyla da bir şey anlatılabilir, tersiyle de." Sanırım Pink Floyd'la ilkini doyururken, bunlarla da ikincisini doyuruyorum. Müziğin evrenselliği çok güzel yansıyor böyle anlarda. Müzik hayatımızla ne yapmamız gerektiği sorusuna verilebilecek en iyi cevaplardan biri. Çalanın sonunu beklemeye gerek yok, sonuçta ulaşılacak bir amaç yok; sonuç sessizlik. Ancak müzik insana ne katıyorsa çalarken katıyor; tıpkı yaşamda olduğu gibi sonuç ya da amaç ihtiyacı yok da, olan neyse, varlığının kendisi anlam katıyor.

Bin Hüzünlü Haz Üzerine Bir Methiye

II. Dünya Savaşı’ndan beri modern insanın, psikolojinin, toplumun, sanatın, kültürün, günlük hayatın, felsefenin, inançların eleştirisi onlarca farklı ağız tarafından, aynı şekilde yapılageliyor. İnsan yaşamının durdurulamaz görünen değişimi ya da “ilerleyişi” ve dönüştüğü şey, farklı coğrafyalarda, farklı zihinlerde insanları aynı şekilde vurup, aynı kaygılara düşürmekte. Varoluşçuların hayatın anlamıyla düştükleri sorgulama, Frankfurt Okulu’nun kültür eleştirisi, yeni düzene karşı sanatta postmodern tepkiler ve diğer tüm marjinal karşı çıkışlar, aslında ortak noktalara sahip. Postmodern bir romancı, absürd bir tiyatrocu ve eleştirel bir felsefeci, aynı hastalıktan dem vuruyor. Edebiyat, çoğunlukla bu sorun hissini en kuvvetli ileten araç. Akademik bir yazı analitik bir şekilde sorun olgusunu anlatmaya çalışırken bu sorunu hisseden başarılı bir edebiyatçının kitabı, aynı hissi okuyucuda uyandırabildiği ölçüde çok daha büyük bir etkide bulunur. İmgelem gücü yüksek, sembollerle kaplı edebiyatı bu kadar etkileyici kılan belki de bu. Kafka’da veya Sadık Hidayet’te kitabı bir kült haline getiren şey çoğunlukla kurgusunun ne kadar iyi kurulmuş olduğu veya sembollerin ne kadar zekice örüldüğü değil. Bu kitapları kült haline getiren, bu hastalık hissini, modern hayatın insan ruhunda bıraktığı “cüzam gibi” yaraları anlatmaktan öte okuyucunun içinde hissettirebilmeleri. İşte Bin Hüzünlü Haz’ın değeri de onun, yayınevlerini basmaktan çekindirecek denli karmaşık anlatımından ya da postmodernliğinden değil, insan ruhunun sıkıştığı modern dünyadaki çığlığını aktarma gücünden geliyor. Hasan Ali Toptaş kitabı “roman sanatı üstüne bir roman” olarak nitelese de, romanla ilgili “okuyucusunu arayan bir metnin hikayesi” dense de roman boyunca aranan temel figür “Alaaddin” herkesin kişisel yorumlayabileceği, daha derinlikli bir öğe olarak ortaya çıkıyor ve bir anlamda kitabın kapsama alanını genişletiyor.


Bin Hüzünlü Haz, postmodernizmin eleğinden geçmiş bir kitap. Geleneksel ve modern edebiyatta göreceğimiz yer, zaman, karakter birlikleri görünürlerde yok, takip edilebilir bir olay kurgusu yok. İçinde geçtiği, belirli kuralları olan bir dünya da yok. Öyle ki roman için genel bir atmosfer tanımlaması yapmak bile oldukça zor. Diyalog yok denecek kadar az, etkileşime giren karakterler yok denecek kadar az ve okuduktan sonra romanı özetlemek imkansız; mümkün olsa bile manasız, çünkü romanın özetlendiğinde bir anlama sahip olabilecek bir içeriği yok. Gene de bu, romanın postmodern bir anlamsızlık içinde kendi kendisini reddeden bir eser olduğu anlamına gelmiyor. Bin Hüzünlü Haz, romanın gücünün tüm bunların dışında, üzerinde bir yerde olduğunu kanıtlıyor defalarca. Kafkaesk yalnızlıklardan masalsı alemlere doğru tutarsız geçişler ve yalpalamalar içinde roman, birbirine uzak anlatıları topluyor, bir araya getiriyor ve tıpkı kendi içindeki şehir sahnesinde saraylar ve gökdelenlerin, yeniçeriler ve iş adamlarının üst üste binmesi gibi onları üst üste bindiriyor, aynı anda okuyucuya sunuyor. Bu kadar ağır bir işi tek başına yapamadığından okuyucuya tüm bu karmaşada yol bulmak gibi zor; fakat çabaya değecek bir görev bırakıyor.

Peki tüm bu karmaşada yolunu bulmaya çalışan okuyucunun eline ne geçecek? Kitabın her okuyucuya ayrıca vermesi gereken kişisel zevke, yaşattığı keşif duygusuna dokunmadan anlatılabilecek en zor şey bu olsa gerek. Tıpkı Sadık Hidayet’in varoluşçuluktan Hint mitolojisine uzanan bir düzleme açılan Kör Baykuş’u gibi Bin Hüzünlü Haz da her okuyucuya geniş bir düzlem sunuyor, anlamı okuyucunun yaratmasına izin veriyor. Ancak bunu yaparken hissettirmeden geçmediği bazı noktalar var. Bunlardan biri, en başta dendiği gibi modern hayatta insanın içinde kaldığı durum; bu durum metropolün pisliğinin gerçekçi bir betimlemesinden, ne istediğini bilemeyen insanların koşturduğu gerçeküstü rüya sahnelerine, modernliğin insan ruhuna karşı işlediği “suç”un, grotesk bir şekilde abartılarak günlük hayata aktarıldığı sahnelere dek pek çok şekilde gösteriliyor. Yer yer insanın ruhunu hapis alan modernliğin baskısı, metni de zaptederek anlatının arasına karışıyor, yazarın kelimelerinin arasından fışkırarak kendini okuyunun gözüne sokuyor ve okuyucuyu kendiyle yüzleştiriyor.



Fakat kitabın tek etkileyici yanının bu olduğunu söylemek de yetersiz olur. Anlatı ilerledikçe ve roman geleneksel anlatıdan koptukça; yani zaman, mekan ve karakter gibi kalıplar yıkılıp her şeyin kelimelerden oluştuğu bölümlere geçildikçe çarpıcılığını belirli bir olguya yöneltmek yerine okuyucunun gözleri önünden geçen etkileyici bir film gibi, bir akışa dönüşüyor. İçerikten çok anlatım okuyucuyu kendine bağlamaya başlıyor. Burada Hasan Ali Toptaş’ın yazar olarak engin hayal dünyası ve anlatım becerisi ön plana çıkıyor, ancak bu anlatı tarzının mutlak güzel olmadığını, kişisel zevke hitap eden estetik bir tarz olduğunu da unutmamak lazım.

Sonuçta kitap, kendini bu iki yönüyle de sınırlamıyor. Modernden, bunu simgeleyen metropolden kaçan insan ruhu, belki de kaçtığı yer olan gerçeküstü estetik bir anlatımın yanı sıra roman; içinden çıktığı Doğu kültürünü de kapsayarak padişahların, şehzadelerin, prenseslerin ve haramilerin masalsı dünyasına da atlıyor. Roman boyunca aranan Alaaddin, bir metropol serserisinden bir kaçak şehzadeye dönüşürken romanın içeriği, atmosferi, hatta bir noktaya kadar anlatımı da buna evriliyor ve masalsı gizemiyle okuyucuyu sarsıyor, ele geçiriyor. Ancak masalın çözümü gibi görünen olay, masalsı dünyanın dışında süren arayışın devam ettiği fark edilerek bir çözümsüzlük olduğu anda, roman içine girdiği bu masalsılıktan da çıkarak baştakinden de büyük bir kapsayıcılığa ulaşıyor.


Roman tarzdan tarza, atmosferden atmosfere atlarken, kendi içindeki kovalamaca sahnesinde olduğu gibi takip edilemeyecek şekilde sürüklenirken, okuyucuya önünde akan hızlı bir film şeridi etkisi yapıyor. Değindiği hiçbir şeyin tam olarak içine girmiyor; ama hiçbir zaman da tamamen bırakmıyor. Onu oluşturan farklı kültürel, eleştirel ve anlamsal düzlemlerin hepsini aynı anda yaşatıyor. Okuyucunun kendini tamamen çözmesini veya anlamasını beklemiyor, ona tek bir iş veriyor: kendini romana vermek, romanı takip etmek ve anlatının karmaşık yollarının sonunda, kayıp bir halde kaldığı noktada kaybolduğunu kabullenerek bir izlenim, son bir duyguyla ayrılmak. Romanı hakkıyla okuyan okuyucuya işte bu son his, izlenim kırıntısı kalıyor.

Modern Zamanlar, Gerçeklik Üstüne Bir Takım Boş Sözler

Halkım her zaman sosyal eleştiri yapmayı sevmiştir. Futbol izleyen her erkek 'Ebem bile daha iyi vurur ulan o topa!' benzeri cümleleri en az bir kere kurmuştur. Hanımlarımızın gözleri de çoğu zaman çevredeki hemcinslerini kollar. Kim "Ay şu soldan geçen kızı gördün mü, çantası ne çirkindi!" gibi bir cümle duymamıştır
ki ?


Evet, genelliyorum, tabi ki de herkes böyle değil, bu açık bir şey. Ancak gene de eleştirmeyi seven bir halkız, her ne kadar eleştirinin seviyesi değişse ve eleştirimiz genelde lafta kalsa da, edecek bir lafımız her zaman bulunur.



Ben de böyle kendimce, "yeni orta sınıf hayatı" adını koyduğum hayat tarzını eleştirmek için klavye başına oturduğumda, eleştirimin üstün körülüğünü ve öyle ulu orta ortaya atılmış olmasını, genel eleştiri huyumuzun bu olduğu mazeretiyle mazur göstermek istiyorum. Çünkü bu konuda dünyanın dört bir yanında ergen gençlerden "Nerede o eski bayramlar?" diyen ihtiyarlara, sembolizme gömülmüş modern yazarlardan her tezlerini bir dipnotla kanıtlayan akademsiyenlere kadar o kadar çok insan bir kelam etmiş ki, şimdi benim bu dediklerimin de büyük bir yeniliği yok. Üstelik sırf giriş için bile bu kadar gevezelik yaptıktan sonra devamında ne yazsam boş gibi görünüyor.



Ama boş yazmaktan korkmuyorum. Biraz da boş olmayı, boş yazmayı savunan bir zamanda yaşıyoruz çünkü. Demek istediğim o klasik "insanlık aptallaşıyor, nerede o eski operalar, bin sayfalık Dostoyevski romanları" tarzında bir boşlaşma değil, daha da yapısal bir değişiklik. Artık hayatın ana çekirdeğini yavaş yavaş sanal ağlar oluşturmaya başlarken, bu ağların hayatın çekirdeğine oturuyor olması, onlara başta kaynaklık etmiş olan gerçek hayatın önüne, hatta yerine geçmelerine yol açıyor. Böylece kaynak olarak öncesindeki gerçek hayatı işliyor olmasını beklediğimiz sanal ağlar artık bunun ötesine geçiyor ve kendi kendilerinin kaynağı haline gelerek sanallıktan kopup kendi içlerinde birer gerçeklik haline geliyorlar.



Evet, o baştaki üsluptan sonra ani bir yoğunlaşma oldu yazımda; ama artık ana fikri verdiğime göre bunu biraz daha açabilirim. Beni bu yazıyı yazmaya iten ve bu fikri bende oluşturan aslında oldukça basit bir olay. Her şey insanların birbirine çok yakın olmadığı bir arkadaş ortamında başlar. Yakın yaşlarda beşi kız dördü erkek dokuz genç bir akşam vakti parkta bir arada oturmaktadırlar. Sohbet edebilecek yakınlıkları, beraber az buçuk eğlenmişlikleri vardır. Böyle bir durumda hayatın normal akışı, kendi aralarında konuşmalarını, belki oyun oynamalarını, belki aralarından bazılarının duygusal yakınlaşmaya girmelerini gerektirir. Ancak olan bu değildir, çünkü hayatlarına etki eden iki güncel sanallık vardır; akıllı telefon ve Facebook. Normalde, bu sanallıkların gençlerin hayatına bekleyeceğimiz etkisi, birine bir mail ya da mesaj gelmesi halinde işini kolayca halledip kapatabilmesi, arkadaş ortamında eğlenilip ortam dağıldıktan sonra da olanların, yapılanların facebook'ta paylaşılmasıdır.



Fakat gençlerimizin ortamında olan bu değildir. Bunun yerine hepsi susmuş, ve akıllı telefonlarını çıkarmıştır. Hepsi facebook'a girmiştir. Arkadaş ortamında bir etkileşim olmaz, sosyallik yoktur ve gençler facebook'ta sosyalleşmektedir.



İşte sorun buradadır, normalde insanların arasındaki arkadaşlık ilişkisinin sanal ortama da aktarılarak daha ulaşılabilir olmasını sağlayan, insanların arasındaki gerçek ilişkileri sanallaştırmak amacıyla başlayan facebook artık gerçek dediğimiz hayatta bu ilişkilerin kurulmasını engellemekte, bunun yerine bu tarz ortamlarda bile kendisini gerçek ilişkilerin önüne geçirmektedir.






Arkadaş ortamında biraz daha ilerlediğimizde gençler arasındaki tek muhabbet konusunun facebook'ta sürmekte olan bir fotoğraf yorumlaşmasına dönüşmesi, bu yer değişikliğinin derinliğini göstermektedir. Artık gerçek dediğimiz ilişki facebook'taki olayları yansıtmaya başlamıştır. Böylece gerçek dediğimiz hayatın sanalı olan facebook yerine sanal olan facebook'un bir derece öte sanalı olan bir gerçek hayat oluşmaktadır.


Bu belki de bizi Baudrillard'ın yıllar önce öne sürdüğü Batı kültürüne yayılmakta olan simülakr kavramını gündeme getirmektedir. Simülakr, simüle ettiği bir orijinal gerçekliği kalmamış olandır, bu yanıyla artık gerçek kökeni kalmamış facebook'u da kapsayabilir. Tabi Baudrillard uzmanı falan olmadığım için bu konuda daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim; ama gerçeklikten bu kopuşla Baudrillard'ın teorisi arasındaki benzerlik de su götürmezdir.



Başka bir bakış açısı da Frankfurt Okulu'nca hayatın bir nesneye dönüşmesine yapılmış olan eleştirinin bu noktada tekrar gündeme getirilebileceğidir, çünkü bu kopuş aynı zamanda gerçek ilişkilerin facebook'un nesnesi haline gelmesi, dolayısıyla facebook'un ilişki kurdurtma yapısıyla doğrudan bağımlı hale gelmiş olmasıdır. Herkesin timeline'a bu kadar isyan etmesine şaşmamak gerek, facebook sosyallik üzerinde doğrudan bir otoritedir ve yapılan her değişiklik bireysel gerçekliklere dünya çapında etki etmektedir.



Tabi bu örneği sadece facebook'la sınırlandırmak gerekmez, benim çıkış noktam facebook olsa da ulaşılabilecek bir diğer güzel örnek de mizahta 9gag.com web sitesinin rolüdür.




9gag 2010 yılında kurulmuş bir site olsa da asıl popülerliğini 2011 sonlarına doğru yakalamıştır. Kuruluşunun 1.yılında, Aralık 2011'de, 40 milyon farklı kullanıcı tarafından 170 milyon kere ziyaret edilmiştir. Şu anda ziyaretçi ve sayfa gösterim sayısı bakımından dünya 261.si bir sitedir. Üstelik bu derecesine, dünyanın dört bir yanındaki ziyaretlerle ulaşmıştır. Sitenin ziyaretçiler listesi Almanya, ABD, Brezilya, Fransa, Meksika, Hindistan, Endonezya, Hollanda, Romanya, Malezya, Filipinler, İngiltere, Kanada, Türkiye, İspanya, Güney Afrika, Japonya, Singapur, Avustralya, Arjantin gibi pek çok farklı coğrafya ve kültüre ait ülkeyi kapsamaktadır. Temel ziyaretçi kitlesini büyük oranda 24 yaş altı ve bir parça 25-34 yaş arasının oluşturuyor olması, bu sitenin küresel anlamda yeni bir gençlik mizahını temsil ettiği düşüncesini akla getirir, gerçekten de mizah gibi kültüre büyük oranda bağlı bir alanda bu kadar küresel bir ziyaretçi profiline sahip olması, 9gag'in küresel bir gençlik kültürüne bağlı bir mizahı temsil ettiğini ve bunun da dünya çapında çok popüler olduğunu göstermektedir.



9gag mizahının içeriği tabi ki gerçek hayata dayanarak ortaya çıkmış ve hala bir oranda çıkıyor olsa da, gerçek hayatı sanallaştırarak başlayan 9gag mizahının da gerçek hayata ters yönlü bir etki yapmaya başlaması muhtemeldir. Öncelikle 9gag küresel bir mizah olduğu için sık sık gerçek hayattan koparak küresel olarak ulaşılabilen sanal kültür ürünlerine, meme'lere değinmektedir. Meme'ler gerçek hayattan çıkıp sanal fenomenlere dönüşmüş birer kültür parçacığıdır. Bunlar 9gag bağlamında, insanda beklendik bir tepkiyi üreten espri kalıpları halinde karşımıza çıkarlar. Sıklıkla bir filmden alınmış bir kare ve ünlü bir kalıp repliğin içeriğinin değiştirilmesi esasına dayanırlar. Ancak bu şekilde bir espri bir meme'e dönüştükten sonra kullanıcıyı asıl güldüren mizahın asıl kaynağı, meme'in içindeki esprilerden çok meme'in kendisi haline gelir. Benzeri bir şey, bilgisayar çizimi çöp adamlardan oluşan ragecomic'ler için de söylenebilir, bunlar da normalde arkadaşınıza sözlü anlatacağınız komik bir olayın kalıp çizimlerle aktarılmasıdır. İnternette olayın direkt paylaşılması bir popülerlik yaratmazken artık olayı ragecomic kalıbı içinde görmek onu mizah haline getirmektedir. 9gag'in hayata işlemesi süreci de insanların gerçek hayatlarındaki mizahı da meme kalıplarıyla düşünmeye başlamasıyla gelinen noktadır. Böylece günlük hayattan kaynak almış sanal mizah günlük hayattaki mizahın kaynağı haline gelerek günlük hayatımızdaki mizahı sanallaştırmaya başlamıştır.




9gag'le ilgili dikkat çeken bir başka durum da 9gag'e yapılan ziyaretlerin %26'sının facebook üzerinden yapılmış olması durumudur. (ikinci sırada %6 ile google) Aynı şekilde 9gag'den sonra en çok girilen site de %22 ile facebook'tur (ikinci sırada %7 ile youtube). Buradan bu iki sanallığın birbiriyle bağlantılı geliştiğini görebiliriz. Yani artık arkadaşınıza komik bir olay anlatmak yerine 9gag'deki komik bir ragecomic'i facebook üzerinden paylaşmak daha popülerleşmektedir. Tabi ki bu teknolojinin getirdiği araçsal bir değişim olarak yorumlanabilir; tıpkı telefonun ilk ortaya çıkışında arkadaşlara komik bir olayı mektup yerine telefonda anlatmak gibi; ancak burada değişimi farklı kılan artık sanal olanın kaynağı olan gerçekliği yok edip onun yerini alması, gerçeklik kavramını ortadan kaldırarak kaynaksız bir gerçekliğe dönüşmesidir.


Bunun ne gibi etkileri olabilir, göreceğiz...

kaynak: 
knowyourmeme.com
alexa.com

Bir Yardım Çığlığı- İlk Kelam

İşte yerimden kalkıyorum. Müzik çınlıyor damarlarımda ve her bir gözeneğimden dışarı düşmanlarımı püskürtüyor, ürpertiyor beni; terliyorum… Sana koşmak istiyorum, yetişmek. Koşmak dediğin ne ki, süzülmek istiyorum, senin kadar yavaş… Beni fırlatırcasına sürükleyen şu trende, değerini göremeden akan görüntülerde koşuyorum. Ben sürekli koşuyorum, kafamın içindesin. Kanım sana akıyor terlerken, müzik damarlarımda çınlıyor. Çocukluğumu süsleyen motifler birer canavar olmuş, camlara çarpa çarpa uçuyorlar. Raylar kâbustan farksız, bulutlar düşersem ölemeyeceğim kadar yüksek ve mahallenin delisi her zamanki yerinde oturuyor, ben ne oluyorum? Sonra insanlardan da koşuyorum, sürekli, daha uzağa…



Gaza basmalıyım ve uzaklaşmalıyım, bagajda bir daktilom var şimdi, mutlu muyum? Kanım sana akıyor, şeritler yolda akıyor giderken… Şeritler bile sana akıyor, bense hala gaza basıyorum ve dahi bir yandan da koşuyorum, sana yetişmek amacım, geriye koşuyorum… Ama hayır, geri geri giden araba, kim bilir ne zaman geri vitese taktım ve unuttum değiştirmeyi; bak! Şeritler ters yöne akıyor, kanım bocalıyor damarlarımda… Hata bir yerlerde olmalı, torpido gözünde kaybolup gitmiş artık. Kanım kokmuyor, benzin kokmuyor ve radyo çalışmıyor. Motoru kapatmış olmalıyım bir yerlerde, el frenini çekmiş olmalıyım, araba gitmiyor… Ama şeritler, onlar gene de sana akıyorlar, kanım kaynıyor bu sefer, sinyal vermeyi unutmuş olmalıyım, lakin işler tıkırında be moruk. Hata bir yerlerde olmalı, arka koltuktaki mutlu geceyi hatırlıyor musun, düşürmüşsün herhalde, hayır mı? Hatırlamıyorsun, o gece bir ara kapıları kilitlemiş olmalıyım, sen dışarıdayken evet, karlara basa basa, bulutlara baka baka giderken… Oysa sana söylemiştim, orada mahallenin delisi vardı ve gitme demiştim, hatırlıyor musun, arabadan inerken. Hayır, o gece arabama hiç binmemiş olmalısın, yanından bile geçmemiştin, ama mahallenin delisi, ona gitmiştin. Bulutlara baktık ikimiz de ve gözlerimiz kamaştı, sen kim bilir ne düşünüyordun, bense düşersem ölüp ölmeyeceğimi… Sanırım o gece düşmüş olmalıyım, sen gittikten sonra (ama ne zaman gelmiştin ki zaten)… Korktuğum gibi, bulutlar düşersem ölemeyeceğim kadar yüksekti ve mahallenin delisi oradaydı, sen de oradaydın ve ben arabanın kapılarını kilitleyip trene o gece binmiştim, raylar kâbustan farksızdı. Torpido gözünde unuttuğum o gece, önemliydi.

Şefkatle bakıyorum şimdi cebime, yazacağım harflerin zaten önemi yok, benzine ayırdığım paranın da, özgürlüğün fiyatını boş verdim gitti. Ben ne yaparsam yapayım şeritler sana akacak, kanım kaynayacak ve raylarla dolu kâbuslardan terleyerek uyanacağım ve dehşet geçmeyecek, tüm gün nereye gittiğimi soracağım… Planlar yapıp romanlar yazacağım kafamda, dünyayı kurtaracağım aklımca ve ne olacak, bir kâbus daha ve bir tane kâbus daha ve daha kâbus bitmeyecek, uyanmak kâbus olacak bana, çünkü senin arkandan ancak rüyalarımda gaza basabileceğim. Benzine ayırdığım paranın haddi hesabı yok, ama sadece rüyalarımda benzin alabileceğim ve uyandığımda ne param, ne sen, ne de arabam olacak, bir daktiloya bile hayır diyen gündüz vaktinin gaddarlığı yoracak beni, geceleriyse gaza bastıkça akan şeritler…


En çok neden korkuyorum biliyor musun? Bir gün bir arabamın olmasından, ve bir gün sana çarpmaktan, bir gün gerçekten motoru kapalı unutmaktan korkuyorum, bir gün arabamın yanından geçmenden… Hele bulutlara bakarsan ne yaparım bilmiyorum… Torpido gözünde kaybettiğim şeyin ne olduğunu öğrenmekten korkuyorum, içine girdiğim şu gümüş kasadan bir çıkarsam, göreceklerimden korkuyorum. Gümüş kasanın içinde ölüp gitmekten korkuyorum ve trenlerden korkuyorum, asla durmamalarından korkuyorum… Ağır ağır, kararlı ilerleyişlerinden korkuyorum ve hatta trenleri bir gün gümüş rengine boyamalarından korkuyorum. Trenlerin şifreleri olsa ne yapardım korkuyorum… Mahallenin delisinin ağlamasından korkuyorum, onun beyaz entarisinden ve sakallarından… Sonra sizlerden korkuyorum, senden çok diğerlerinden, ama senden de korkuyorum. Korkunun sebebi belirsizliktir, insan bilmediğinden korkar diyenlerden korkuyorum, çünkü en çok korktuğum şey bilmek. Gündüz bindiğim treni, her köşesini ezberlediğim şu gümüş kasayı, gece rüyalarımda bastığım gaz pedalını ve boşluğa akan şeritleri görüyorum, biliyorum ve korkuyorum, veni, vidi sed timeo!



Sonuçta her şey aynı çıkmazda toplanıyor, yazdıklarımı okuyup beğenmeseler, yarın benim rüyalarımı görüp beni tımarhaneye tıksalar, yarın seni görüp bana gülseler ve hatta bana bakıp sana gülseler… Başka ne düşünebilirim zaten, günler uzun, olasılıklar çok, artık durmalıyım.



Bir anda donduruyorum, müzik susuyor, kanım buz kesiyor, şeritler sabitleşiyor ve raylar donuyor. Mahallenin delisi artık ağlamıyor, bulutlar katılaşıyor, düşüp de ölmüyorlar, saç tellerin taş kesiyor(ne derseniz deyin/heykellerin saçı yoktur), fırtına susuyor ve tren duruyor ilk defa. Gümüş kasanın kapağı aralık, içeri karanlık sızıyor, heyecandan boğuluyor kalbim ve mutlak sessizliğe ulaşıyor, parmaklarıma kan gitmiyor ve yazmayı kesiyorum.

24 Ağustos 2012 Cuma

Bir Yardım Çığlığı- İkinci Kelam



Seni ilk gördüğüm günü düşünüyorum şimdi de; yürümeyi ilk öğrendiğim zamanları... Bir yanda beni her gün gidiş-dönüş bindirdikleri tren, bir yanda iki koltuk arasında bulup da cebime sakladığım walkman, bir yanda camda akıp gittiği gördüğüm raylar. Sonra garın kapısının orada, fırıncıya yakın kaldırımda oturan mahallenin delisini hatırlıyorum. Gece karanlığında şehrin ışığını yansıtan bulutları da hatırlıyorum. Trenin tüm hızı yüzünden, ben daha değerini anlayamadan akıp giden tüm diğer görüntülere inat, akıp gitmeyen, durup durup izlediğim bulutları hatırlıyorum. Fırından ekmek alırken bir ucunu kopartıp yediğimi hatırlıyorum, fırıncının diğer ucunu kopartıp deliye verdiğini hatırlıyorum sonra da. “O ekmeği sana bütün olarak getirmek isterdim.” “Hep o delinin yüzünden.” Anne! Annemi hatırlıyorum. Ne kadar da net, o ekmeği ona tam olarak götürebilmek, seni görmeden önceki amacım buydu. Rüyalarımda elimde bir ekmekle koşardım. O zamanlar bir arabanın ne demek olduğunu bilmezdim. Sadece bir treni tahayyül edebilirdim, hep aynı yerde binersin ve hep aynı yerde inersin. Bir hareket aracı değildi tren, sinemaya bir kapıdan girer gibi girerdim, camda yansıyan filmi izlerdim ve sinemanın arka kapısından başka bir sokağa çıktığımda olduğu gibi, başka bir sokağa çıkardım. O zamanlar çocukları arabaya bindirmezlerdi, çok tehlikeli olduğunu söylerlerdi. İnsanları arabalara bindirirseniz, birbirlerine çarparlar ve çarpmak kötüdür! Ondan sonra, kimin yanında olmak istesem, kaçtım! Çarpmaktan korktum hep, seni görene kadar, ama sana çarpmaktan bile korktum. Her gün, sekiz saat, bizi beraber bir kasaya oturturlardı, kırk kişi bir kasada... Belki de bu yüzden oturmaya alıştım o zamanlar. Rahat kasamda oturup, çevremdekilere çarpmamak için çizilmiş raylardan çıkmayarak yalnız beklemeye alıştım… Korkularımı büyüttüm. Alışmıştım… Öyle alışmıştım ki unutmaya başladım. Dünü ve yarını unuttum önce. Yürüdüğüm yolları unuttum. Yanımdakileri unuttum,  isimlerini birer birer. Hiçbir zaman öğrenmediğim kadar yaşamayı unuttum. Karanlıklara çekildim yavaşça, görmeyi unuttum ve bir gün, gümüş kapısını açıp eve girdiğimi gördüğüm son bir andan sonra, kendimi unuttum.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bir Yardım Çığlığı- Üçüncü Kelam



Korna sesi beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma,  üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir şeyler geçiriyorum, ismini bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul edilebilir olması diyorum fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst üste, iyice kasarak. Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan bir şarkıcı gibi duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke… Birbirlerine karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor, yüzüm yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla eşleştirmeye çalışıyorum, olmuyor…

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları, sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum, şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…

Korna sesi beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime…

Sesim koridorda yankılanıyor, korkuyorum, bu sefer çok korkuyorum. Kendi kendime belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağıracakken boğazım tıkanıyor, kendi sesimin yankısını duyup duyup duruyorum. Nefret dolu, o kadar nefret dolu ki, kendimden korkuyorum şimdi, ya bir arabam varsa?

Saflığıma şaşıyorum, işte busun diyorum kendime. Dolabı açıp ne istersem onu giyiyorum bugün, uzun süre sonra hissettiğim ilk duygu olan korkunun ifadesini takınıyorum suratıma, nefretimden korkuyorum. Sonra beklemeye başlıyorum. Gümüş kasadan daha beter şimdi durduğum yer. Ya başından beri bir arabam olduysa ve ben trenleri boş yere beklediysem?

Bir anda durumumun çaresizliğiyle yüzleşiyorum dikildiğim yerde. Kurduğum metaforun saçmalığını görüyorum, ben aslında ne bir yere gidiyorum, ne de bir yerden geliyorum. Korkuyla cama koşuyor, perdeleri açıyorum. Camı kaplamış donukluğu kazımak için paslı bir bıçak buluyorum, donukluğu kazıyorum. Bir bezi ıslatıp camları siliyorum, tırnaklarımla kazıyorum CAMI YUMRUKLUYORUM, bir şey olmuyor. Aynı donukluk, aynı pus. Burası hala o ev, şehrin orta yerinde bir apartman dairesi, ama işte, hiçbir yerdeyim, hiçkimseyim ve kasamdan da çıkmışım artık. Gözlerimin beni kurtaramadığı bu felaketten beni kulaklarımın kurtarmasını umuyorum, bir korna sesini daha bekliyorum. Ellili yılların Amerikan arabalarında olan o neşeli, patavatsız ve çınlayan korna, onu bekliyorum. Ses gelmiyor, gittikçe yoruluyorum, neden diye sormuyorum kendime, sadece yoruluyorum. Korna sesinin gelmeyeceğini sanki derinlerde biliyorum da, yanılmanın o kutsal hazzını arzuluyorum. Yankılanmasından korktuğum sesimi bir kez daha gömüyorum, korkudan yorulan yüzümü gevşetiyorum ve ilk defa olsun etrafıma bakınıyorum.

Camdan içeri güneş giriyor, işte yan apartmanın duvarı görünüyor. Güzel bir gün olmalı, dışarıdan egzoz homurtuları, işportacıların bağırtıları ve evin yanındaki gardan gelen çan sesleri eve doluyor. Terlemiş olduğumu fark ediyorum. Koltuğa yığılıp kumandaya yapışıyorum, çılgınca düğmelere basarken kahkaha attım sanıyorum, ama ekranda yansımamı görüyorum, hala aynı surat. Şaşıp kalıyorum bu duruma, ben, koskoca ben tüm çevremi değiştirip bu güzel günde bu güzel evi yaratmışken, yüzümü neden değiştiremiyorum, terlemeyi neden engelleyemiyorum? O anda Tanrıya inanmaya başlıyorum, yüzümü şekillendiren Tanrı, bir bildiği olmalı diyorum ve kumandayla sevişiyoruz çılgınca, salonun arkadaki koltuğunda. Kapıyı kilitliyorum, eve kimse girmesin diye ve bulutsuz gökyüzüne bakıyorum, yakındaki garda rayları söken işçileri görüyorum, ve mahallenin delisini arabaya bindiren polisleri görüyorum. Tüm kaslarım biraz daha gevşiyor. Kumandayı bir kenara koyuyorum, sevişme sonrası yorgunluğumla bir sigara daha yakıyorum, gittikçe daha da gevşiyorum, koltuğa gömüldükçe gömülüyorum. Durumum üzerine düşünmeye çalışıp da beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında, sürünüyorum, içgüdülerimin beni ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha beni yönlendiriyor ve gördüğüm son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı çekiyorum.

Korna sesi beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma,  üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir şeyler geçiriyorum, ismini bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul edilebilir olması diyorum fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst üste, iyice kasarak. Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan bir şarkıcı gibi duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke… Birbirlerine karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor, yüzüm yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla eşleştirmeye çalışıyorum, olmuyor…

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları, sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum, şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…

Korna sesi beni kendime getiriyor kasadan koşarak uzaklaşıyorum,  durmaksızın koşuyorum, bir cama çarparak duruyorum. Cam, puslu cam, donuklarla kaplı cam çatlıyor orta yerinden, aradan dışarısı görünüyor; bir tipi. Sadece tipi ve karla kaplı ölü ağaçlar görünüyor. Dönüp de kasaya bakmaya korkuyorum, ya da utanıyorum demeliyim. Ne yapacağımı hiçbir şekilde bilmiyorum gene, farksız bir durumdayım. Üçüncü korna sesini bekliyorum artık, o kasaya bir daha girmeyeceğimi biliyorum, camdan içeri girecek bir güneş kalmadığını biliyorum… Salonun arkasındaki eski koltukta duran kumandayı görüyorum sonra, hüzünlü ama alaycı bir gülümsemeyle bakıyor bana; aynı karşılığı veriyorum. Derinlerden gelen müziğin ritmi ne kadar yavaşlamış… İkinci defa dönüp etrafıma bakıyorum, evet, burası daracık ve pis bir yer, evet içerdeki tüm eşyaların çöpten farkı yok ve üzerimdeki kumaşlar, parlaklıklarının altında yırtıklar. Artık bunların hiçbiri ilk günahımı örtmeye yetmiyor. Saklanamayacağımı biliyorum uzun süre, mahallenin delisini alıp götüren polisi beklemeye başlıyorum.

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü paslanmış banyoma. Puslu aynaya bakıyorum korkuyla ve islerin arasından sakalı çıkmış bir deli sırıtıyor bana, kırışmış suratı derinden hüzünlü. Mahallenin delisini görüyorum, daha doğrusu kendimi, yıllardır bakmadığım çehremi ve neden nefret ettiğimi anlıyorum. Koşarak salona dönüyorum, aklımda uçuşan onlarca fikir var. Üstü kazıyamadığım donuklarla kaplı cama bakıyorum, haince bir gülümsemeyle kahkahalar atıyorum, ekrandaki yansımam, onaylayan küçük bir gülümseme veriyor bana. Sonra öfkeyle kasaya bakıyorum, yansımam da kaşlarını çatıyor. İkisi arasında kurulan bağlantıyı onlar da anlıyor, kasanın kapağı öfkeyle kapanıyor ve kilitleniyor, artık oraya girmeyeceğim. Pencerenin kulpları kilitleniyorlar, beni korkutabileceklerini sanıyorlar, ama onlara izin veremem. Kasaya yükleniyorum. Ağır, yılların ağırlığı birikmiş olmalı içinde, yıllardır biriken dışkılar çürütmüş olmalı onu, gene de yükleniyorum ve yavaşça kaldırıyorum. Donuk cama bakıyorum. Hızla fırlatıyorum kasayı, süzüldüğünü görüyor, memnuniyetle sonucu bekliyorum. Gümüşün gümüşe çarpmasından duyulan ses geliyor, çam ve kasa aynı anda parçalanıyor, tuzla buz oluyor ve yok oluyorlar. Dışarıdaki tipi tüm azametliyle içeriye doluyor ve salon yıllar sonra buz kesiyor, kumandanın arka koltukta donduğunu görüyorum, ekranın çatladığını görüyorum ve içinden çıkan kurtçukların kara battığını görüyorum. Benim için bir önemi yok. Heyecanımdan soğuğu hissetmiyorum. Başka şeyleri de kırmam gerektiğini düşünüyorum. Etrafıma bakıyorum, donuk kumandayı mı, ekransız televizyonu mu yoksa arka koltuğu mu kırmalıyım diye sorarken kendime, sakalımın donduğunu görüyorum. Karla kaplanmaktan korkuyorum bu sefer, televizyonu içten yiyip bitirirken özgür kaldıkları ilk anda karın içinde bir heykel gibi hapsolan kurtçukları düşünüyorum. Kaderim bu olmamalı, donmamalıyım.

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü paslanmış banyoma. Kapıyı sıkıca arkamdan kapatıyorum karın gelmemesi için. Sonra kararımı hatırlıyorum, hiçbir kapıyı kapatmama kararımı ve banyonun kapısını açıyorum ve soğuğa rağmen gülümseyebiliyorum. Lavaboya dönüyorum. Üzeri kat kat tozla kaplanmış sağ musluğa bakıyorum, yıllardır dokunmadığım. Karlar buraya da dolarken, o musluğu açıyorum. En ufak dokunuşumda durdurulamaz bir şekilde fışkırıyor. Kan, idrar, parçalanmış dışkı, sperm, ter, gözyaşı ve ne olduğunu anlayamadığım sıvılar lavabodan taşıyor, üzerime sıçrıyor, karla karışıp banyonun ortasına doluyor. Kanın yoğunluğu beni korkutuyor, banyonun ortasında öyle kalakalıyorum Binbir güçlükle karlara bata bata banyodan çıkıyorum, ev zıvandan çıkmış. İğrenç sıvı, benden önce her yere yayılıyor, her adımda üstümden damlıyor, kıyafetlerimi parçalıyor. Rüzgârdan kapılar çarpmaya başlıyor ve yıllardır bastırdığım tüm sesleri bir anda bağırıyorum. Hiç açmadığım bir musluğu açıyorum boğazımda ve ilk dokunuşta fışkırıyor. Aşk, acı, mutluluk, sadakat, sevgi, nefret, kaçış, sinsilik, ihanet, hüzün, keder, öldürme isteği, anne sevgisi, bastırılmış ensest duygusu ve adlandıramadığım duyguların çığlıkları bir anda yayılıyor, ağzımdan taşıyor ve tüm evde yankılanmaya başlıyor. İğrenç sıvı ve iğrenç gürültü evi yaşanmaz bir hale getiriyor, salona yaklaştıkça yorulduğumu ve üşüdüğümü hissediyorum. Yorgunluktan oturacak koltuğumu arıyorum, karların arasında bulamıyorum, sarılacak kumandamı göremiyorum. Korkuyla kapıya koşuyorum. Onu zamanında kilitlediğim gibi açmak ve son enerjimle bu evden çıkmak istiyorum. Kilidi çeviremiyorum, şifreyi hatırlamıyorum. Gümüş kapı geçit vermiyor. Korkuyla, nefretle salona koşuyorum gene. Enerjimin son parçasını harcıyorum. Durumum üzerine düşünmeye çalışıp da beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında, sürünüyorum, içgüdülerimin beni ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha beni yönlendiriyor ve gördüğüm son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı çekiyorum.

Ayağım boşa sallanıyor ve cansız bir külçe gibi yere düşüyor. Gözlerimi araladığımda huzurlu gümüşü göremiyorum. Kar taneleri gözlerimi ve diğer uzuvlarımı yakıyor. Acıdan terliyorum, terleyerek kardan kurtulmaya çalışıyorum. Ter, her bir gözeneğimden dışarı düşmanlarımı püskürtüyor, ruhumun bedenimden uçtuğu gibi saçma bir düşünceye kapılıyorum, düşüncelerimi uzaktan izlemeye başlıyorum, eğlenceli olacağını umarak. Karla kaplanıyorlar onları göremez oluyorum. Sadece karla kaplı sonsuz bir ovayı düşünüyorum, görüyorum düşüncelerimin arasında. Geri kalan her şey karla kaplanırken ortada o kasayı görüyorum, yaklaşıp kapağını açıyor, içine giriyorum. Kasanın kapağını dışarıdan kapatıyorlar, üzerini karlar örterken, son tapınma seslerini de duyuyorum. Uzaktan bakıyorlar, içinde oldukları kasaya kar dolmasından korktukları için son tapınma seslerini çıkarıyorlar. Onlara acımak istiyorum. Korkmaları gerekenin kar değil kasa olduğunu söylemek istiyorum. Tam doğrulacakken, korna sesini duyuyorum. Cenin pozisyonuna girip kasanın içindeki bu sıvıya gömüyorum kendimi, düşüncelerimin tümü silinirken mutlu bir bebeğin gözlerini açması gibi kapatıyorum gözlerimi.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir Yardım Çığlığı- Dördüncü Kelam


Sonra aradan aylar geçmiş olur. Ana karakterimiz eskisinden de büyük bir gümüş kasaya kapatmıştır kendini. Ya da sen okuyucum, artık simgesel bir değeri kalmamış bu metafordan kurtulmak istiyorsan şöyle diyelim: korunaklı ve sınırlı rahat bir hayatı sürdürmüştür, belki de bir tabut sembolü olan kasanın deyimiyle ölü gibi, ot gibi yaşıyordur ya da kasayı anne rahmi gibi gördüysen anne rahmindeki bir bebek kadar huzurludur; fakat şu kesin, değişmiştir. Öyle ki toprağa gömüp çürüttüklerinin arasında bu yazı da vardır. Aylardır hayal kurmamıştır mesela, aylardır bir daktilosu olduğunu hayal etmemiştir. Aylardır binmediği trenlerin penceresinden bakmamıştır. Bir anlamıyla susmuş, bir anlamıyla dinlemeyi kesmiştir hayatı. Ana karakterimizin hayatındaki bu değişim o dereceye varmıştır ki, artık senli benli yazmaya bile tenezzül etmemektedir. Beklentisi nedir? Eski hayal kırıklıkları ne olmuştur? Şizofrenik benliğini ne durdurmuştur? Kendisi de bunları sormamaktadır okuyucum, kendisi de sormamaktadır… Artık onun hayatı burada yazılmaya gerek olmayan bir orta sınıf hayatıdır, bir şehir hayatıdır, bir çalışan hayatıdır, bir modern hayattır. Bunu o kadar çok yazar yazmıştır ki, bunları okuya okuya bu hayata alışmıştır ana karakterimiz. Merak etme, o hala başlarda sezdirdiği gibi “entel” birisidir. Bir adam olduğunu söylemiş miydi? Yüzüne jilet vuran bir kız düşünülemez değil mi okuyucum? Hala o kitaplarını okumakta, hala marjinal grupların müziğini dinlemekte, hala anadolunun sefil mola yerlerinde Fransızca Gazeteler okumaktadır. Hala bir köylüye şefkatle bakıp yeri geldiğinde “Ahmet Kaya da büyük adamdı” demekte, çiğköfte yoğurup Zeki Müren eşliğinde rakı yudumlamakta ve kendini mükemmel bir karışım olarak görmekte. Peki ne değişti o zaman diye sormalısın, sormuyorsan okumamalısın onu. Çünkü o okunmayı hiçbir zaman istemedi, fakat düzgün okumayanları da reddedecek bir egoya sahip. Peki sen bunu bilebilir miydin? Şu ana kadar sana ne anlattı ki kendisi hakkında? Arkasına saklandığı sembolizminin içi boş edebiyat olduğunu gördük okuyucum, o kasasına girdi ve mutluluğu buldu. Sana çıkmanı öğütlediği o kasanın en rahat sakini o şimdi. Peki sen, sen o kadar rahat mısın? Her sabah paslı musluklar çevirip ağzına iğrenç kıllı sopalar sokmuyor musun? Arabanla düştüğün yollarda arabanın tüm özgürlüğünü yok eden bir sıkışık trafik içinde trenden de beter halde değil misin? Ve duyguların gerektirdiklerini unutmuyor musun?

Merak etme okuyucum. Sana bunu anlatan ana karakter, emin ol sana tersini de gösterecektir. Hele yazabilecek enerjiyi bir toplasın, neler neler anlatacaktır. Bir yazar olacaktır belki de… Kendi hayatında anlatmaya değer ne varsa yok ettikten sonra, anlatmaya değer şeyleri hayatında değil de yazdıklarında keşfedecektir. Sen de onun bu hayallerine kaptıracaksın kendini. Artık böyle, kasa dışında bize hayat yoksa, içeride kendi dünyamızı kurarız. Hayat budur sevgili okuyucum. Ben, annemin karnından fırlamış ben, kayıp gezen ben, yaşamayı deneyen ben, bunu başaramadım. Başaramadığımı sandım. Emin ol, başarılmamış hayatları anlatmak çok daha kolaydır, ve ben hayatımı anlattım. Ne zaman ki başarısızlıklarım tükendi, anlatım da bitti. Artık benim isyanım modernliğe isyandır, baskıya isyandır, kalıplara isyandır ve sonuçta anlatılacak bir isyan değildir. Artık ben susmalıyım sevgili okuyucum, artık ben susmalıyım ve benim anlattıklarım konuşmalı. Asıl isyanı olan onlardır. Asıl kasaya sıkışmış olanlar ve asıl kaçacak yeri olmayanlar… Çünkü sen okuyucum, kasadan çıkamazsın; merak etme.