İşte yeni dünya düzeninde insanların kimliklerini neye göre oluşturacakları konusunu ele aldığım konuşmam:
27 Ağustos 2012 Pazartesi
TEDxReset 2012 Konuşmam
2 Şubat 2012 tarihinde Türkiye'ye TEDx'i getirmiş olan TEDx Reset'in 2. konferansında konuşmacı olma şansını elde eden üç lise öğrencisinden biriydim. Böyle bir konferansta sahneye çıkan ilk liseliler olarak gayet heyecanlıydık; ama hem kendi konuşmam, hem de arkadaşlarım Berkay Üstün ve Enver Utku Batur'un konuşmaları açısından oldukça başarılı bir konferanstı.
İşte yeni dünya düzeninde insanların kimliklerini neye göre oluşturacakları konusunu ele aldığım konuşmam:
İşte yeni dünya düzeninde insanların kimliklerini neye göre oluşturacakları konusunu ele aldığım konuşmam:
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Frankfurt Okulu'nun Kültür Eleştirisi ve Yeni Orta Sınıf Hayatı
Bundan birkaç yıl önce yazmış olduğum bir yazı, çıkış noktam Adorno ve Horkheimer'ın kitapları olsa da bu yazıda değindiğim konuları daha sonra Ritzer'in McDonaldlaşma kavramı ve Baudrillard'da da gördüm. Şu anda bu konuyla ilgili daha geniş bir algım olsa da hala fikirlerimin temelini bunlar oluşturuyor ve başarılı bulduğum bir yazı, uzunluk için kusura bakmayın...

Sistemin bireyi dönüştürdüğünü söylemiştim; ancak burada bu dönüşümün yolunu ve sonuçlarını ortaya çıkarmak için bireyin neye dönüştüğünü belirtmek gerekiyor. Bu değişimi iki farklı açıdan incelemek mümkündür: bireylerin tek tip hale getirilmesi ve bireylerin özne konumundan nesne konumuna geçmesi. Aslında bu ikisi çok farklı değildir. Daha doğru bir açıklama, birincisini ikincisinin yolu olarak göstermek olabilir; ama bu ikisi arasındaki ilişkinin daha çok bir döngü olduğunu söylemek daha doğru olacaktır: nesne haline gelen bireyler birbirine daha kolay benzemekte ve birbirine benzeyen bireyler nesne haline gelmektedirler. Dolayısıyla bu ilişkiyi açıklamak için önce özne-nesne ayırımını yapmak gerekir.
Fast food ayrıca üretim ve tüketim aşamalarında insani olan her şeyi de yok etmektedir. Yaratıcı aktivite gerektiren hiçbir şey yoktur onun üretiminde. Yoğun uzmanlaşma gereği yaratıcı aktiviteyi sırf bunun için eğitilmiş uzmanlar yapar, ironik olarak onlar eğitimleri gereği yaratıcı olamazlar, olmamalıdırlar çünkü yaratıcı aktivitenin de artık standartları vardır. Bu sayede aslında tüm fast food’lar aynıdır ve standarttır. Hazırlanmasında da kesin kurallar ve standartlar vardır, bunların dışına çıkılmaz. Olabildiğince hızlı üretilir, acele içerisinde satılır ve onu istediği gibi tüketebilecek tüketici de onu bir aceleyle tüketir, hemen bitirir ve bir anda sistemin “vakit nakittir” ilkesine uyarak acele ile oradan ayrılır. Tüketici ile üretici arasında hiçbir ilişkiye izin ve zaman yoktur. Bunu yapma özgürlüğü olmasına rağmen tüketici de bu kuralı bozmaz. Bunun yanında tüketiciler özgürdürler, “Ben McChicken alacağım”, veya “Hayır, ben Burger King’den yerim, bir Whopper.” Bu bize sahte özgürlüğü gösterir. Yedikleri şey gerek tat, gerek görünüş olarak çok benzer, anlam ve değer olarak da sistem için tamamen aynıdır; ama onlar artık farklıdırlar ve istediklerini seçmekte özgürdürler.
Duygu
dünyamız ve ilişkilerimizi belirleyen illüzyonları da sinema yaratır.
Aşklarımız sinemadaki ve romanlardaki aşkların kopyasıdır; genç kızlar
Twilight-Alacakaranlık romanındaki yakışıklı ve cesur cinsel sembol olarak
Edward’ı arzulamaktadırlar. Sinir bozucu patron ve yaratıcı fikirleri olan genç
çalışan arasındaki ilişkiyi de filmlerde buluruz. Cesaret, onur, şeref gibi
kavramlar insanlar arasındaki vahşeti yücelten savaş filmlerindeki şiddette
görünür. Şiddeti uygulayan başkahramanın tarafı değilken, bu vahşettir. Oysa
başkahramanının havaya uçurduğu bedenler, kestiği kafalar onurdur ve
yüceltilmiştir. Persler öcüyken Spartalılar kahramandır. Suçlu, ajanı vurduğu
zaman bir canavardır; ama ajan suçluyu vurduğunda, cesur olmuştur. Filmler
genellikle izleyicinin başkahramanın yerine konmasıyla oluşturulduğu için
böylece baş kahramanın filmin başında maruz kaldığı şiddet meşrulaştırılmıştır,
tabi filmin sonunda onun da şiddet uygulaması koşuluyla. Bu sayede sistemin
birey üstünde uygulamış olduğu her türlü baskı da meşrulaştırılmış olur, bireye
de diğer bireylere şiddet uygulama hakkı vererek.
Üstelik bu olaylar devlet baskısını da meşrulaştırmıştır. Devlet tekrar kontrol yetkilerine sahip olmuştur. Devlet vatandaşlarını dinlemeye, gözlemeye başlar. Halk üzerinde ise devletin herkesi her an dinlediği korkusu oluşturulduğunda artık devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yoktur. Korku, bireyi sisteme karşı gelmekten alıkoyar, bu sayede muhalefet gerektiğinden fazla büyümez, ancak sunulan muhalefet düzeyi de sokaktaki anarşist gence; attığı, polisin kalkanından sekip yere düşecek taşın bir değişim yaratacağı umudunu verir. Umut ve korku pek çok baskıcı sistemde iyi bir şekilde kullanılan bir dinamiktir.
Ekonomik
olarak alt sınıflardaki toplulukları aynılaştırmak ve nesne haline getirmek ise
daha da kolaydır. Onlar zaten maddi olarak farklılaşmalarını sağlayacak ve
çevrelerindeki dünyayı etkilemelerini mümkün kılacak maddi güçten ve
potansiyelden, sistem yüzünden yoksundurlar. Yiyebilecekleri yemek bellidir.
Müzik dinleme lükslerini ise ya zaten tüm radyolarda çalan popüler müzikle, ya
da yerel kökenleri yozlaştırılmış ve kalıplaşmış folk müzikleriyle
karşılamaktadırlar. Sinema da onlar için çok büyük bir önem arz etmemektedir.
Modern fobilere ihtiyaçları yoktur, çünkü hayatları zaten çok daha somut ve
büyük bir kaygı olan ekonomik kaygı üstüne kuruludur. Bu kaygı hayatlarında
öyle büyük bir yer kaplar ki zaten sırf bu yüzden aynılaşmış olduklarını
söyleyebiliriz. Açıkçası sistem onların üstündeki işini, daha en başta maddi
güçten yoksun bırakarak sağlamıştır ve bu yüzden üstlerinde ayrıca düşünsel bir
yozlaştırma işlemine ihtiyaç duymaz. Sadece sisteme karşı isyan etmelerini
engellemek üzere onlara uzun süredir dayatılmakta olan ve bu sistemden çok önce
gelişmiş din ve milliyetçilik gibi boyun eğme ideolojileriyle onların üzerinde
kurulmuş bir düşünsel iktidardan söz etmek mümkündür.
Üstelik bu sadece karşılıklı cinslerin ilişkilerinde de yok. Tüm ilişkilerimiz bağlantı olarak gerçekleşir. Bunun için öncelikle insani ilişkilerin gelişebileceği her türlü ortamda bireyler birbirlerinden soyutlanmıştır. Avrupa’da toplumumuzun bir ütopyası olma yolunda önemli adımlar atmış ve refah miktarıyla gerçekdışı görünen İskandinav toplumlarında, her şey standartlara o kadar uygundur ki birisiyle iletişim kurabileceğiniz tek nokta, iletişimin gene sıkı kurallarla belirli standartlara bağlandığı ofis ortamıdır. Otomobillerin bize sunduğu en büyük lüks, hızlı ulaşım ya da rahat koltuğa kurulup radyo dinleme olanağı değildir. Otomobiller bizi ulaşım sırasında başka herhangi bir bireyle bir ilişkiye girmek gibi rahatsız edici bir durumdan korur. Üst sınıf araçların camları rahatsız edici en ufak bir göz temasını da engelleyebilmek için siyah filmle kaplanmıştır. Trafikteki sistematiğin henüz tam olarak yerleşemediği Türkiye gibi ülkelerdeyse diğer bireylerle gerçek bir ilişki sayılabilecek, yüz yüze ve konuşmayla olacak bir iletişimi engeller. Böyle yerlerde ulaşım sırasında bireyler birbirleri için potansiyel rakip ve düşman konumundadırlar. Burada sistem ideolojisinin önemli bir öğesi olan sürekli acele ve zaman darlığı yüzünden, trafik de bir yarış ve rekabet ortamıdır. Dolayısıyla yolu kapmak için olan rekabette her otomobil bir diğeri için potansiyel düşmandır, dostane bir ilişkiden söz edilemez. Otomobil ayrıca sahte özgürlük hissine de katkı sağlar. Aracın yönetimi artık bireydedir ve birey kendini direksiyon başında bir özne olarak hissedebilir ve iktidar duygusunu tatmin edebilir. Evde karısına karşı ve ofiste şirketin hiyerarşisinde iktidar duygusunu tatmin edemeyen ve özgürlük hissine kapılamayan bireyin günlük hayatında belki de kendini özgür hissedebileceği tek alan ev ve ofis arasındaki o araba yolculuğudur, bu durumda yapacağı aşırılıklar için onu suçlayamayız.
Bir
diğer güçlü yalıtım aracı da yaşadığımız barınaklardır. Çoğunlukla çok katlı
apartmanlardan oluşan modern konut projeleri bireyler arasındaki ilişkiyi tam
olarak koparma yolunda önemli bir adımdır. Daireler güçlü yalıtımla
birbirlerinden ayrılmışlardır. Kapılar her an potansiyel bir tehdide karşı
yeterince güçlü yapılmıştır ve apartmanların camları başka dairelerin
görünmemesi için ayarlanmıştır. Kültürümüz öyle şekillenmiştir ki, misafirlik
artık can sıkıcı bir durumdur. Başkalarının evine gitmek yerine bir fast food
restoranında buluşulur. Böylece iş dünyası dışında başka bireylerle karşılaşmak
da imkânsız hale getirilmiştir. Çok can sıkıcı olabilecek bir durum, daire
kapısı ile otomobilin kapısı arasında başkasıyla karşılaşmak olabilir.
Merdivenler bu riski büyütüyor ve zaman kaybına yol açıyordu; bu yüzden artık
kapıdan üç adım uzaktaki asansörler, birkaç saniyede bizi apartmanın dışına
atabilirler. Çok küçük bir ihtimal de olsa asansörde başkasıyla kalmak çok
rahatsız edici bir durumdur. İki bireyde de rahatsızlık görünür, her ne kadar
asansörün “kamu alanı” olduğunu düşünsek de her iki birey de diğerinin “özel
alan”ını taciz ediyormuş hissine kapılır ve utanır. Bunun sebebi her ikisinin
de işle bağlantısı olmayan veya bir çıkar sağlamayacak ilişkileri zaman kaybı
ve gereksiz görmesidir. Oysa işte şimdi böyle bir ilişkiye girmeye zorlamaktadırlar
birbirlerini ve dolayısıyla karşıdakine ekonomik olarak kötülük etmektedirler.
İlk olarak kültür bireye standartların dışındaki her türlü ilişkiyi kötü bir
ilişki ve rahatsızlık kaynağı olarak dayatmıştır. Bu yüzden modern konutlar da
standartların dışındaki her türlü iletişimden kaynaklanabilecek bir
rahatsızlığı, fiziksel olarak önleme amacıyla dikkatle tasarlanmıştır.
Bireylerin
arasındaki işe dayalı olan hariç tüm ilişkinin yok edilmesinin, bireyin
sistemdeki anlamı açısından sonucu nedir? Diyalektikteki önemli ilkelerden biri
kavramları birbirinden bağımsız birimler yerine, sistemdeki ilişkileriyle
incelemektir. Bir tezi incelerken onun antiteziyle olan ilişkisini de
incelememiz gerekir. Sistemse bireyin tüm ilişkilerini yok ederken aslında
bireylerin sentezi olarak toplum kavramını yok etmektedir. Birbiriyle iletişimi
kopmuş bireylerin artık toplum dâhilinde anlamları kalmamıştır, çünkü ortalıkta
toplumun kalmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde toplum yerine aynı kültürün
dayatılmasıyla, aynı ideolojinin ürünü olan ve dolayısıyla birbirinin aynısı
olan birbirinden kopuk, bağlantısız bireyler vardır. Bu sayede toplumsallık
altın çağında toplumu da yok etmiştir. Bireyin birey olarak hiçbir değerinin
kalmadığı çağımızda bireyselliğin bu kadar öne çıkarılmasının sebebi budur;
bireyler birbirinin aynısı; ama birbirinden kopuk birimler haline gelmişlerdir.
Görünüşte birey toplumdan daha güçlüdür; ama aslında her birey artık kendisi
var olmayan toplumun bir yansıması haline gelmiştir. Toplum kendi gerçekliğini
yok ederken bir simülasyon olarak bireylerde yaşamaya devam etmektedir.
Kültür
Eleştirisi
Frankfurt Okulu, başta Max
Horkheimer olmak üzere, Marksizmin sistem eleştirisini 20. Yüzyılın ilk
yarısında başarıyla geliştirmiş bir yapılanmadır. Okulun çalışmaları Marksist
teoriyi eleştirirken onun felsefe ve psikanalizle bağlantılarını kurmuş,
yaptığı analizler ekonomik eleştiriden epistemolojiye dek uzanmıştır. Bu okulun
önemli eleştirilerinden biri de kültür eleştirisidir. Bu eleştirinin önemli bir
ayağını, okulun Nazi tehdidi yüzünden ABD’ye göçtüğü dönemdeki kapitalist
toplumun kültür eleştirisi oluşturur. Diğer önemli bölümüyse o dönemde
Avrupa’da yükselişe geçen Faşizmin eleştirisidir. Bu yapıtların Faşizm
eleştirisi yönleriyle, günümüzle bağlantısız oldukları düşünülebilir; ancak
aynı zamanda ortaya koydukları yöntem ve ilkeler göz önünde bulundurulursa
onların günümüzün daha da kompleks hale gelmekte olan kültürünün eleştirisinde
de kullanılabileceğini söyleyebiliriz.
Öncelikle
bu incelemeyi neden yaptığımı açıklamam gerekiyor. Sistemi özel kılan durum şu:
ekonomik ihtiyaçları gereği dünya üzerinde üretici gücün tam iktidarını
sağlamak zorundadır. Üstelik bunu sadece insan dışı öğeler değil, insanların
kendileri üstünde ve hatta düşünsel dünyaları üstünde de sağlamaya
çalışmaktadır. Ana ekseni üretim olan bu sistem için tüketim en önemli hedeftir
ve tüm dünyanın üretime uyum sağlayıp tüketimi sürdürmesi gereklidir. Bunu
sağlamak içinse sistemin öncülerine göre daha kompleks araçları vardır.
Bireyler toplum içerisinde birbirlerinin kopyaları haline getirilirler ve
böylece elimizde toplum değil, bir kitle kalır. Bu kitle artık sistemin
ihtiyaçlarına göre kolayca programlanabilmektedir. Programlanabilir olmasının
sebebi ise bireylerin düşünebilen ve karar verebilen özneler olmaktan
çıkartılarak nesneler haline getirilmesidir. Bunun dışında, aynı şekilde
muhalif fikirler de sistemin çarklarındaki nesneler haline getirilmektedir;
onlar artık bastırılmış isyan duygusunun zararsız bir şekilde boşaltılmasına
yaramaktadırlar. Sanat ise bundan elli yıl önce olduğu gibi bir direkt
propaganda aracı değil, sisteme entegre edilmiş bir yapıdır. Üstelik bu
yöntemler gizlidir, hem pratikte hem de düşünsel alanda bu yöntemleri fark
etmek iyice zorlaşmıştır. Sistemin böyle kompleks bir yönteme ihtiyaç
duymasının sebebini ise iki önemli tarihsel olaya bağlayabiliriz. Bunlar, en
genel anlamlarıyla aldığım; 1920’lerdeki liberal ütopyanın ve sonrasında
1989’da Sovyetlerin baskı ve propaganda yönetiminin çöküşü olaylarıdır.
1920’lerin tam liberal sisteminde ekonomi yürümemiş, Sovyetlerdeki baskıcı
devlet kapitalizmindeyse sosyal yapı yürümemiştir. Öyleyse sosyal ve ekonomik
özgürlüğün tam olmadığı; ama sosyal yapının Sovyetlerdeki gibi çökmemesi için
de, bunların var gibi göründüğü bir yapı gerekmiştir. Üstelik entelektüeller
arasında da bu yapının farkına varılmaması için bu baskı aracının düşünsel
dünyada da gizlenmiş olması gerekmektedir.

Sistemin bireyi dönüştürdüğünü söylemiştim; ancak burada bu dönüşümün yolunu ve sonuçlarını ortaya çıkarmak için bireyin neye dönüştüğünü belirtmek gerekiyor. Bu değişimi iki farklı açıdan incelemek mümkündür: bireylerin tek tip hale getirilmesi ve bireylerin özne konumundan nesne konumuna geçmesi. Aslında bu ikisi çok farklı değildir. Daha doğru bir açıklama, birincisini ikincisinin yolu olarak göstermek olabilir; ama bu ikisi arasındaki ilişkinin daha çok bir döngü olduğunu söylemek daha doğru olacaktır: nesne haline gelen bireyler birbirine daha kolay benzemekte ve birbirine benzeyen bireyler nesne haline gelmektedirler. Dolayısıyla bu ilişkiyi açıklamak için önce özne-nesne ayırımını yapmak gerekir.
Burada
öznenin dilbilgisinden çok da kopmayan bir tanımı, “eylem yapmakta olan ya da
eylem yapma kabiliyeti olan birim”dir. Bunu sistem çapında açıklarsak bir özne
olarak nitelendirilecek birey, sistemin dışında düşünebilmeli ve bağımsız
düşünebiliyorsa, düşünsel dünyasına uygun olarak istediği gibi yaşayabilmelidir.
Özne olarak bireyin, kısaca sistem üzerinde küçük de olsa bir etkisi
olabilmelidir. Ayrıca özne olan birey, bu durumunun farkında olmalıdır, çünkü
ancak böyle özne olma gücünü kullanabilir.
Peki,
nesne nedir? Gene dilbilgisine uygun bir tanım yapacak olursak: “cümledeki
anlamı öznenin, kendi üstüne uyguladığı eyleme göre değişen öğe”dir. Cümle
üzerinde kendi başına bir etkisi yoktur ve ancak özneye ve yükleme göre rol
alır, anlam sahibi olur. Kısaca cümledeki pasif ya da edilgen öğedir. Dolayısıyla,
bunu sistem çapında incelersek; nesne olan bireyin sistemin ideolojisinin
kapsamı dışında düşünmesi ve dolayısıyla davranması mümkün değildir. Sistemin
ihtiyacına göre davranmak zorundadır. Sanat konusunda en fazla bağımsız bir
görüşü olduğunu sanabilir; ama diğer tüm zevkleri gibi sanat zevki de sistemin
dâhilindeki öğelere yöneliktir. Verdiği kararlarıyla davranışları artık
kendisinin değildir ve artık kendi başına var olan bir öğe olup olmadığından
bile emin olamayız. Bu tıpkı sanal gerçeklikteki bir karakter gibidir;
düşüncesinin sınırları, içinde bulunduğu sistem dâhilindedir ve ne yaparsa
yapsın bu sistemin dışına çıkamaz, programlamasına aykırı davranamaz. Bugünkü
nesne-bireyin ondan tek farkı, sanal gerçekliğin aksine nesne-bireyin dünyasında
sistem-dışı öğelerin de bulunmasıdır. Bugün sistemin nesne-bireye sağladığı
küçük lüksleri ise; insani duygularını boşaltması için gene sistemin içinde
noktaların yaratılmış ve nesne olduğunu anlamaması için de sistemin gizlilik
yapısının geliştirilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bugün birer nesne olarak
bireylerin var olup olmadıklarından bile emin olamazken onlar kendileri için
hala birer özne konumundadırlar. Nesne olan bireyler bu sayede artık sistem
için mükemmel kuklalardır; canlı olduklarını sanan ölü kuklalar.
Peki,
sistem neden ölü kuklaları tercih etmektedir? Bu çok da zor bir soru değildir.
Bireylerin sistemin nesnesi haline getirilmesi onların üstünde sistemin mutlak
hâkimiyetini sağlar. Sistemin öncelikle üretime dayandığını biliyoruz; ancak
üretimin başarılı olabilmesi için tüketimin ona uygun bir şekilde gelişmesi ve
piyasayı bir şekilde dengede tutması gerekmektedir, dolayısıyla üretici,
tüketicileri kontrol edemediği sürece yaptığı işin garantisi yoktur. Bu yüzden
üretici yapı için tüketenlerin kontrol edilmesi hayati önem taşır; ama bunu
Sovyetlerdeki gibi bir baskıyla yapmak sosyal yapının devamlılığı açısından
imkânsızdır. Gerçek distopya sistemin kötü işlediğini fark eden ana kahramanın
vahşice bastırıldığı Sovyet tarzı bir yer değildir. Gerçek distopya, görünürde
hiçbir baskı yokken, tamamen üretime bağlı hale getirilmiş yaşamın kontrol
edildiği yerdir. Dünyanın böyle bir distopya haline getirilmesi de başlangıçta
üretim için büyük bir avantaj sağlamıştır. Kitle kültürü sayesinde tüketim devam
etmiş, üretim buna göre gelişmiş ve sistemin araçları da bu döngüyü korumuştur;
ama bugün daha da büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız, üretim de artık bu
sistemin nesnesi haline gelmeye başlamıştır. Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde,
ne bankacıları, ne patronların, ne köylülerin; kısacası kimsenin istememesine
rağmen köylüleri tarlalarından kovan “canavar” artık gerçeğe dönmektedir.
Çalışan zaten yıllardır kurbandır ve artık yöneticinin de yapabileceği bir şey
kalmamıştır. Öyle ki bu sistem yücelmiş ve tüm bireylerin üstünde bir yere
sahip olmuştur, bu durumda sistemin tüm bireyleri nesneleştirmeyi
başarabildiğini söyleyebiliriz.
Adorno,
Minima Moralia’da yaşam hakkında “Maddi üretim sürecinin bir eklentisi
olarak onun peşinden sürüklenip giden, özerklikten veya kendine ait bir tözden
yoksun bir eklenti.”, der. Gerçekten de artık toplumsallıklarını ve
özneliklerini kaybetmiş olan bireylerin tek anlamı; üretime olan etkileri
olarak tüketiciliktir. Sistemde artık tek bir rolümüz ve anlamımız kalmıştır; tüketim
huyumuz. Modern kitle kültürünün önemli bir parçası olarak artık kimliğimiz
tükettiklerimizle belirlenmektedir. Kullandığı otomobil, giydiği elbise
markası, “iPhone mu yoksa Samsung Galaxy mi?”, favori fast food restoranı,
favori şarkıcısı veya grubu diye gider bu liste, üstelik bununla da sınırlı
değildir. Sadece yaşam değil tüm öğeler tüketim ve üretimdeki rolleriyle
açıklandıkları için kimliğimizi oluşturan her şeyin tükettiğimiz şeyler
olduğunu söyleyebileceğimiz bir geleceğe yaklaşmaktayız.
Peki,
birey artık üretim ve tüketimden oluşan bu sistemin nesnesi haline geldiyse bu
sistem içerisindeki rolü nedir? Eğer sistemin çarklarını hala birey
döndürüyorsa bunu bir nesne olarak nasıl başarır? Birey toplum tarafından
şekillendirilirken “zaten toplum
tarafından şekillendirilmiş bireylerin toplumu” tarafından
şekillendiriliyordur. Dolayısıyla toplumsal bir evrimin ilerlemekte olduğunu
söyleyebiliriz. Sistemin ideolojisi kuşaktan kuşağa geçmektedir. Dolayısıyla bu
ideoloji, yerleşmeye başladığı yıllarda toplumun aktarımlarına da geçmiştir ve
bu şekilde ilerlemektedir. Bundan ilk olarak maddi özgürlüklerinin
kısıtlamasından dolayı zihinsel potansiyellerini kullanamayan alt sınıflar
etkilenmiştir. Devamında orta sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görürken
artık maddi gücünün özgürlüğüyle kendini sistemin ideolojisinden koruyabilmiş
olan üst sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görüyoruz. Bu şekilde,
yetişen bireyler sistemdeki yerlerini aldıklarında onun ideolojisiyle yetişmiş
oldukları için ona uygun bir şekilde çalışmaya devam ederler. Bu artık
aldıkları keskin iş dünyası eğitimi ve iş ayarlama becerileriyle patronlar ve
keskin matematik zekâları, üstün üniversite eğitimleri sonucu günde on altı
saat çalışıp şirketlerin hayatlarını kurtaran ve bundan zengin olan gençler
için de geçerlidir. Sistem zekâyı da artık kendi başlarına amaçsız birimler
olan şirketlerin kurtarılması için kullanmaya başlamıştır. Böylece her türlü
birey, daha önce özne özelliği olan bireyler tarafından oluşturularak sisteme katılmış
bütünlerle yetişir ve birey özelliğini kaybederek sisteme uygun bir nesne
haline gelir. İşte bu sayede günümüzde sistem özne olmadan da
yürüyebilmektedir.
Sistemin
bireyleri nesne haline getirirken en büyük aracı, onları birbirine
benzetmektir. Bugün orta ve üst sınıflar için konuşmak gerekirse, günlük
hayatta karşılaşılan çoğu şey zaten bu amaca yöneliktir. Alt sınıfların ise
maddi bağımlılıkları yüzünden özne sıfatını alarak, düşünsel bir bağımsızlığa
sahip olmaları zaten zordur. Bu yüzden özelikle orta ve üst sınıfın
benzetilmesinde kullanılan ve çoğu kitle kültürünün içeriği olan öğeleri
incelemek sağlıklı olacaktır. Bunların özelliği bireylere farklı olduklarını
düşündürürken onları aynılaştırmasıdır. Böylece bu yapılar aslında sistemin en
önemli araçları haline gelmektedirler. Üstelik bunların hepsi bir şekilde
üretim sürecinin sonucudur.
İlk
verebileceğim örnek damak tadımızın getirildiği noktadır. Orta sınıflar için
buradaki büyük tehlike küçük bütçeyle yüksek miktarlarda yağ ve kalori almanın
çok kolay hale getirildiği “fast food” zincirleridir. Gene de fast food’un asıl
önemli noktası sağlıklı olup olmadığı ya da tadının nasıl olduğu değildir. Fast
food’u asıl önemli hale getiren şey onun bireylerin benzetilmesindeki rolü,
bireyin hem üretim hem de tüketim aşamasında nesneleştirilmesinin iyi bir
örneği ve bireye sunulan sahte farklılığı sağlayan bir yapı olmasıdır. Artık
orta sınıfın neredeyse tümü fast food yemektedir ve bunu parasızlıktan değil
sevdiği için yapmaktadır. Herkes ya McDonald’s ya da Burger King sevmektedir.
Öyle ki McDonald’s dünyanın en bilinen markasıdır ve herhangi bir dinden,
felsefeden ya da örgütten daha yaygındır dünyada. Çinli bir ilköğretim
öğrencisi ile altmış beş yaşındaki bir Alman kadının artık damak tatları ortaktır.
Fast food’lar her yerdedirler ve kitle kültürünü midemizde temsil ederler.
Fast food ayrıca üretim ve tüketim aşamalarında insani olan her şeyi de yok etmektedir. Yaratıcı aktivite gerektiren hiçbir şey yoktur onun üretiminde. Yoğun uzmanlaşma gereği yaratıcı aktiviteyi sırf bunun için eğitilmiş uzmanlar yapar, ironik olarak onlar eğitimleri gereği yaratıcı olamazlar, olmamalıdırlar çünkü yaratıcı aktivitenin de artık standartları vardır. Bu sayede aslında tüm fast food’lar aynıdır ve standarttır. Hazırlanmasında da kesin kurallar ve standartlar vardır, bunların dışına çıkılmaz. Olabildiğince hızlı üretilir, acele içerisinde satılır ve onu istediği gibi tüketebilecek tüketici de onu bir aceleyle tüketir, hemen bitirir ve bir anda sistemin “vakit nakittir” ilkesine uyarak acele ile oradan ayrılır. Tüketici ile üretici arasında hiçbir ilişkiye izin ve zaman yoktur. Bunu yapma özgürlüğü olmasına rağmen tüketici de bu kuralı bozmaz. Bunun yanında tüketiciler özgürdürler, “Ben McChicken alacağım”, veya “Hayır, ben Burger King’den yerim, bir Whopper.” Bu bize sahte özgürlüğü gösterir. Yedikleri şey gerek tat, gerek görünüş olarak çok benzer, anlam ve değer olarak da sistem için tamamen aynıdır; ama onlar artık farklıdırlar ve istediklerini seçmekte özgürdürler.
Müzik
de artık aynı şekilde bir benzetme aracına dönüşmüştür. Basit ritim kalıpları,
düzenli ve tahmin edilebilir kompozisyonlar ve birbirini tekrarlayan döngüler,
enstrümanın geri plana atılması ve benzer tonlarda benzer vokallerin öne
çıkarılmasıyla modern popüler müzik de standart forma bürünmüştür. Hiç bilmeyen
bir kulak için Britney Spears ya da Beyonce çok fark etmeyecektir. Aynı şarkıyı
Justin Timberlake veya Madonna söylüyor diye birini tercih eden hayranlar özgür
olduklarını sanacaklardır; ama tükettikleri müzikler aslında hiç de farklı
değildir, böylece sistem işitsel estetiğimizi de dönüştürmektedir. Bu sadece
popüler müzik için geçerli değildir, aykırı olduğunu ümit ettiğimiz 80’lerin
rock fırtınası ya da isyankâr ve aykırı bir tür olarak metal müzik de; sistemin
muhalif olan görüşleri onların muhalif havasını bozmadan içine aldığı
yapısıyla, sistemin parçası haline gelmişlerdir. Böylece pop müziği hiç
sevmeyen rock hayranı çocuk da aslında ilk çıktığında sahnede gitar
parçalayarak radikal olmuş bir müzik türünün zararsız hale getirilmiş, yani
öznelik sağlamayan muhalefetiyle farklı olduğunu düşünmektedir, oysa yaptığı
şey gene muhalefetin tüketimidir.
Aynı
yemeği yiyenler aynı müziği dinlemektedirler, ayrıca artık görsel olarak
estetik kavrayışımız da birörnek hale getirilmiştir; Angelina Jolie herkes için
güzel bir kadındır, en azından dünyada pek çok “top model” veya “Hollywood
yıldızı” parlamaktadır ve kitle kültürünün cinsellik fantezisi olarak
gösterilmektedirler, bu kültür cinsel fantezilere bile girerek bunları da
benzetmektedir. İki erkek arkadaş iki top modelden hangisinin daha seksi
olduğunu tartışırken farklı olduklarını düşünebilirler, oysa sistem tarafından
dayatılmış estetik duygusunu taşıyorlardır. Bu noktada sistem psikiyatriyi de mükemmel
bir şekilde kullanmaktadır. Hollywood, kişilerin ilgisini optimum düzeyde
tutacak sahne sürelerini bilmektedir ve tüm filmler bu kalıba göre
hazırlanmaktadır. Artık sinemada senaryosu ve konusu farklı görünse de klişe
öğeler ve abartılı teknikle çekilen filmlerde, izleyici farklı olduğunu sansa
da aynı olayın farklı çağlardaki varyantlarını izlemektedir, dolayısıyla sinema
anlayışımız da sisteme göre şekillendirilir. Üstelik sinemanın işlediği temalar
da hiç şaşırtıcı değildir; dünyada bir farklılık yaratan bir adam, silik ve
gereksiz bir tipken bir anda tüm sistemin çözümü için kilit adam ve seçilmiş
kişi haline gelen Neo, boş ve amaçsız bir adamken bir anda gününü gün etmeye
başlayan karakter, sorumluluk sahibi ve dünyayı korumak isteyen bilim adamı ve
diğerleri. Adorno kendi dönemindeki kimi romanlar için: “Bir makinenin
parçalarından başka bir şey olmayan insanlar, böyle romanlarda, hala özne
olarak davranma kapasitesine sahip kişiler gibi sunulmaktadır bize- sanki hala
onların eylemine bağlı olan bir şey varmış gibi.”, der. Bugün bu işi Simyacı
gibi romanlar gerçekleştirirken sinema da bu illüzyonun yaratılmasına katkıda
bulunmaktadır.
Duygu
dünyamız ve ilişkilerimizi belirleyen illüzyonları da sinema yaratır.
Aşklarımız sinemadaki ve romanlardaki aşkların kopyasıdır; genç kızlar
Twilight-Alacakaranlık romanındaki yakışıklı ve cesur cinsel sembol olarak
Edward’ı arzulamaktadırlar. Sinir bozucu patron ve yaratıcı fikirleri olan genç
çalışan arasındaki ilişkiyi de filmlerde buluruz. Cesaret, onur, şeref gibi
kavramlar insanlar arasındaki vahşeti yücelten savaş filmlerindeki şiddette
görünür. Şiddeti uygulayan başkahramanın tarafı değilken, bu vahşettir. Oysa
başkahramanının havaya uçurduğu bedenler, kestiği kafalar onurdur ve
yüceltilmiştir. Persler öcüyken Spartalılar kahramandır. Suçlu, ajanı vurduğu
zaman bir canavardır; ama ajan suçluyu vurduğunda, cesur olmuştur. Filmler
genellikle izleyicinin başkahramanın yerine konmasıyla oluşturulduğu için
böylece baş kahramanın filmin başında maruz kaldığı şiddet meşrulaştırılmıştır,
tabi filmin sonunda onun da şiddet uygulaması koşuluyla. Bu sayede sistemin
birey üstünde uygulamış olduğu her türlü baskı da meşrulaştırılmış olur, bireye
de diğer bireylere şiddet uygulama hakkı vererek.
Bir
diğer güçlü yöntem de toplumsal fobiler ve komplo teorileri oluşturulmasıdır.
Žižek 11 Eylül’ü anlatırken, Bush’un tavrını şu kelimelerle özetlemektedir:
“bireysel özgürlüğü, piyasa kapitalizmini güvence altına alan ABD değerlerinin,
tam da bu değerlerin korunması adına kısmen askıya alınmasını istedi.”(Žižek,
9) Gerçekten de 11 Eylül bütün Amerikan halkı için ulusal bir fobi olarak İslam
ve doğu korkusunu kimliklerine eklemiştir. Bunun 1950’lerdeki McCarthy’cilikten
çok da büyük bir farkı yoktur; ama o zamanlar gerçek ve güçlü bir düşman olarak
Sovyetler ABD’nin karşısında dikilmekteydi ve bu sayede kimi olmayan düşmanlar
ve tehditler yaratılabiliyordu, oysa günümüzdeki İslam fobisi için böyle
söylemek çok kolay değildir. Toplumsal fobinin bu statüsünün korunması için
komplo teorileri içeren kitaplar, korku dolu sahneler içeren belgeseller, gizli
bir sembolizmle bu mesajı veren filmler ve duygusal konuşmalar gerekmiştir. Tüm
bunların sonucunda ABD halkı da Irak’taki ve Afganistan’daki savaşları
desteklemiştir. Muhalifler ise sokaklarda bağırarak yürümüşler ve sonra
evlerinde oturup, televizyonda savaşı izlemişlerdir.
Üstelik bu olaylar devlet baskısını da meşrulaştırmıştır. Devlet tekrar kontrol yetkilerine sahip olmuştur. Devlet vatandaşlarını dinlemeye, gözlemeye başlar. Halk üzerinde ise devletin herkesi her an dinlediği korkusu oluşturulduğunda artık devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yoktur. Korku, bireyi sisteme karşı gelmekten alıkoyar, bu sayede muhalefet gerektiğinden fazla büyümez, ancak sunulan muhalefet düzeyi de sokaktaki anarşist gence; attığı, polisin kalkanından sekip yere düşecek taşın bir değişim yaratacağı umudunu verir. Umut ve korku pek çok baskıcı sistemde iyi bir şekilde kullanılan bir dinamiktir.
Bunun
dışında maddi özgürlükleri neredeyse sınırsız hale gelince hayata yabancılaşmış
ve sadece tüketim olarak inceledikleri için, hayatın anlamsızlığına kanaat
getiren çok zengin kesim ile maddi özgürlüğünü iyice kaybetmeye başladığı için
aynı sebeple hayatın anlamsızlığına kanaat getiren orta sınıfın bu hissini
bastırmaya yönelik yeni bir modern çaba da,; “New Age”, “Kuantum Gücü”,
“Kişisel Gelişim” ve “Parapsikoloji” gibi farklı başlıklarla bize sunulmakta
olan batıl inanç bütünüdür. Bu sistemlerin söylediği şey genelde basittir ve
dünya çapındaki en ünlü örneklerinden olan “The Secret” isimli kitaptan bakmak
gerekirse: “İstediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz; sağlık, çok para, başarılı
bir kariyer, güzel bir eş…” bu sistemler orta sınıfa bunu vaat ederler. Robin
Sharma’ya kısa sürede çok para kazandırmış “Ferrari’sini Satan Bilge” gibi
romanlarda ise üst sınıfa iç huzur vaat edilir.
Bunların
her ikisi de bilinçlerimizde iki farklı tipte oluşturulmuş iki illüzyona
dayanır. The Secret’ı incelediğinizde bilinçlerimizdeki, gene sistem tarafından
oluşturulmuş, “eski yazma”, “mistik sır” imgesine uyacak şekilde tasarlanmış
kahverengi bir kapak, özenle seçilmiş yazı tipi ve kabartmalı kırmızı bir mühür
göze çarpar. Kitap birinci kalite bir kâğıda basılmıştır ve sayfalarındaki
sistemin kafamızda yarattığı “Rönesans”, “geçmiş”, “bilgelik” ile ilgili
resimler, sayfa düzenlemeleriyle tıpkı; sinemadaki yoğun teknik kullanımıyla
içeriğin bastırılmasına dayanan yöntemdeki gibi, kitabın da baskısını, alacalı
kapağını ve tasarımını içeriğinin önüne geçirerek bilincimize kitabı okumadan
çok önce nüfuz etmektedir. Bu sayede farklı görüşleri okuduğumuzu düşünürken
biz, içeriğin önemsiz hale getirilmesinden dolayı, aynı teknikle hazırlandığı
için gerçekte aynı olan kitapları okuruz. Bu okuduklarımız bize her şeye yeten
bir potansiyelimiz olduğunu, hiç bir hesabımız tutmasa bile aslında bunun
önemsiz olduğunu söyler durur. Böylece artık umut mekanizması çalışmaya
başlamıştır.
Tüm
bu verdiğim örnekler şimdiye dek orta sınıfta dünya genelinde yaygın ve popüler
olan akımlar üstüneydi; ama bu noktada kolay bir karşı çıkış; dünyada bu gruba
dâhil olmayan ve azımsanamayacak derecede kalabalık olan bir grup insanın
olduğudur. Bu doğrudur; ama genel olarak “marjinal akımlar” adı altında
toplayacağım ve sisteme aykırı gibi görünen bu akımlar yüzeysel görünüşlerinin
aksine, aslında sistem tarafından kapsanmışlardır ve bu akımlara uyan grup da
fark etmeden geri kalan gruba benzetilmektedir. Bu nasıl olur? Prensip olarak
fast food yemeyen, sadece bağımsız sinema izleyen, popüler müziğin dışındaki müzikleri
dinleyen, kişisel gelişim tarzı akımlara kapılmayan bir kişi, sistemin en açık
araçlarından kendini uzak tutarken sistemin diğer araçlarına kapıldığını fark
edemez. Artık entelektüel olarak belirli bir düzeyin üstündeki grup da, bir
kitleye çevrilmiştir ve yüksek kültür de sistemin boyunduruğu altındadır. Bunun
en kolay yolu, bu akımların işe yaramadığı damgasının onlara basılmasıdır.
Ayrıca sistem onları hemen sahiplenir, böylece onları sisteme karşı kullanmak
imkânsız olur. Bu öğelerin sisteme en büyük katkısı, tüketim ilişkileri
içindeki rollerini gizli tutarak sistem dışı görünürken, aynı zamanda bireyin
özne olduğu illüzyonuna yardım etmeleridir. Ekonomik olarak büyük önem arz
etmeyen bu marjinal akımlar, kendini teknoloji misyoneri olarak tanımlayan, iyi
bir işletmecilik ve girişimcilik eğitimi sonucu bilişim sektöründe başarılı bir
iş kadını ve Fütüristler Derneği başkanı olan Ufuk Tarhan’ın; klasik müzik
konserlerinin gereksizliği üzerine: “onları ekonomik olarak çok daha ucuza bir
iPod’dan dinleyebiliyorken neden konsere gidelim ki?” dediğinde olduğu gibi
ekonomik ilişkilerde başarısız oldukları için; sadece bu ilişkileri
değerlendiren sistem tarafından da başarısız olarak sınıflandırılırlar. Bu
yüzden hepsinin yakın gelecekte yok olma ihtimali yüksektir. Bunun dışındaki
hippilik, çevrecilik, anarşistlik gibi daha da muhalif akımlar, çoğunlukla kısa
dönemli hezeyanlar olarak oluşmakta ve yok olmaktadırlar. Sistemse bu imajı
onlara damgalamış, böylece gelecekte oluşabilecek başka bir marjinal akım da
kısa dönemli bir hezeyan imajından kurtulamaz hale gelmiştir. Bu da şu anda var
olmayan muhalif fikirlerin de sistem tarafından kısıtlanması anlamına
gelmektedir. Bu sayede marjinal akımların da sisteme bir tehdit oluşturması
önlenmekte, popüler kültür yerine kendilerine katılanları da bir kitle haline
getirerek daha sonra onları popüler kültüre katılanlarla aynılaştırmaktadır.
Ekonomik
olarak alt sınıflardaki toplulukları aynılaştırmak ve nesne haline getirmek ise
daha da kolaydır. Onlar zaten maddi olarak farklılaşmalarını sağlayacak ve
çevrelerindeki dünyayı etkilemelerini mümkün kılacak maddi güçten ve
potansiyelden, sistem yüzünden yoksundurlar. Yiyebilecekleri yemek bellidir.
Müzik dinleme lükslerini ise ya zaten tüm radyolarda çalan popüler müzikle, ya
da yerel kökenleri yozlaştırılmış ve kalıplaşmış folk müzikleriyle
karşılamaktadırlar. Sinema da onlar için çok büyük bir önem arz etmemektedir.
Modern fobilere ihtiyaçları yoktur, çünkü hayatları zaten çok daha somut ve
büyük bir kaygı olan ekonomik kaygı üstüne kuruludur. Bu kaygı hayatlarında
öyle büyük bir yer kaplar ki zaten sırf bu yüzden aynılaşmış olduklarını
söyleyebiliriz. Açıkçası sistem onların üstündeki işini, daha en başta maddi
güçten yoksun bırakarak sağlamıştır ve bu yüzden üstlerinde ayrıca düşünsel bir
yozlaştırma işlemine ihtiyaç duymaz. Sadece sisteme karşı isyan etmelerini
engellemek üzere onlara uzun süredir dayatılmakta olan ve bu sistemden çok önce
gelişmiş din ve milliyetçilik gibi boyun eğme ideolojileriyle onların üzerinde
kurulmuş bir düşünsel iktidardan söz etmek mümkündür.
Bireyin sisteme dâhil edilmesindeki
bir diğer araç da, bireyin diğer bireylerden yalıtılması, kendi başına
bırakılması ve diğer bireylerle olan ilişkilerinin de sistematik ve standart
hale getirilerek öngörülmemiş bir sonucun önlenmesidir. Arkadaşlık modelleri,
aşk modelleri, düşmanlık modelleri, saygı modelleri veya yalakalık modelleri...
Bunların hepsi bize kültür tarafından öğretilmiştir. İlişkilerimizin nasıl
gelişmesi gerektiğini “kişisel gelişim koçu”, “evlilik koçu” gibi kişiler ya da
“Karşınızdakine 8 Saniyede Nasıl Evet Dedirtebilirsiniz?”, “Herkesi İkna
Sanatı” gibi kitaplardan öğrenmekteyiz. Bu kitaplar büyük vaatleri sayesinde
bireyi kendilerine çekerler ve sosyal ilişkilerde olabilecek tüm insanlığı yok
ederler. Üstelik tamamen ekonomik altyapı olan çıkara dayanan yaklaşımları
sayesinde bireyler arasındaki ilişkiyi ancak bir bağlantı sağlama veya iş
ayarlama olarak kullanılabilecek “ikna etme” veya “evet dedirtme” olarak
gösterirler. Evlilik bile artık duygusal ekonominin sistematik ve planlı bir
şekilde ayarlanması gereken, karşı tarafa fazla kâr kaptırmadan; ama
yatırımların geri çekilmesiyle, ekonomik getirinin gitmesine yol açacak bir
zarar yaratmadan dengeli bir şekilde yatırımların yapılması gereken bir dünya
olmuştur. Karşılıklı toleransı sağlayan aşkın kökeni olarak gösterebileceğimiz
cinsel yakınlaşma da ancak evlilik ekonomisindeki bir kar unsuru olarak ikinci
plana atılır. İş alanında “finans danışmanları” varken evlilik alanında bu
“evlilik koçu” olarak yansımasını bulur.
Üstelik bu sadece karşılıklı cinslerin ilişkilerinde de yok. Tüm ilişkilerimiz bağlantı olarak gerçekleşir. Bunun için öncelikle insani ilişkilerin gelişebileceği her türlü ortamda bireyler birbirlerinden soyutlanmıştır. Avrupa’da toplumumuzun bir ütopyası olma yolunda önemli adımlar atmış ve refah miktarıyla gerçekdışı görünen İskandinav toplumlarında, her şey standartlara o kadar uygundur ki birisiyle iletişim kurabileceğiniz tek nokta, iletişimin gene sıkı kurallarla belirli standartlara bağlandığı ofis ortamıdır. Otomobillerin bize sunduğu en büyük lüks, hızlı ulaşım ya da rahat koltuğa kurulup radyo dinleme olanağı değildir. Otomobiller bizi ulaşım sırasında başka herhangi bir bireyle bir ilişkiye girmek gibi rahatsız edici bir durumdan korur. Üst sınıf araçların camları rahatsız edici en ufak bir göz temasını da engelleyebilmek için siyah filmle kaplanmıştır. Trafikteki sistematiğin henüz tam olarak yerleşemediği Türkiye gibi ülkelerdeyse diğer bireylerle gerçek bir ilişki sayılabilecek, yüz yüze ve konuşmayla olacak bir iletişimi engeller. Böyle yerlerde ulaşım sırasında bireyler birbirleri için potansiyel rakip ve düşman konumundadırlar. Burada sistem ideolojisinin önemli bir öğesi olan sürekli acele ve zaman darlığı yüzünden, trafik de bir yarış ve rekabet ortamıdır. Dolayısıyla yolu kapmak için olan rekabette her otomobil bir diğeri için potansiyel düşmandır, dostane bir ilişkiden söz edilemez. Otomobil ayrıca sahte özgürlük hissine de katkı sağlar. Aracın yönetimi artık bireydedir ve birey kendini direksiyon başında bir özne olarak hissedebilir ve iktidar duygusunu tatmin edebilir. Evde karısına karşı ve ofiste şirketin hiyerarşisinde iktidar duygusunu tatmin edemeyen ve özgürlük hissine kapılamayan bireyin günlük hayatında belki de kendini özgür hissedebileceği tek alan ev ve ofis arasındaki o araba yolculuğudur, bu durumda yapacağı aşırılıklar için onu suçlayamayız.
Bir
diğer güçlü yalıtım aracı da yaşadığımız barınaklardır. Çoğunlukla çok katlı
apartmanlardan oluşan modern konut projeleri bireyler arasındaki ilişkiyi tam
olarak koparma yolunda önemli bir adımdır. Daireler güçlü yalıtımla
birbirlerinden ayrılmışlardır. Kapılar her an potansiyel bir tehdide karşı
yeterince güçlü yapılmıştır ve apartmanların camları başka dairelerin
görünmemesi için ayarlanmıştır. Kültürümüz öyle şekillenmiştir ki, misafirlik
artık can sıkıcı bir durumdur. Başkalarının evine gitmek yerine bir fast food
restoranında buluşulur. Böylece iş dünyası dışında başka bireylerle karşılaşmak
da imkânsız hale getirilmiştir. Çok can sıkıcı olabilecek bir durum, daire
kapısı ile otomobilin kapısı arasında başkasıyla karşılaşmak olabilir.
Merdivenler bu riski büyütüyor ve zaman kaybına yol açıyordu; bu yüzden artık
kapıdan üç adım uzaktaki asansörler, birkaç saniyede bizi apartmanın dışına
atabilirler. Çok küçük bir ihtimal de olsa asansörde başkasıyla kalmak çok
rahatsız edici bir durumdur. İki bireyde de rahatsızlık görünür, her ne kadar
asansörün “kamu alanı” olduğunu düşünsek de her iki birey de diğerinin “özel
alan”ını taciz ediyormuş hissine kapılır ve utanır. Bunun sebebi her ikisinin
de işle bağlantısı olmayan veya bir çıkar sağlamayacak ilişkileri zaman kaybı
ve gereksiz görmesidir. Oysa işte şimdi böyle bir ilişkiye girmeye zorlamaktadırlar
birbirlerini ve dolayısıyla karşıdakine ekonomik olarak kötülük etmektedirler.
İlk olarak kültür bireye standartların dışındaki her türlü ilişkiyi kötü bir
ilişki ve rahatsızlık kaynağı olarak dayatmıştır. Bu yüzden modern konutlar da
standartların dışındaki her türlü iletişimden kaynaklanabilecek bir
rahatsızlığı, fiziksel olarak önleme amacıyla dikkatle tasarlanmıştır.
İnsanların “sosyalleşmesi” ihtiyacı, onların
birbirlerinden soğutulmasının hem aracı, hem sonucudur. Aralarındaki bağlantı olmayan
ve çıkar sağlamayan her türlü ilişki düşünsel dünyada yasaklandığı ve fiziksel
olarak engellendiği için bireylerin arasındaki zaten olması gereken basit
düzeydeki ilişki yok edilmiştir. Bir bireyin bir diğeriyle ilişki kurması da
ancak ekonomik bir çıkar üstünden olabileceği için de bireyler ilişki kurmadan
önce belirli kalıplarla iletişim kurarak, ekonomik çıkarların bu yatırıma değip
değmeyeceğini anlamak amaçlı bir fizibilite raporu hazırlarlar. Burada, bir
iletişimden çok karşıdakini soruşturma ve incelemedir. Ancak bir ekonomik çıkar
bulunursa iletişim kurulur ve burada da amaç bu çıkara olabildiğince kısa
sürede ve olabildiğince az dil dökerek ulaşmaktır. Böylece sosyalleşme
kavramımız, bireyin çıkarına uygun araştırmalar yaparak bu çıkara ulaşmaya
çalışmasını, sosyal bir ilişki gibi göstermektedir. Üstelik bu kavramın
saçmalığını yaratan durum da aslında bu ilişkilerden elde edilen çıkarın gerçek
bile olmamasıdır. Elde edilen sonuçlar çoğunlukla illüzyonlardır.
Bireylerin
arasındaki işe dayalı olan hariç tüm ilişkinin yok edilmesinin, bireyin
sistemdeki anlamı açısından sonucu nedir? Diyalektikteki önemli ilkelerden biri
kavramları birbirinden bağımsız birimler yerine, sistemdeki ilişkileriyle
incelemektir. Bir tezi incelerken onun antiteziyle olan ilişkisini de
incelememiz gerekir. Sistemse bireyin tüm ilişkilerini yok ederken aslında
bireylerin sentezi olarak toplum kavramını yok etmektedir. Birbiriyle iletişimi
kopmuş bireylerin artık toplum dâhilinde anlamları kalmamıştır, çünkü ortalıkta
toplumun kalmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde toplum yerine aynı kültürün
dayatılmasıyla, aynı ideolojinin ürünü olan ve dolayısıyla birbirinin aynısı
olan birbirinden kopuk, bağlantısız bireyler vardır. Bu sayede toplumsallık
altın çağında toplumu da yok etmiştir. Bireyin birey olarak hiçbir değerinin
kalmadığı çağımızda bireyselliğin bu kadar öne çıkarılmasının sebebi budur;
bireyler birbirinin aynısı; ama birbirinden kopuk birimler haline gelmişlerdir.
Görünüşte birey toplumdan daha güçlüdür; ama aslında her birey artık kendisi
var olmayan toplumun bir yansıması haline gelmiştir. Toplum kendi gerçekliğini
yok ederken bir simülasyon olarak bireylerde yaşamaya devam etmektedir.
Peki,
bu durumdan çıkarılabilecek sonuç nedir? Adorno’nun metinlerinde hep geçmişe
bir özlem duymak mümkündür. Buradan onun muhafazakâr olduğunu çıkaramayız,
ancak büyük bir karamsarlık ve ümitsizlik içinde olduğunu söyleyebiliriz. Zaten
yazılarında da genel olarak burjuva kültürünün nasıl her yere bulaşmış olduğuna
vurgu yapmıştır. Ütopya kavramı da yoktur, çünkü şu durumda bu kavram imkânsız
ve hatta zararlıdır. Adrno’nun çözüm önerileri ise genel olarak birbirinden
kopuk etkisiz olabilecek küçük parçalar olarak görünür. Adorno ve Horkheimer
için bu sistem tabi ki istenmeyen ve kötü bir sistemdir. Düşünceye karşı
barbarlığın başladığı sistemdir. Bu durumda sormamız gereken soru, bu tarz bir
barbarlığın tercih edilip edilmeyeceğidir. Bu nokta, özellikle dikkatli olmak
gereken bir noktadır. Sistemi tercih etmeyeceksek, bunu dikkatle kanıtlamak
gerekir, aksi takdirde her şeyi yadsıyan post modernist görüşler karşısında
yenilmemek imkânsızdır. Eğer ben, bir birey olarak doğumumdan itibaren sistemin
bu araçları tarafından şekillendirildiysem ve bu da bugün benim düşünme yetimi
etkiliyorsa, bu noktada barbarlığın "kurbanı" olduğumu
söyleyebilirim. Öyleyse öncelikle bu sistemin kişisel olarak tercih
edilemeyeceğini söyleyebilirim. Daha sonra sistemin bütün bireylerin düşünce
yetilerini körelttiğini göz önünde bulundurursak, bu sistemin insanlığın
gelişimine aykırı olabileceğini görmemiz gerekir. Öyleyse bu sistem, en ilkel
etik anlayışında, zararlı olarak sınıflandırılabilir. O zaman işte bu sisteme
karşı çıkarken, artık sağlam bir dayanağımız olabilir.
Müzik-Sadelik-Boş Sözler
Müzikle dolu bir akşam bu akşam. Erkan Oğur'la başlayan dakikalar, Pat Metheny ve Charlie Haden'a, Erik Satie'ye atlarken; müziğin en sade ve dokunaklı anlarına ulaşmak... Erkan Oğur demiş ki: "Bir müzik parçasının çok çok komplike olmasıyla da bir şey anlatılabilir, tersiyle de." Sanırım Pink Floyd'la ilkini doyururken, bunlarla da ikincisini doyuruyorum. Müziğin evrenselliği çok güzel yansıyor böyle anlarda. Müzik hayatımızla ne yapmamız gerektiği sorusuna verilebilecek en iyi cevaplardan biri. Çalanın sonunu beklemeye gerek yok, sonuçta ulaşılacak bir amaç yok; sonuç sessizlik. Ancak müzik insana ne katıyorsa çalarken katıyor; tıpkı yaşamda olduğu gibi sonuç ya da amaç ihtiyacı yok da, olan neyse, varlığının kendisi anlam katıyor.Bin Hüzünlü Haz Üzerine Bir Methiye
II. Dünya Savaşı’ndan beri modern insanın, psikolojinin, toplumun, sanatın, kültürün, günlük hayatın, felsefenin, inançların eleştirisi onlarca farklı ağız tarafından, aynı şekilde yapılageliyor. İnsan yaşamının durdurulamaz görünen değişimi ya da “ilerleyişi” ve dönüştüğü şey, farklı coğrafyalarda, farklı zihinlerde insanları aynı şekilde vurup, aynı kaygılara düşürmekte. Varoluşçuların hayatın anlamıyla düştükleri sorgulama, Frankfurt Okulu’nun kültür eleştirisi, yeni düzene karşı sanatta postmodern tepkiler ve diğer tüm marjinal karşı çıkışlar, aslında ortak noktalara sahip. Postmodern bir romancı, absürd bir tiyatrocu ve eleştirel bir felsefeci, aynı hastalıktan dem vuruyor. Edebiyat, çoğunlukla bu sorun hissini en kuvvetli ileten araç. Akademik bir yazı analitik bir şekilde sorun olgusunu anlatmaya çalışırken bu sorunu hisseden başarılı bir edebiyatçının kitabı, aynı hissi okuyucuda uyandırabildiği ölçüde çok daha büyük bir etkide bulunur. İmgelem gücü yüksek, sembollerle kaplı edebiyatı bu kadar etkileyici kılan belki de bu. Kafka’da veya Sadık Hidayet’te kitabı bir kült haline getiren şey çoğunlukla kurgusunun ne kadar iyi kurulmuş olduğu veya sembollerin ne kadar zekice örüldüğü değil. Bu kitapları kült haline getiren, bu hastalık hissini, modern hayatın insan ruhunda bıraktığı “cüzam gibi” yaraları anlatmaktan öte okuyucunun içinde hissettirebilmeleri. İşte Bin Hüzünlü Haz’ın değeri de onun, yayınevlerini basmaktan çekindirecek denli karmaşık anlatımından ya da postmodernliğinden değil, insan ruhunun sıkıştığı modern dünyadaki çığlığını aktarma gücünden geliyor. Hasan Ali Toptaş kitabı “roman sanatı üstüne bir roman” olarak nitelese de, romanla ilgili “okuyucusunu arayan bir metnin hikayesi” dense de roman boyunca aranan temel figür “Alaaddin” herkesin kişisel yorumlayabileceği, daha derinlikli bir öğe olarak ortaya çıkıyor ve bir anlamda kitabın kapsama alanını genişletiyor.
Bin Hüzünlü Haz, postmodernizmin eleğinden geçmiş bir kitap. Geleneksel ve modern edebiyatta göreceğimiz yer, zaman, karakter birlikleri görünürlerde yok, takip edilebilir bir olay kurgusu yok. İçinde geçtiği, belirli kuralları olan bir dünya da yok. Öyle ki roman için genel bir atmosfer tanımlaması yapmak bile oldukça zor. Diyalog yok denecek kadar az, etkileşime giren karakterler yok denecek kadar az ve okuduktan sonra romanı özetlemek imkansız; mümkün olsa bile manasız, çünkü romanın özetlendiğinde bir anlama sahip olabilecek bir içeriği yok. Gene de bu, romanın postmodern bir anlamsızlık içinde kendi kendisini reddeden bir eser olduğu anlamına gelmiyor. Bin Hüzünlü Haz, romanın gücünün tüm bunların dışında, üzerinde bir yerde olduğunu kanıtlıyor defalarca. Kafkaesk yalnızlıklardan masalsı alemlere doğru tutarsız geçişler ve yalpalamalar içinde roman, birbirine uzak anlatıları topluyor, bir araya getiriyor ve tıpkı kendi içindeki şehir sahnesinde saraylar ve gökdelenlerin, yeniçeriler ve iş adamlarının üst üste binmesi gibi onları üst üste bindiriyor, aynı anda okuyucuya sunuyor. Bu kadar ağır bir işi tek başına yapamadığından okuyucuya tüm bu karmaşada yol bulmak gibi zor; fakat çabaya değecek bir görev bırakıyor.
Fakat kitabın tek etkileyici yanının bu olduğunu söylemek de yetersiz olur. Anlatı ilerledikçe ve roman geleneksel anlatıdan koptukça; yani zaman, mekan ve karakter gibi kalıplar yıkılıp her şeyin kelimelerden oluştuğu bölümlere geçildikçe çarpıcılığını belirli bir olguya yöneltmek yerine okuyucunun gözleri önünden geçen etkileyici bir film gibi, bir akışa dönüşüyor. İçerikten çok anlatım okuyucuyu kendine bağlamaya başlıyor. Burada Hasan Ali Toptaş’ın yazar olarak engin hayal dünyası ve anlatım becerisi ön plana çıkıyor, ancak bu anlatı tarzının mutlak güzel olmadığını, kişisel zevke hitap eden estetik bir tarz olduğunu da unutmamak lazım.
Sonuçta kitap, kendini bu iki yönüyle de sınırlamıyor. Modernden, bunu simgeleyen metropolden kaçan insan ruhu, belki de kaçtığı yer olan gerçeküstü estetik bir anlatımın yanı sıra roman; içinden çıktığı Doğu kültürünü de kapsayarak padişahların, şehzadelerin, prenseslerin ve haramilerin masalsı dünyasına da atlıyor. Roman boyunca aranan Alaaddin, bir metropol serserisinden bir kaçak şehzadeye dönüşürken romanın içeriği, atmosferi, hatta bir noktaya kadar anlatımı da buna evriliyor ve masalsı gizemiyle okuyucuyu sarsıyor, ele geçiriyor. Ancak masalın çözümü gibi görünen olay, masalsı dünyanın dışında süren arayışın devam ettiği fark edilerek bir çözümsüzlük olduğu anda, roman içine girdiği bu masalsılıktan da çıkarak baştakinden de büyük bir kapsayıcılığa ulaşıyor.
Peki tüm bu karmaşada yolunu bulmaya çalışan okuyucunun eline ne geçecek? Kitabın her okuyucuya ayrıca vermesi gereken kişisel zevke, yaşattığı keşif duygusuna dokunmadan anlatılabilecek en zor şey bu olsa gerek. Tıpkı Sadık Hidayet’in varoluşçuluktan Hint mitolojisine uzanan bir düzleme açılan Kör Baykuş’u gibi Bin Hüzünlü Haz da her okuyucuya geniş bir düzlem sunuyor, anlamı okuyucunun yaratmasına izin veriyor. Ancak bunu yaparken hissettirmeden geçmediği bazı noktalar var. Bunlardan biri, en başta dendiği gibi modern hayatta insanın içinde kaldığı durum; bu durum metropolün pisliğinin gerçekçi bir betimlemesinden, ne istediğini bilemeyen insanların koşturduğu gerçeküstü rüya sahnelerine, modernliğin insan ruhuna karşı işlediği “suç”un, grotesk bir şekilde abartılarak günlük hayata aktarıldığı sahnelere dek pek çok şekilde gösteriliyor. Yer yer insanın ruhunu hapis alan modernliğin baskısı, metni de zaptederek anlatının arasına karışıyor, yazarın kelimelerinin arasından fışkırarak kendini okuyunun gözüne sokuyor ve okuyucuyu kendiyle yüzleştiriyor.
Fakat kitabın tek etkileyici yanının bu olduğunu söylemek de yetersiz olur. Anlatı ilerledikçe ve roman geleneksel anlatıdan koptukça; yani zaman, mekan ve karakter gibi kalıplar yıkılıp her şeyin kelimelerden oluştuğu bölümlere geçildikçe çarpıcılığını belirli bir olguya yöneltmek yerine okuyucunun gözleri önünden geçen etkileyici bir film gibi, bir akışa dönüşüyor. İçerikten çok anlatım okuyucuyu kendine bağlamaya başlıyor. Burada Hasan Ali Toptaş’ın yazar olarak engin hayal dünyası ve anlatım becerisi ön plana çıkıyor, ancak bu anlatı tarzının mutlak güzel olmadığını, kişisel zevke hitap eden estetik bir tarz olduğunu da unutmamak lazım.
Sonuçta kitap, kendini bu iki yönüyle de sınırlamıyor. Modernden, bunu simgeleyen metropolden kaçan insan ruhu, belki de kaçtığı yer olan gerçeküstü estetik bir anlatımın yanı sıra roman; içinden çıktığı Doğu kültürünü de kapsayarak padişahların, şehzadelerin, prenseslerin ve haramilerin masalsı dünyasına da atlıyor. Roman boyunca aranan Alaaddin, bir metropol serserisinden bir kaçak şehzadeye dönüşürken romanın içeriği, atmosferi, hatta bir noktaya kadar anlatımı da buna evriliyor ve masalsı gizemiyle okuyucuyu sarsıyor, ele geçiriyor. Ancak masalın çözümü gibi görünen olay, masalsı dünyanın dışında süren arayışın devam ettiği fark edilerek bir çözümsüzlük olduğu anda, roman içine girdiği bu masalsılıktan da çıkarak baştakinden de büyük bir kapsayıcılığa ulaşıyor.
Roman tarzdan tarza, atmosferden atmosfere atlarken, kendi içindeki kovalamaca sahnesinde olduğu gibi takip edilemeyecek şekilde sürüklenirken, okuyucuya önünde akan hızlı bir film şeridi etkisi yapıyor. Değindiği hiçbir şeyin tam olarak içine girmiyor; ama hiçbir zaman da tamamen bırakmıyor. Onu oluşturan farklı kültürel, eleştirel ve anlamsal düzlemlerin hepsini aynı anda yaşatıyor. Okuyucunun kendini tamamen çözmesini veya anlamasını beklemiyor, ona tek bir iş veriyor: kendini romana vermek, romanı takip etmek ve anlatının karmaşık yollarının sonunda, kayıp bir halde kaldığı noktada kaybolduğunu kabullenerek bir izlenim, son bir duyguyla ayrılmak. Romanı hakkıyla okuyan okuyucuya işte bu son his, izlenim kırıntısı kalıyor.
Modern Zamanlar, Gerçeklik Üstüne Bir Takım Boş Sözler
Halkım her zaman sosyal eleştiri yapmayı sevmiştir. Futbol izleyen her erkek 'Ebem bile daha iyi vurur ulan o topa!' benzeri cümleleri en az bir kere kurmuştur. Hanımlarımızın gözleri de çoğu zaman çevredeki hemcinslerini kollar. Kim "Ay şu soldan geçen kızı gördün mü, çantası ne çirkindi!" gibi bir cümle duymamıştır
ki ?
Evet, genelliyorum, tabi ki de herkes böyle değil, bu açık bir şey. Ancak gene de eleştirmeyi seven bir halkız, her ne kadar eleştirinin seviyesi değişse ve eleştirimiz genelde lafta kalsa da, edecek bir lafımız her zaman bulunur.
Ben de böyle kendimce, "yeni orta sınıf hayatı" adını koyduğum hayat tarzını eleştirmek için klavye başına oturduğumda, eleştirimin üstün körülüğünü ve öyle ulu orta ortaya atılmış olmasını, genel eleştiri huyumuzun bu olduğu mazeretiyle mazur göstermek istiyorum. Çünkü bu konuda dünyanın dört bir yanında ergen gençlerden "Nerede o eski bayramlar?" diyen ihtiyarlara, sembolizme gömülmüş modern yazarlardan her tezlerini bir dipnotla kanıtlayan akademsiyenlere kadar o kadar çok insan bir kelam etmiş ki, şimdi benim bu dediklerimin de büyük bir yeniliği yok. Üstelik sırf giriş için bile bu kadar gevezelik yaptıktan sonra devamında ne yazsam boş gibi görünüyor.
Ama boş yazmaktan korkmuyorum. Biraz da boş olmayı, boş yazmayı savunan bir zamanda yaşıyoruz çünkü. Demek istediğim o klasik "insanlık aptallaşıyor, nerede o eski operalar, bin sayfalık Dostoyevski romanları" tarzında bir boşlaşma değil, daha da yapısal bir değişiklik. Artık hayatın ana çekirdeğini yavaş yavaş sanal ağlar oluşturmaya başlarken, bu ağların hayatın çekirdeğine oturuyor olması, onlara başta kaynaklık etmiş olan gerçek hayatın önüne, hatta yerine geçmelerine yol açıyor. Böylece kaynak olarak öncesindeki gerçek hayatı işliyor olmasını beklediğimiz sanal ağlar artık bunun ötesine geçiyor ve kendi kendilerinin kaynağı haline gelerek sanallıktan kopup kendi içlerinde birer gerçeklik haline geliyorlar.
Evet, o baştaki üsluptan sonra ani bir yoğunlaşma oldu yazımda; ama artık ana fikri verdiğime göre bunu biraz daha açabilirim. Beni bu yazıyı yazmaya iten ve bu fikri bende oluşturan aslında oldukça basit bir olay. Her şey insanların birbirine çok yakın olmadığı bir arkadaş ortamında başlar. Yakın yaşlarda beşi kız dördü erkek dokuz genç bir akşam vakti parkta bir arada oturmaktadırlar. Sohbet edebilecek yakınlıkları, beraber az buçuk eğlenmişlikleri vardır. Böyle bir durumda hayatın normal akışı, kendi aralarında konuşmalarını, belki oyun oynamalarını, belki aralarından bazılarının duygusal yakınlaşmaya girmelerini gerektirir. Ancak olan bu değildir, çünkü hayatlarına etki eden iki güncel sanallık vardır; akıllı telefon ve Facebook. Normalde, bu sanallıkların gençlerin hayatına bekleyeceğimiz etkisi, birine bir mail ya da mesaj gelmesi halinde işini kolayca halledip kapatabilmesi, arkadaş ortamında eğlenilip ortam dağıldıktan sonra da olanların, yapılanların facebook'ta paylaşılmasıdır.
Fakat gençlerimizin ortamında olan bu değildir. Bunun yerine hepsi susmuş, ve akıllı telefonlarını çıkarmıştır. Hepsi facebook'a girmiştir. Arkadaş ortamında bir etkileşim olmaz, sosyallik yoktur ve gençler facebook'ta sosyalleşmektedir.
İşte sorun buradadır, normalde insanların arasındaki arkadaşlık ilişkisinin sanal ortama da aktarılarak daha ulaşılabilir olmasını sağlayan, insanların arasındaki gerçek ilişkileri sanallaştırmak amacıyla başlayan facebook artık gerçek dediğimiz hayatta bu ilişkilerin kurulmasını engellemekte, bunun yerine bu tarz ortamlarda bile kendisini gerçek ilişkilerin önüne geçirmektedir.
Arkadaş ortamında biraz daha ilerlediğimizde gençler arasındaki tek muhabbet konusunun facebook'ta sürmekte olan bir fotoğraf yorumlaşmasına dönüşmesi, bu yer değişikliğinin derinliğini göstermektedir. Artık gerçek dediğimiz ilişki facebook'taki olayları yansıtmaya başlamıştır. Böylece gerçek dediğimiz hayatın sanalı olan facebook yerine sanal olan facebook'un bir derece öte sanalı olan bir gerçek hayat oluşmaktadır.
Bu belki de bizi Baudrillard'ın yıllar önce öne sürdüğü Batı kültürüne yayılmakta olan simülakr kavramını gündeme getirmektedir. Simülakr, simüle ettiği bir orijinal gerçekliği kalmamış olandır, bu yanıyla artık gerçek kökeni kalmamış facebook'u da kapsayabilir. Tabi Baudrillard uzmanı falan olmadığım için bu konuda daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim; ama gerçeklikten bu kopuşla Baudrillard'ın teorisi arasındaki benzerlik de su götürmezdir.
Başka bir bakış açısı da Frankfurt Okulu'nca hayatın bir nesneye dönüşmesine yapılmış olan eleştirinin bu noktada tekrar gündeme getirilebileceğidir, çünkü bu kopuş aynı zamanda gerçek ilişkilerin facebook'un nesnesi haline gelmesi, dolayısıyla facebook'un ilişki kurdurtma yapısıyla doğrudan bağımlı hale gelmiş olmasıdır. Herkesin timeline'a bu kadar isyan etmesine şaşmamak gerek, facebook sosyallik üzerinde doğrudan bir otoritedir ve yapılan her değişiklik bireysel gerçekliklere dünya çapında etki etmektedir.
Tabi bu örneği sadece facebook'la sınırlandırmak gerekmez, benim çıkış noktam facebook olsa da ulaşılabilecek bir diğer güzel örnek de mizahta 9gag.com web sitesinin rolüdür.
9gag 2010 yılında kurulmuş bir site olsa da asıl popülerliğini 2011 sonlarına doğru yakalamıştır. Kuruluşunun 1.yılında, Aralık 2011'de, 40 milyon farklı kullanıcı tarafından 170 milyon kere ziyaret edilmiştir. Şu anda ziyaretçi ve sayfa gösterim sayısı bakımından dünya 261.si bir sitedir. Üstelik bu derecesine, dünyanın dört bir yanındaki ziyaretlerle ulaşmıştır. Sitenin ziyaretçiler listesi Almanya, ABD, Brezilya, Fransa, Meksika, Hindistan, Endonezya, Hollanda, Romanya, Malezya, Filipinler, İngiltere, Kanada, Türkiye, İspanya, Güney Afrika, Japonya, Singapur, Avustralya, Arjantin gibi pek çok farklı coğrafya ve kültüre ait ülkeyi kapsamaktadır. Temel ziyaretçi kitlesini büyük oranda 24 yaş altı ve bir parça 25-34 yaş arasının oluşturuyor olması, bu sitenin küresel anlamda yeni bir gençlik mizahını temsil ettiği düşüncesini akla getirir, gerçekten de mizah gibi kültüre büyük oranda bağlı bir alanda bu kadar küresel bir ziyaretçi profiline sahip olması, 9gag'in küresel bir gençlik kültürüne bağlı bir mizahı temsil ettiğini ve bunun da dünya çapında çok popüler olduğunu göstermektedir.
9gag mizahının içeriği tabi ki gerçek hayata dayanarak ortaya çıkmış ve hala bir oranda çıkıyor olsa da, gerçek hayatı sanallaştırarak başlayan 9gag mizahının da gerçek hayata ters yönlü bir etki yapmaya başlaması muhtemeldir. Öncelikle 9gag küresel bir mizah olduğu için sık sık gerçek hayattan koparak küresel olarak ulaşılabilen sanal kültür ürünlerine, meme'lere değinmektedir. Meme'ler gerçek hayattan çıkıp sanal fenomenlere dönüşmüş birer kültür parçacığıdır. Bunlar 9gag bağlamında, insanda beklendik bir tepkiyi üreten espri kalıpları halinde karşımıza çıkarlar. Sıklıkla bir filmden alınmış bir kare ve ünlü bir kalıp repliğin içeriğinin değiştirilmesi esasına dayanırlar. Ancak bu şekilde bir espri bir meme'e dönüştükten sonra kullanıcıyı asıl güldüren mizahın asıl kaynağı, meme'in içindeki esprilerden çok meme'in kendisi haline gelir. Benzeri bir şey, bilgisayar çizimi çöp adamlardan oluşan ragecomic'ler için de söylenebilir, bunlar da normalde arkadaşınıza sözlü anlatacağınız komik bir olayın kalıp çizimlerle aktarılmasıdır. İnternette olayın direkt paylaşılması bir popülerlik yaratmazken artık olayı ragecomic kalıbı içinde görmek onu mizah haline getirmektedir. 9gag'in hayata işlemesi süreci de insanların gerçek hayatlarındaki mizahı da meme kalıplarıyla düşünmeye başlamasıyla gelinen noktadır. Böylece günlük hayattan kaynak almış sanal mizah günlük hayattaki mizahın kaynağı haline gelerek günlük hayatımızdaki mizahı sanallaştırmaya başlamıştır.
9gag'le ilgili dikkat çeken bir başka durum da 9gag'e yapılan ziyaretlerin %26'sının facebook üzerinden yapılmış olması durumudur. (ikinci sırada %6 ile google) Aynı şekilde 9gag'den sonra en çok girilen site de %22 ile facebook'tur (ikinci sırada %7 ile youtube). Buradan bu iki sanallığın birbiriyle bağlantılı geliştiğini görebiliriz. Yani artık arkadaşınıza komik bir olay anlatmak yerine 9gag'deki komik bir ragecomic'i facebook üzerinden paylaşmak daha popülerleşmektedir. Tabi ki bu teknolojinin getirdiği araçsal bir değişim olarak yorumlanabilir; tıpkı telefonun ilk ortaya çıkışında arkadaşlara komik bir olayı mektup yerine telefonda anlatmak gibi; ancak burada değişimi farklı kılan artık sanal olanın kaynağı olan gerçekliği yok edip onun yerini alması, gerçeklik kavramını ortadan kaldırarak kaynaksız bir gerçekliğe dönüşmesidir.
kaynak:
knowyourmeme.com
alexa.com
Bir Yardım Çığlığı- İlk Kelam
İşte yerimden kalkıyorum. Müzik çınlıyor damarlarımda ve her bir gözeneğimden dışarı düşmanlarımı püskürtüyor, ürpertiyor beni; terliyorum… Sana koşmak istiyorum, yetişmek. Koşmak dediğin ne ki, süzülmek istiyorum, senin kadar yavaş… Beni fırlatırcasına sürükleyen şu trende, değerini göremeden akan görüntülerde koşuyorum. Ben sürekli koşuyorum, kafamın içindesin. Kanım sana akıyor terlerken, müzik damarlarımda çınlıyor. Çocukluğumu süsleyen motifler birer canavar olmuş, camlara çarpa çarpa uçuyorlar. Raylar kâbustan farksız, bulutlar düşersem ölemeyeceğim kadar yüksek ve mahallenin delisi her zamanki yerinde oturuyor, ben ne oluyorum? Sonra insanlardan da koşuyorum, sürekli, daha uzağa…
Gaza basmalıyım ve uzaklaşmalıyım, bagajda bir daktilom var şimdi, mutlu muyum? Kanım sana akıyor, şeritler yolda akıyor giderken… Şeritler bile sana akıyor, bense hala gaza basıyorum ve dahi bir yandan da koşuyorum, sana yetişmek amacım, geriye koşuyorum… Ama hayır, geri geri giden araba, kim bilir ne zaman geri vitese taktım ve unuttum değiştirmeyi; bak! Şeritler ters yöne akıyor, kanım bocalıyor damarlarımda… Hata bir yerlerde olmalı, torpido gözünde kaybolup gitmiş artık. Kanım kokmuyor, benzin kokmuyor ve radyo çalışmıyor. Motoru kapatmış olmalıyım bir yerlerde, el frenini çekmiş olmalıyım, araba gitmiyor… Ama şeritler, onlar gene de sana akıyorlar, kanım kaynıyor bu sefer, sinyal vermeyi unutmuş olmalıyım, lakin işler tıkırında be moruk. Hata bir yerlerde olmalı, arka koltuktaki mutlu geceyi hatırlıyor musun, düşürmüşsün herhalde, hayır mı? Hatırlamıyorsun, o gece bir ara kapıları kilitlemiş olmalıyım, sen dışarıdayken evet, karlara basa basa, bulutlara baka baka giderken… Oysa sana söylemiştim, orada mahallenin delisi vardı ve gitme demiştim, hatırlıyor musun, arabadan inerken. Hayır, o gece arabama hiç binmemiş olmalısın, yanından bile geçmemiştin, ama mahallenin delisi, ona gitmiştin. Bulutlara baktık ikimiz de ve gözlerimiz kamaştı, sen kim bilir ne düşünüyordun, bense düşersem ölüp ölmeyeceğimi… Sanırım o gece düşmüş olmalıyım, sen gittikten sonra (ama ne zaman gelmiştin ki zaten)… Korktuğum gibi, bulutlar düşersem ölemeyeceğim kadar yüksekti ve mahallenin delisi oradaydı, sen de oradaydın ve ben arabanın kapılarını kilitleyip trene o gece binmiştim, raylar kâbustan farksızdı. Torpido gözünde unuttuğum o gece, önemliydi.
Şefkatle bakıyorum şimdi cebime, yazacağım harflerin zaten önemi yok, benzine ayırdığım paranın da, özgürlüğün fiyatını boş verdim gitti. Ben ne yaparsam yapayım şeritler sana akacak, kanım kaynayacak ve raylarla dolu kâbuslardan terleyerek uyanacağım ve dehşet geçmeyecek, tüm gün nereye gittiğimi soracağım… Planlar yapıp romanlar yazacağım kafamda, dünyayı kurtaracağım aklımca ve ne olacak, bir kâbus daha ve bir tane kâbus daha ve daha kâbus bitmeyecek, uyanmak kâbus olacak bana, çünkü senin arkandan ancak rüyalarımda gaza basabileceğim. Benzine ayırdığım paranın haddi hesabı yok, ama sadece rüyalarımda benzin alabileceğim ve uyandığımda ne param, ne sen, ne de arabam olacak, bir daktiloya bile hayır diyen gündüz vaktinin gaddarlığı yoracak beni, geceleriyse gaza bastıkça akan şeritler…
En çok neden korkuyorum biliyor musun? Bir gün bir arabamın olmasından, ve bir gün sana çarpmaktan, bir gün gerçekten motoru kapalı unutmaktan korkuyorum, bir gün arabamın yanından geçmenden… Hele bulutlara bakarsan ne yaparım bilmiyorum… Torpido gözünde kaybettiğim şeyin ne olduğunu öğrenmekten korkuyorum, içine girdiğim şu gümüş kasadan bir çıkarsam, göreceklerimden korkuyorum. Gümüş kasanın içinde ölüp gitmekten korkuyorum ve trenlerden korkuyorum, asla durmamalarından korkuyorum… Ağır ağır, kararlı ilerleyişlerinden korkuyorum ve hatta trenleri bir gün gümüş rengine boyamalarından korkuyorum. Trenlerin şifreleri olsa ne yapardım korkuyorum… Mahallenin delisinin ağlamasından korkuyorum, onun beyaz entarisinden ve sakallarından… Sonra sizlerden korkuyorum, senden çok diğerlerinden, ama senden de korkuyorum. Korkunun sebebi belirsizliktir, insan bilmediğinden korkar diyenlerden korkuyorum, çünkü en çok korktuğum şey bilmek. Gündüz bindiğim treni, her köşesini ezberlediğim şu gümüş kasayı, gece rüyalarımda bastığım gaz pedalını ve boşluğa akan şeritleri görüyorum, biliyorum ve korkuyorum, veni, vidi sed timeo!
Sonuçta her şey aynı çıkmazda toplanıyor, yazdıklarımı okuyup beğenmeseler, yarın benim rüyalarımı görüp beni tımarhaneye tıksalar, yarın seni görüp bana gülseler ve hatta bana bakıp sana gülseler… Başka ne düşünebilirim zaten, günler uzun, olasılıklar çok, artık durmalıyım.
Bir anda donduruyorum, müzik susuyor, kanım buz kesiyor, şeritler sabitleşiyor ve raylar donuyor. Mahallenin delisi artık ağlamıyor, bulutlar katılaşıyor, düşüp de ölmüyorlar, saç tellerin taş kesiyor(ne derseniz deyin/heykellerin saçı yoktur), fırtına susuyor ve tren duruyor ilk defa. Gümüş kasanın kapağı aralık, içeri karanlık sızıyor, heyecandan boğuluyor kalbim ve mutlak sessizliğe ulaşıyor, parmaklarıma kan gitmiyor ve yazmayı kesiyorum.
En çok neden korkuyorum biliyor musun? Bir gün bir arabamın olmasından, ve bir gün sana çarpmaktan, bir gün gerçekten motoru kapalı unutmaktan korkuyorum, bir gün arabamın yanından geçmenden… Hele bulutlara bakarsan ne yaparım bilmiyorum… Torpido gözünde kaybettiğim şeyin ne olduğunu öğrenmekten korkuyorum, içine girdiğim şu gümüş kasadan bir çıkarsam, göreceklerimden korkuyorum. Gümüş kasanın içinde ölüp gitmekten korkuyorum ve trenlerden korkuyorum, asla durmamalarından korkuyorum… Ağır ağır, kararlı ilerleyişlerinden korkuyorum ve hatta trenleri bir gün gümüş rengine boyamalarından korkuyorum. Trenlerin şifreleri olsa ne yapardım korkuyorum… Mahallenin delisinin ağlamasından korkuyorum, onun beyaz entarisinden ve sakallarından… Sonra sizlerden korkuyorum, senden çok diğerlerinden, ama senden de korkuyorum. Korkunun sebebi belirsizliktir, insan bilmediğinden korkar diyenlerden korkuyorum, çünkü en çok korktuğum şey bilmek. Gündüz bindiğim treni, her köşesini ezberlediğim şu gümüş kasayı, gece rüyalarımda bastığım gaz pedalını ve boşluğa akan şeritleri görüyorum, biliyorum ve korkuyorum, veni, vidi sed timeo!
Sonuçta her şey aynı çıkmazda toplanıyor, yazdıklarımı okuyup beğenmeseler, yarın benim rüyalarımı görüp beni tımarhaneye tıksalar, yarın seni görüp bana gülseler ve hatta bana bakıp sana gülseler… Başka ne düşünebilirim zaten, günler uzun, olasılıklar çok, artık durmalıyım.
Bir anda donduruyorum, müzik susuyor, kanım buz kesiyor, şeritler sabitleşiyor ve raylar donuyor. Mahallenin delisi artık ağlamıyor, bulutlar katılaşıyor, düşüp de ölmüyorlar, saç tellerin taş kesiyor(ne derseniz deyin/heykellerin saçı yoktur), fırtına susuyor ve tren duruyor ilk defa. Gümüş kasanın kapağı aralık, içeri karanlık sızıyor, heyecandan boğuluyor kalbim ve mutlak sessizliğe ulaşıyor, parmaklarıma kan gitmiyor ve yazmayı kesiyorum.
24 Ağustos 2012 Cuma
Bir Yardım Çığlığı- İkinci Kelam
Seni ilk gördüğüm günü düşünüyorum şimdi de;
yürümeyi ilk öğrendiğim zamanları... Bir yanda beni her gün gidiş-dönüş
bindirdikleri tren, bir yanda iki koltuk arasında bulup da cebime sakladığım
walkman, bir yanda camda akıp gittiği gördüğüm raylar. Sonra garın kapısının orada,
fırıncıya yakın kaldırımda oturan mahallenin delisini hatırlıyorum. Gece
karanlığında şehrin ışığını yansıtan bulutları da hatırlıyorum. Trenin tüm hızı
yüzünden, ben daha değerini anlayamadan akıp giden tüm diğer görüntülere inat,
akıp gitmeyen, durup durup izlediğim bulutları hatırlıyorum. Fırından ekmek
alırken bir ucunu kopartıp yediğimi hatırlıyorum, fırıncının diğer ucunu
kopartıp deliye verdiğini hatırlıyorum sonra da. “O ekmeği sana bütün olarak
getirmek isterdim.” “Hep o delinin yüzünden.” Anne! Annemi hatırlıyorum. Ne
kadar da net, o ekmeği ona tam olarak götürebilmek, seni görmeden önceki amacım
buydu. Rüyalarımda elimde bir ekmekle koşardım. O zamanlar bir arabanın ne
demek olduğunu bilmezdim. Sadece bir treni tahayyül edebilirdim, hep aynı yerde
binersin ve hep aynı yerde inersin. Bir hareket aracı değildi tren, sinemaya
bir kapıdan girer gibi girerdim, camda yansıyan filmi izlerdim ve sinemanın
arka kapısından başka bir sokağa çıktığımda olduğu gibi, başka bir sokağa
çıkardım. O zamanlar çocukları arabaya bindirmezlerdi, çok tehlikeli olduğunu
söylerlerdi. İnsanları arabalara bindirirseniz, birbirlerine çarparlar ve
çarpmak kötüdür! Ondan sonra, kimin yanında olmak istesem, kaçtım! Çarpmaktan
korktum hep, seni görene kadar, ama sana çarpmaktan bile korktum. Her gün,
sekiz saat, bizi beraber bir kasaya oturturlardı, kırk kişi bir kasada... Belki
de bu yüzden oturmaya alıştım o zamanlar. Rahat kasamda oturup, çevremdekilere
çarpmamak için çizilmiş raylardan çıkmayarak yalnız beklemeye alıştım…
Korkularımı büyüttüm. Alışmıştım… Öyle alışmıştım ki unutmaya başladım. Dünü ve
yarını unuttum önce. Yürüdüğüm yolları unuttum. Yanımdakileri unuttum, isimlerini birer birer. Hiçbir zaman
öğrenmediğim kadar yaşamayı unuttum. Karanlıklara çekildim yavaşça, görmeyi
unuttum ve bir gün, gümüş kapısını açıp eve girdiğimi gördüğüm son bir andan
sonra, kendimi unuttum.
23 Ağustos 2012 Perşembe
Bir Yardım Çığlığı- Üçüncü Kelam
Korna sesi beni
uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir
şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri
yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek
tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim
ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti
yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır
kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli konuşmuşumdur,
bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma,
üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir şeyler geçiriyorum, ismini
bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul edilebilir olması diyorum
fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst üste, iyice kasarak.
Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan bir şarkıcı gibi
duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke… Birbirlerine
karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor, yüzüm
yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla eşleştirmeye
çalışıyorum, olmuyor…
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş
kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların
ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları,
sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran
cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını
hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum,
şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren
biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…
Korna sesi
beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır
yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan
zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum,
iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden
iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla
atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum,
zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime…
Sesim
koridorda yankılanıyor, korkuyorum, bu sefer çok korkuyorum. Kendi kendime
belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağıracakken boğazım tıkanıyor,
kendi sesimin yankısını duyup duyup duruyorum. Nefret dolu, o kadar nefret dolu
ki, kendimden korkuyorum şimdi, ya bir arabam varsa?
Saflığıma
şaşıyorum, işte busun diyorum kendime. Dolabı açıp ne istersem onu giyiyorum
bugün, uzun süre sonra hissettiğim ilk duygu olan korkunun ifadesini
takınıyorum suratıma, nefretimden korkuyorum. Sonra beklemeye başlıyorum. Gümüş
kasadan daha beter şimdi durduğum yer. Ya başından beri bir arabam olduysa ve
ben trenleri boş yere beklediysem?
Bir anda
durumumun çaresizliğiyle yüzleşiyorum dikildiğim yerde. Kurduğum metaforun
saçmalığını görüyorum, ben aslında ne bir yere gidiyorum, ne de bir yerden
geliyorum. Korkuyla cama koşuyor, perdeleri açıyorum. Camı kaplamış donukluğu
kazımak için paslı bir bıçak buluyorum, donukluğu kazıyorum. Bir bezi ıslatıp
camları siliyorum, tırnaklarımla kazıyorum CAMI YUMRUKLUYORUM, bir şey olmuyor.
Aynı donukluk, aynı pus. Burası hala o ev, şehrin orta yerinde bir apartman
dairesi, ama işte, hiçbir yerdeyim, hiçkimseyim ve kasamdan da çıkmışım artık.
Gözlerimin beni kurtaramadığı bu felaketten beni kulaklarımın kurtarmasını
umuyorum, bir korna sesini daha bekliyorum. Ellili yılların Amerikan
arabalarında olan o neşeli, patavatsız ve çınlayan korna, onu bekliyorum. Ses
gelmiyor, gittikçe yoruluyorum, neden diye sormuyorum kendime, sadece
yoruluyorum. Korna sesinin gelmeyeceğini sanki derinlerde biliyorum da, yanılmanın
o kutsal hazzını arzuluyorum. Yankılanmasından korktuğum sesimi bir kez daha
gömüyorum, korkudan yorulan yüzümü gevşetiyorum ve ilk defa olsun etrafıma
bakınıyorum.
Camdan
içeri güneş giriyor, işte yan apartmanın duvarı görünüyor. Güzel bir gün olmalı,
dışarıdan egzoz homurtuları, işportacıların bağırtıları ve evin yanındaki
gardan gelen çan sesleri eve doluyor. Terlemiş olduğumu fark ediyorum. Koltuğa
yığılıp kumandaya yapışıyorum, çılgınca düğmelere basarken kahkaha attım
sanıyorum, ama ekranda yansımamı görüyorum, hala aynı surat. Şaşıp kalıyorum bu
duruma, ben, koskoca ben tüm çevremi değiştirip bu güzel günde bu güzel evi
yaratmışken, yüzümü neden değiştiremiyorum, terlemeyi neden engelleyemiyorum? O
anda Tanrıya inanmaya başlıyorum, yüzümü şekillendiren Tanrı, bir bildiği
olmalı diyorum ve kumandayla sevişiyoruz çılgınca, salonun arkadaki koltuğunda.
Kapıyı kilitliyorum, eve kimse girmesin diye ve bulutsuz gökyüzüne bakıyorum,
yakındaki garda rayları söken işçileri görüyorum, ve mahallenin delisini
arabaya bindiren polisleri görüyorum. Tüm kaslarım biraz daha gevşiyor.
Kumandayı bir kenara koyuyorum, sevişme sonrası yorgunluğumla bir sigara daha
yakıyorum, gittikçe daha da gevşiyorum, koltuğa gömüldükçe gömülüyorum. Durumum
üzerine düşünmeye çalışıp da beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp
sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında,
sürünüyorum, içgüdülerimin beni ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha
beni yönlendiriyor ve gördüğüm son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı
çekiyorum.
Korna sesi
beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır
yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan
zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum,
iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden
iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla
atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum,
zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli
konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma, üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir
şeyler geçiriyorum, ismini bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul
edilebilir olması diyorum fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst
üste, iyice kasarak. Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan
bir şarkıcı gibi duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke…
Birbirlerine karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor,
yüzüm yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla
eşleştirmeye çalışıyorum, olmuyor…
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş
kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların
ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları,
sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran
cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını
hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum,
şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren
biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…
Korna sesi
beni kendime getiriyor kasadan koşarak uzaklaşıyorum, durmaksızın koşuyorum, bir cama çarparak
duruyorum. Cam, puslu cam, donuklarla kaplı cam çatlıyor orta yerinden, aradan
dışarısı görünüyor; bir tipi. Sadece tipi ve karla kaplı ölü ağaçlar görünüyor.
Dönüp de kasaya bakmaya korkuyorum, ya da utanıyorum demeliyim. Ne yapacağımı
hiçbir şekilde bilmiyorum gene, farksız bir durumdayım. Üçüncü korna sesini
bekliyorum artık, o kasaya bir daha girmeyeceğimi biliyorum, camdan içeri
girecek bir güneş kalmadığını biliyorum… Salonun arkasındaki eski koltukta
duran kumandayı görüyorum sonra, hüzünlü ama alaycı bir gülümsemeyle bakıyor
bana; aynı karşılığı veriyorum. Derinlerden gelen müziğin ritmi ne kadar
yavaşlamış… İkinci defa dönüp etrafıma bakıyorum, evet, burası daracık ve pis
bir yer, evet içerdeki tüm eşyaların çöpten farkı yok ve üzerimdeki kumaşlar,
parlaklıklarının altında yırtıklar. Artık bunların hiçbiri ilk günahımı örtmeye
yetmiyor. Saklanamayacağımı biliyorum uzun süre, mahallenin delisini alıp
götüren polisi beklemeye başlıyorum.
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya
gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü
paslanmış banyoma. Puslu aynaya bakıyorum korkuyla ve islerin arasından sakalı
çıkmış bir deli sırıtıyor bana, kırışmış suratı derinden hüzünlü. Mahallenin
delisini görüyorum, daha doğrusu kendimi, yıllardır bakmadığım çehremi ve neden
nefret ettiğimi anlıyorum. Koşarak salona dönüyorum, aklımda uçuşan onlarca
fikir var. Üstü kazıyamadığım donuklarla kaplı cama bakıyorum, haince bir
gülümsemeyle kahkahalar atıyorum, ekrandaki yansımam, onaylayan küçük bir
gülümseme veriyor bana. Sonra öfkeyle kasaya bakıyorum, yansımam da kaşlarını
çatıyor. İkisi arasında kurulan bağlantıyı onlar da anlıyor, kasanın kapağı
öfkeyle kapanıyor ve kilitleniyor, artık oraya girmeyeceğim. Pencerenin
kulpları kilitleniyorlar, beni korkutabileceklerini sanıyorlar, ama onlara izin
veremem. Kasaya yükleniyorum. Ağır, yılların ağırlığı birikmiş olmalı içinde,
yıllardır biriken dışkılar çürütmüş olmalı onu, gene de yükleniyorum ve yavaşça
kaldırıyorum. Donuk cama bakıyorum. Hızla fırlatıyorum kasayı, süzüldüğünü
görüyor, memnuniyetle sonucu bekliyorum. Gümüşün gümüşe çarpmasından duyulan
ses geliyor, çam ve kasa aynı anda parçalanıyor, tuzla buz oluyor ve yok
oluyorlar. Dışarıdaki tipi tüm azametliyle içeriye doluyor ve salon yıllar
sonra buz kesiyor, kumandanın arka koltukta donduğunu görüyorum, ekranın
çatladığını görüyorum ve içinden çıkan kurtçukların kara battığını görüyorum.
Benim için bir önemi yok. Heyecanımdan soğuğu hissetmiyorum. Başka şeyleri de
kırmam gerektiğini düşünüyorum. Etrafıma bakıyorum, donuk kumandayı mı,
ekransız televizyonu mu yoksa arka koltuğu mu kırmalıyım diye sorarken kendime,
sakalımın donduğunu görüyorum. Karla kaplanmaktan korkuyorum bu sefer,
televizyonu içten yiyip bitirirken özgür kaldıkları ilk anda karın içinde bir
heykel gibi hapsolan kurtçukları düşünüyorum. Kaderim bu olmamalı,
donmamalıyım.
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya
gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü
paslanmış banyoma. Kapıyı sıkıca arkamdan kapatıyorum karın gelmemesi için.
Sonra kararımı hatırlıyorum, hiçbir kapıyı kapatmama kararımı ve banyonun
kapısını açıyorum ve soğuğa rağmen gülümseyebiliyorum. Lavaboya dönüyorum.
Üzeri kat kat tozla kaplanmış sağ musluğa bakıyorum, yıllardır dokunmadığım.
Karlar buraya da dolarken, o musluğu açıyorum. En ufak dokunuşumda durdurulamaz
bir şekilde fışkırıyor. Kan, idrar, parçalanmış dışkı, sperm, ter, gözyaşı ve
ne olduğunu anlayamadığım sıvılar lavabodan taşıyor, üzerime sıçrıyor, karla
karışıp banyonun ortasına doluyor. Kanın yoğunluğu beni korkutuyor, banyonun
ortasında öyle kalakalıyorum Binbir güçlükle karlara bata bata banyodan
çıkıyorum, ev zıvandan çıkmış. İğrenç sıvı, benden önce her yere yayılıyor, her
adımda üstümden damlıyor, kıyafetlerimi parçalıyor. Rüzgârdan kapılar çarpmaya
başlıyor ve yıllardır bastırdığım tüm sesleri bir anda bağırıyorum. Hiç açmadığım
bir musluğu açıyorum boğazımda ve ilk dokunuşta fışkırıyor. Aşk, acı, mutluluk,
sadakat, sevgi, nefret, kaçış, sinsilik, ihanet, hüzün, keder, öldürme isteği,
anne sevgisi, bastırılmış ensest duygusu ve adlandıramadığım duyguların
çığlıkları bir anda yayılıyor, ağzımdan taşıyor ve tüm evde yankılanmaya
başlıyor. İğrenç sıvı ve iğrenç gürültü evi yaşanmaz bir hale getiriyor, salona
yaklaştıkça yorulduğumu ve üşüdüğümü hissediyorum. Yorgunluktan oturacak
koltuğumu arıyorum, karların arasında bulamıyorum, sarılacak kumandamı
göremiyorum. Korkuyla kapıya koşuyorum. Onu zamanında kilitlediğim gibi açmak
ve son enerjimle bu evden çıkmak istiyorum. Kilidi çeviremiyorum, şifreyi
hatırlamıyorum. Gümüş kapı geçit vermiyor. Korkuyla, nefretle salona koşuyorum
gene. Enerjimin son parçasını harcıyorum. Durumum üzerine düşünmeye çalışıp da
beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben
de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında, sürünüyorum, içgüdülerimin beni
ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha beni yönlendiriyor ve gördüğüm
son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı çekiyorum.
Ayağım boşa
sallanıyor ve cansız bir külçe gibi yere düşüyor. Gözlerimi araladığımda
huzurlu gümüşü göremiyorum. Kar taneleri gözlerimi ve diğer uzuvlarımı yakıyor.
Acıdan terliyorum, terleyerek kardan kurtulmaya çalışıyorum. Ter, her bir
gözeneğimden dışarı düşmanlarımı püskürtüyor, ruhumun bedenimden uçtuğu gibi
saçma bir düşünceye kapılıyorum, düşüncelerimi uzaktan izlemeye başlıyorum, eğlenceli
olacağını umarak. Karla kaplanıyorlar onları göremez oluyorum. Sadece karla
kaplı sonsuz bir ovayı düşünüyorum, görüyorum düşüncelerimin arasında. Geri
kalan her şey karla kaplanırken ortada o kasayı görüyorum, yaklaşıp kapağını
açıyor, içine giriyorum. Kasanın kapağını dışarıdan kapatıyorlar, üzerini
karlar örterken, son tapınma seslerini de duyuyorum. Uzaktan bakıyorlar, içinde
oldukları kasaya kar dolmasından korktukları için son tapınma seslerini
çıkarıyorlar. Onlara acımak istiyorum. Korkmaları gerekenin kar değil kasa
olduğunu söylemek istiyorum. Tam doğrulacakken, korna sesini duyuyorum. Cenin
pozisyonuna girip kasanın içindeki bu sıvıya gömüyorum kendimi, düşüncelerimin
tümü silinirken mutlu bir bebeğin gözlerini açması gibi kapatıyorum gözlerimi.
22 Ağustos 2012 Çarşamba
Bir Yardım Çığlığı- Dördüncü Kelam
Sonra aradan aylar geçmiş olur. Ana karakterimiz
eskisinden de büyük bir gümüş kasaya kapatmıştır kendini. Ya da sen okuyucum,
artık simgesel bir değeri kalmamış bu metafordan kurtulmak istiyorsan şöyle
diyelim: korunaklı ve sınırlı rahat bir hayatı sürdürmüştür, belki de bir tabut
sembolü olan kasanın deyimiyle ölü gibi, ot gibi yaşıyordur ya da kasayı anne
rahmi gibi gördüysen anne rahmindeki bir bebek kadar huzurludur; fakat şu
kesin, değişmiştir. Öyle ki toprağa gömüp çürüttüklerinin arasında bu yazı da
vardır. Aylardır hayal kurmamıştır mesela, aylardır bir daktilosu olduğunu
hayal etmemiştir. Aylardır binmediği trenlerin penceresinden bakmamıştır. Bir
anlamıyla susmuş, bir anlamıyla dinlemeyi kesmiştir hayatı. Ana karakterimizin
hayatındaki bu değişim o dereceye varmıştır ki, artık senli benli yazmaya bile
tenezzül etmemektedir. Beklentisi nedir? Eski hayal kırıklıkları ne olmuştur?
Şizofrenik benliğini ne durdurmuştur? Kendisi de bunları sormamaktadır
okuyucum, kendisi de sormamaktadır… Artık onun hayatı burada yazılmaya gerek
olmayan bir orta sınıf hayatıdır, bir şehir hayatıdır, bir çalışan hayatıdır,
bir modern hayattır. Bunu o kadar çok yazar yazmıştır ki, bunları okuya okuya
bu hayata alışmıştır ana karakterimiz. Merak etme, o hala başlarda sezdirdiği
gibi “entel” birisidir. Bir adam olduğunu söylemiş miydi? Yüzüne jilet vuran
bir kız düşünülemez değil mi okuyucum? Hala o kitaplarını okumakta, hala
marjinal grupların müziğini dinlemekte, hala anadolunun sefil mola yerlerinde
Fransızca Gazeteler okumaktadır. Hala bir köylüye şefkatle bakıp yeri
geldiğinde “Ahmet Kaya da büyük adamdı” demekte, çiğköfte yoğurup Zeki Müren
eşliğinde rakı yudumlamakta ve kendini mükemmel bir karışım olarak görmekte.
Peki ne değişti o zaman diye sormalısın, sormuyorsan okumamalısın onu. Çünkü o
okunmayı hiçbir zaman istemedi, fakat düzgün okumayanları da reddedecek bir
egoya sahip. Peki sen bunu bilebilir miydin? Şu ana kadar sana ne anlattı ki
kendisi hakkında? Arkasına saklandığı sembolizminin içi boş edebiyat olduğunu
gördük okuyucum, o kasasına girdi ve mutluluğu buldu. Sana çıkmanı öğütlediği o
kasanın en rahat sakini o şimdi. Peki sen, sen o kadar rahat mısın? Her sabah
paslı musluklar çevirip ağzına iğrenç kıllı sopalar sokmuyor musun? Arabanla
düştüğün yollarda arabanın tüm özgürlüğünü yok eden bir sıkışık trafik içinde
trenden de beter halde değil misin? Ve duyguların gerektirdiklerini unutmuyor
musun?
Merak etme okuyucum. Sana bunu anlatan ana karakter,
emin ol sana tersini de gösterecektir. Hele yazabilecek enerjiyi bir toplasın,
neler neler anlatacaktır. Bir yazar olacaktır belki de… Kendi hayatında
anlatmaya değer ne varsa yok ettikten sonra, anlatmaya değer şeyleri hayatında
değil de yazdıklarında keşfedecektir. Sen de onun bu hayallerine kaptıracaksın
kendini. Artık böyle, kasa dışında bize hayat yoksa, içeride kendi dünyamızı
kurarız. Hayat budur sevgili okuyucum. Ben, annemin karnından fırlamış ben,
kayıp gezen ben, yaşamayı deneyen ben, bunu başaramadım. Başaramadığımı sandım.
Emin ol, başarılmamış hayatları anlatmak çok daha kolaydır, ve ben hayatımı
anlattım. Ne zaman ki başarısızlıklarım tükendi, anlatım da bitti. Artık benim
isyanım modernliğe isyandır, baskıya isyandır, kalıplara isyandır ve sonuçta
anlatılacak bir isyan değildir. Artık ben susmalıyım sevgili okuyucum, artık
ben susmalıyım ve benim anlattıklarım konuşmalı. Asıl isyanı olan onlardır.
Asıl kasaya sıkışmış olanlar ve asıl kaçacak yeri olmayanlar… Çünkü sen
okuyucum, kasadan çıkamazsın; merak etme.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







