Ellilerin
Amerikan arabalarında duyulan o patavatsız fakat bir o kadar da neşeli, sıcak
gülümsemeleri üzerine çeken korna sesi ne kadar güzel bir uyanma alarmıydı. Ve
uyandığında insanın bir ev bitkisinin yaprağından beyaz badanalı duvarlara
yansıyan yeşil parıltıyı görmesi ne güzel şeydi. Ayaklar kaldırılıp yere
oturulduğunda yatak gıcırdamamışsa insanın neşesi yerine gelirdi. Gözlerini
açıp kapadıkça duvarlardaki bu yeşil ışımanın bugün bir farklı parladığını
gördü, badananın üzerindeki her bir kabartı ve damlacığın üzerinde ışık
çizgileri karasızca titreşiyor, havada uçuşan tozlar ışığa daha da büyük bir
derinlik katıyordu. Bu derinlik insanı sarhoş etmeye yeter de artardı. Bu küçük
oda böyle bir sabahta bir dünya gibi gelirdi insana…
Yazmayı
bırakıyorum. Sanki restoranda sunmuş olduğum o şovda söylediklerim gerçeğin ta
kendisiymiş gibi hissediyorum: dünyada söylenecek hiçbir şey kalmamış… Bense
planlı yazmayı tamamen unutmuşum. Adam yatağından kalkacak, evet, ve hayata
karşı içi en çocukça hevesle dolu olacak, bunu da biliyorum. Belki kahvaltıda
başına gelen çok ufak bir aksilik onun tüm bu hevesini bir an için kıracak. O
kahvaltısını gene de yapmaya devam edecek ve her şeyin pek de güzel olduğu
evinden çıkana kadar neşesi hiç kırılmayacak. Peki ya sonra? Herhalde sokakta
basit bir yürüyüş sırasında insanlara selam vermeye çalışacak ve karşılık
bulamayacak; ama bunu da dert etmeyecek, ta ki birisine çarpıncaya kadar…
Çarptığı adamla kısa bir tartışma ve tamam, insanlığa olan inancı o anda
yıkılacak ve sonra sokakta gördüklerine selam vermeyi kesecek. Hayatındaki
mücadele öğesi olarak karşısına büyük ihtimalle bir otobüs durağı çıkacak. Burada
verdiği mücadeleden sonra bundan sonra bu ruhtan hiç kurtulamayacak. Bir
olasılık küçük bir işletmede bir ofis işi olacak ve oraya gidecek. Umarım ki
oradaki arkadaşlarıyla işle ilgili konuşurken, henüz karar vermediğim karakter
özelliklerini birer birer kazanacak. Sonra, eğer işi sağ salim atlatmışsa,
dönüş yoluna düşecek, yorgun ve huzur arayışı içinde olacak ve eve dönüp o
güzel yatağına yatmak istiyor olacak; tabi tüm insanlar gibi gün boyunca akşam
iyi vakit geçirmenin hayalini kurmuş olacak… Ancak dönüş yolunda bile itilip
kakılmak ve yoruculuğuyla karşılaşmak onu çıldırtacak. Evine ulaştığında final
karakteri diye bahsettiğim karakterin tüm özelliklerini yüklenmiş bir adam,
yorgun bir adam olacak. Evde hiçbir şey yapamayacak; özlediği akşam eğlencesi
olmayacak. Sabah büyük bir heyecanla baktığı duvarlar ona yalnızlığını
anımsatacak ve kendini yatağa atıp yorganı üzerine çekerken, sabah yataktan
çıktığına pişman, akşam tekrar yatıyor olduğuna şaşkın, düşüp kalacak.
Hayır. Belki de
sabah gayet sakin bir şekilde uyanacak, mutlu ve normal bir adam olarak
kahvaltı ederken, kafası bir ekmek kırıntısının neden o şekilde değil de bu
şekilde koptuğuna takılacak ve bu soru ömrünü yiyip bitirmeye başlayacak. Gün
içinde yaptıkları kısmı böyle bir senaryoda önemsiz bir detay olarak kalıyor.
İşte planlı yazamıyorum, yazmayı bırakmayı böyle anlarda düşünüyorum hayatımda.
Ben daha insani duyguların hiçbirini tatmamış
biriyim, cam bir fanusta büyümüş gibi, ölümü bilmeden, başarısızlığı bilmeden,
kıskanmayı, küçük düşmeyi, ulaşamamayı, yetersizliği bilmeden, açlığı bilmeden
büyümüş bir çocuğum ben. İnsanlığın ütopyasıyım ben, yok etmeye çalıştığımız
tüm o hislerin uzağında, onların varlığından habersiz oluşmuş bir kutsal ruhum
ben. Ve üstüne üstlük önünde diz çökmesi gerektiği bir babası olmadığı
söylenen, tüm mucizelerini sadece çılgınlığı daha da ilerilere taşıyabilmek
için kullanabileceği söylenmiş olan bir kutsal ruhum ben. İnsanlığın kutsadığı
yanlış ruhum.
Ve işte önünde diz çökecek babayı bulamadığımda
şeytanın önünde diz çöküyorum; kendi şeytanımın, insanlığın distopyasının, yok
etmeye çalıştığımız tüm o hislerin biriktiği çöplüğün kutsal basamaklarında diz
çöküyorum.
“Baba. Bana kıskanmayı öğret.”
“Bir insan kıskançlığı nasıl öğrenebilir? Veya ilk
defa kıskandığı günü hatırlayan var mıdır? Kıskançlık başkalarından çok
kendisiyle ilgili bir meseledir.
Kıskandığını biliyorsun. Sen de kıskandın, hem de
sonuna dek.
İnsan bir kumdan kaleyi var etmek için her zaman
çaba sarf edebilir. Çoğu zaman tepede parlayan güneşin yakıcı etkisi cesaret
kırmak için yetersizdir, ve hayır, dalgaların yıkması klişesini kullanmaya
gerek kalmayabilir, akıllı bir insan kumdan kalesini dalgaların erişemeyeceği
yerlere yapabilir. İnsanlığın belki de binlerce yıllık tarihinde öğrendiği hep
bu: kumdan kalelerini dalgalardan hep biraz daha uzağa yapmak, hep dalgalardan
daha az etkilenecek şekilde çekmek, ve hep kaleyi daha da büyütmek…
Ve zaten kıskanmak, kıskanmak dalgalarla ilgili bir
sorun değildir. Kıskanmak kalenin yıkılmasıyla ilgili bir sorun da değildir;
tersine bazen kıskanmak kalenin yıkılmasını istemektir; kalenin yıkık kalmasını
istemektir.
Oğlum, bunu sana benim anlatmam aslında bir yalanın
sürdürülmesinden ibaret. Bu senin şimdiye dek yaşadığın yıllarda onlarca kez
başına gelmiş bir şey. Sen bir kumdan kaleyi yapmaya her zaman çaba sarf
edebilirsin, sen her zaman en güzel kumdan kalelerden birini yapabilirsin. Onu
dalgaların uğrayamayacağı yerlerde yaparsın; ona insanların çarpmasını
engellersin ve onun yıkılan parçalarını her zaman onarabilirsin.
Oğlum, bir kumdan kale için ne kadar emek sarf
ettiğinin aslında ne kadar kıskanacağınla ilgisi yoktur; bir kumdan kalenin ne
kadar güzel oluşunun, ne kadar kıskanacağınla bir ilgisi yoktur. Bir kumdan
kaleyi yapıp koruduğun sürece aslında kıskanmazsın.
Fakat bir gün artık o kumdan kaleden sıkılırsın;
hatta bir sembol ve anlatı aracı olarak bile nefretini çeker kumdan kale ve bir
daha adını bile anmak istemezsin. İşte böyle bir anda parlak ve güzel plastik
bloklar dikkatini çeker. Ve oyuncak bloklarından bir kale yapmaya başlarsın.
Oyuncaklar daha değerlidir, onlar seni daha mutlu eder, onlar kumların aksine
sana aittirler ve oyuncaktan yaptığın kale, saklayabileceğin, hep senin olarak
adlandırabileceğin bir eserdir.
Böyle bir günde kumsalda bıraktığın kumdan kalene
çarpanlar olabilir; onu yıkabilirler, devirebilirler; kumdan kalen yalnız
kalabilir.
Kumdan kalen çok yalnız olabilir.
Kumdan kalen çok yalnız üzülebilir.
Kumdan kalen yalnız çok üzülebilir.
Yalnız kumdan kalen çok üzülebilir.
Ve sen bu süreçte evinde yalnız değil oyuncak
kulenle, üzgün değil sıçrayan ruh hallerinde sürdürüp gidiyor olabilirsin
hayatını.
Yalnız üzülen kumdan kaleni işte öyle bir anda bir
başka çocuk da görebilir.
Üzülen kumdan kaleni işte öyle bir anda bir başka
yalnız çocuk da görebilir.
Yalnız çocuk yalnız kalenin başına gidebilir.
Ve sen evinde parıldayan, gururla dikilen oyuncak
kuleni bırakmak istemezsin, onun senden uzakta olabilmesini kabul etmek
istemezsin, onu bırakmazsın, o senden uzakta olmaz. Evdesindir.
Böylece çocuğun elleri kuma değer, kumdan kalenin
çökük duvarları bir daha yükselir, karışmış kumların içinden eskilerin o güzel
şaheseri çıkarken şüphe duyabilirsin, için acıyabilir. Şöyle bir dönüp oyuncak
kulene bakarsın ve için mutlulukla dolar, önceki hissini bir kez daha unutursun
ve heyecanla oyuncak kulene yeni bloklar eklersin.
Kocaman güzel, ve senin olan bir oyuncak kulen
vardır şimdi; kumdan kulen, kulen mi? O senin değildir artık. Kumdan kule
başkasının olmuştur, olabilir. Senin dev kulenin yanında o nedir ki? İlk
dalgada yıkılacak geçici bir heves.
Ve unutmuş olduğun gerçekler bir bir yüzüne çarpar.
Kumdan kuleyi dalgaların erişemeyeceği yerde yapmışsındır. Çocuk kaleyi
genişlettikçe genişletir; büyüttükçe büyütür. Ve bir rüzgar esiverdiğinde, o
güvendiğin oyuncak kulen, eriştiği yükseklikten yıkılıverir. Ne kadar yüksekse
parçalar o kadar yüksekten düşer omuzlarına, o kadar çökertir seni.
Bu anda yeniden yapmaya çalışırsın oyuncak kuleni,
parçaları eskisi gibi üst üste dizmeye çalışırsın; dengeyi arar da bulamazsın.
İşte o anda eski kumdan kalene(yeni ihtişamlı kalesine) dönüp baktığında…
O an o çocuk gelip de sana acıyarak baktığında…
O an o çocuk gelip de kule yapımı üzerine sana öğüt
verdiğinde…
O an o çocuk sevgi dolu gözlerle kendi kalesine
baktığında…
Kıskanırsın.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder