Sayfalar

Translate

23 Ocak 2014 Perşembe

Bir Yardım Çığlığı- On Sekizinci Kelam

Olayların geldiği şu son noktaya baktığımda, o akşam olanların ne kadar kavranmaz olduğunu, fakat birbirinin peşinde koşan bu anlamsız insanların sonuçta hiçbir yere varamayacaklarının gayet açık olduğunu bir kez daha görüyorum. Sonradan bakıldığında, hem benim hem de onun hayatını bu derece etkilemiş bir akşamın aslında bu kadar tesadüfî oluşu bana kabul edilemez geliyor. Üstelik o akşama ne zaman uğrasam, gizemini çözmek beni oradan oraya sürükleyen olayları görmek ya da bir umut, olacakları etkileyebilmek için, her seferinde olayların absürdizmine bir parça daha batıyorum, olayları daha da karıştırıp işi, hem kendim hem de onun için daha da içinden çıkılmaz hale getiriyorum ve sonradan baktığımda, bir kez daha, yaşamımı sürükleyen kuvvetlerin anlamsızlığını görüyorum. Fakat yapacak bir şey yok, çünkü ben uslanmaz bir yazarım, ve yazdıkça işin daha da derinine inmek istiyor, kendimi kelimelerin arasında iyice gömüyorum. Bu yüzden, şu an tekrar baktığımda işin iyice içinden çıkılmaz hale geldiği, genç adamın kayıp, kızın kayıp, köftecinin yalnız ve beş yıl sonrasının adamının öfkeli olduğu o son ana bakıp, bir şekilde bu düğümü çözmek gerektiğini düşünüyorum. Çözüm nedir? Kızla genç adamı buluşturmak mı? Fakat bunu yaptığım takdirde beş yıl sonraki adamın alçaltan yalnızlığıyla başa çıkamayacağımı biliyorum, üstelik tüm enerjimi, tüm harflerimi bunun için kullanırsam kendini minibüsüne kapatmış yaşlı adam için hiçbir şey yapamayacağım, oysa tüm yolların çıktığı ortak son o: bu kaotik düzlemi bir arada tutan ortak payda o, ve onun yok olup gitmesine göz yumamam... Ne ise ne, hala beklediğim şu anlarda genç kız çaresizliğe daha da gömülüp kendini suçlamayı sürdürüyor, tedirginlikle etrafına bakan genç adam herhangi bir sokaktan fırlayacak polisi gözlüyor, köfteci amca yıllar sonra gözüne doğru hücum eden gözyaşlarını tutmaya çalışıyor ve beş yıl sonrasının genci içinden piyano seslerinin gelmediği floresan ışıklı evin önünde dayanamayarak yere yığılıyor. Hatırladığım kadarıyla, yani işe müdahale etmediğim akşamlarda olayların kırıldığı nokta burası. Çünkü ne kadar uğraşırsam uğraşayım bu andan ötesini hatırlayamıyorum. Sanırım şu andan sonra bunu kırmanın tek yolu, tüm yazarlık haklarımdan vaz geçip, gidip bir şeyleri değiştirmek.

Kim bilir kaçıncıya yürüdüğüm aynı sokakları bir kez daha yürüyorum. Vakit geç, vaktim az, vakitsiz geldiğim bu sokaklarda yapacaklarımı bir an önce yapıp bu tehlikeli sokaklardan uzaklaşmalıyım. Fakat gitmem gereken yerin tam olarak nerede olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum. Gerçi tüm sokakların bir şekilde birbirini kopyaladığı ve eğile büküle hep birbirine bağlandığı bu karışık semtte ne yaparsam yaparım onu bulabilirim ama geciktiğim her an biraz daha umutsuzluğa ve yorgunluğa kapıldığını biliyorum. Eğer çok geç kalırsam onu hiç kurtaramayabilirim. Onu hızlıca bulmak için geçmişte, yıllar önce, fark ettiğim ve hala içimde sakladığım bir fikri kullanıyorum. Çölde gözü bağlı yürüyen insanların kullandıkları ellerinin yönüne doğru fark etmeden saptıkları bilgisini hayata uyguluyorum. Ben de elbet nereye yürüdüğümü bilmeden dümdüz yürüdüğümü sanarak bu sokaklarda yürürsem aslında benliğimin beni saptırdığı yöne doğru yürüyerek aradığımı bulacağımı biliyorum. Böylece yürüyorum. Artık buraya geldiğim her akşam (her bu akşam) yazdıklarımın yaptıklarımın söylediklerimin birer tekrar birer tekrar olduğunu biliyorum. Fakat ileriki günlerde bu akşam olmuş olanları anlamak için birer birer birbirine çok benzeyen ama minik minik farklar taşıyan bu söylenmişleri bir araya getirip belki de aradaki küçük farklardan yola çıkarak olmuş olanların genel bir resmine ulaşabileceğim. Bu yüzden tekrarlamaktan tekrar tekrarlamaktan korkmuyorum.

Zaten bunları düşünürken doğru sapak olduğunu bildiğim sapaktan sapıyorum ve işte onu orada görüyorum. Bir kez daha bu akşamki halinin ne kadar güzel olduğunu düşünüyor ve fakat sonra hemen duruyorum. Her ne kadar ona bu kadar yakınken gidip ona sarılmak onunla bir olmak dışında her şey bana saçma görünse de, bunun işe yaramayacağı, bir kandırmaca olduğu, artık onlarca öykü ve romanda hatta filmlerde ve bilgisayar oyunlarında ve hatta kişisel hayallerde yüzlerce binlerce defa kullanılmış bayat bir teknik olduğunu hatırlıyor ve duruyorum. Geçmişin tüm edebiyatına çekilmiş tüm filmlere oynanan tüm oyunlara kurulan tüm hayallere -içimden- okkalı küfrediyor ve tekrar kafamı kaldırıp, artık üşümeye başlamış ama gene de yılıp gitmeyen, kararsızca ne yapacağını düşünen kırmızı paltoluya bakıyorum. Onun kararsızlığını yıkıp buradan gitmeliyim.

Aslında tek yapmam gereken gidip ona İsmet'i bulması gerektiğini söylemek; fakat bunu yapan ben olduğumda onun yaşayabileceği kafa karışıklıklarını, korkuları fakat bir o kadar da güçlü olacak heyecanları ve umutları düşündüğümde, buraya gelerek doğru şeyi yaptığım sonucuna varıyorum. Artık ona yaklaşabilirim.

İrkilerek bana dönüyor. Bu güvensiz sokakta böyle yapması gayet doğal; fakat henüz beni tanımadığı için yüzümün hatlarını seçebilmek de onu rahatlatmıyor, ona yaklaştıkça korkusunu arttırıyorum. Bilmiyor. Benim kim olduğumu, onun hayatına nasıl bir etkim olacağını, onu felakete sürükleyip sürüklemeyeceğimi bilmiyor. Ancak düşünülürse, bu bilmemeklerin hepsi peşinde koşturduğu yazar için de geçerli. Fakat yazarın yazmış olması, çeşitli ana karakterlerin ardından kendine dair birtakım şeyler anlatmış olması, bir de şu an benim yaptığımın aksine ondan kaçıyor olması, onda yazarın peşinden koşmak için dayanılmaz bir istek uyandırıyor.
Umursamıyorum, zaten olayların geldiği şu noktada onun beni sevip sevmemesinin bir önemi yok. Sadece yazarı bulması, ya da yazarın onu bulması önemli. Bundan sonrasında tüm sorunlarını çözebileceklerine, yaşlı amcayı bulup onu kurtarabileceklerine, birlikte uzaklara gidebileceklerine...

Ben hiçbir şey düşünmüyorum. Yapacağımı yapıp buradan bir an önce uzaklaşmazsam, yakında bu dünyanın -sadece tek bir akşamdan oluşan bu büyülü ve hastalıklı dünyanın- büyüsüne kapılıp sonsuza kadar burada kalabilir, genç kız, genç adam, beş yıl sonrasının adamı ve yaşlı köfteci arasında sonsuza dek dolanan yurtsuz bir elçi gibi benliğimin bu pis köşesine hapsolabilirim.

Yaklaşıyorum, söyleyeceğim şey çok kısa. "İsmet'i bul, yapman gereken sadece bu." Sonra cebine bir parça kağıt sıkıştırıyorum. "Bunu vakti geldiğinde oku. Sanki tek çare gökten her şeyi çözecek bir mesaj inmesiymiş gibi hissettiğinde. Bu senin deus ex machina'n olsun."


Hiçbir şey söylemiyor. Kağıdı koyduğum cebine doğru bakıyor, başını kaldırdığında ben orada olmuyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder