Olayların geldiği şu son noktaya baktığımda, o akşam
olanların ne kadar kavranmaz olduğunu, fakat birbirinin peşinde koşan bu
anlamsız insanların sonuçta hiçbir yere varamayacaklarının gayet açık olduğunu
bir kez daha görüyorum. Sonradan bakıldığında, hem benim hem de onun hayatını
bu derece etkilemiş bir akşamın aslında bu kadar tesadüfî oluşu bana kabul
edilemez geliyor. Üstelik o akşama ne zaman uğrasam, gizemini çözmek beni
oradan oraya sürükleyen olayları görmek ya da bir umut, olacakları
etkileyebilmek için, her seferinde olayların absürdizmine bir parça daha
batıyorum, olayları daha da karıştırıp işi, hem kendim hem de onun için daha da
içinden çıkılmaz hale getiriyorum ve sonradan baktığımda, bir kez daha,
yaşamımı sürükleyen kuvvetlerin anlamsızlığını görüyorum. Fakat yapacak bir şey
yok, çünkü ben uslanmaz bir yazarım, ve yazdıkça işin daha da derinine inmek
istiyor, kendimi kelimelerin arasında iyice gömüyorum. Bu yüzden, şu an tekrar
baktığımda işin iyice içinden çıkılmaz hale geldiği, genç adamın kayıp, kızın
kayıp, köftecinin yalnız ve beş yıl sonrasının adamının öfkeli olduğu o son ana
bakıp, bir şekilde bu düğümü çözmek gerektiğini düşünüyorum. Çözüm nedir? Kızla
genç adamı buluşturmak mı? Fakat bunu yaptığım takdirde beş yıl sonraki adamın
alçaltan yalnızlığıyla başa çıkamayacağımı biliyorum, üstelik tüm enerjimi, tüm
harflerimi bunun için kullanırsam kendini minibüsüne kapatmış yaşlı adam için
hiçbir şey yapamayacağım, oysa tüm yolların çıktığı ortak son o: bu kaotik
düzlemi bir arada tutan ortak payda o, ve onun yok olup gitmesine göz
yumamam... Ne ise ne, hala beklediğim şu anlarda genç kız çaresizliğe daha da
gömülüp kendini suçlamayı sürdürüyor, tedirginlikle etrafına bakan genç adam
herhangi bir sokaktan fırlayacak polisi gözlüyor, köfteci amca yıllar sonra
gözüne doğru hücum eden gözyaşlarını tutmaya çalışıyor ve beş yıl sonrasının
genci içinden piyano seslerinin gelmediği floresan ışıklı evin önünde
dayanamayarak yere yığılıyor. Hatırladığım kadarıyla, yani işe müdahale
etmediğim akşamlarda olayların kırıldığı nokta burası. Çünkü ne kadar
uğraşırsam uğraşayım bu andan ötesini hatırlayamıyorum. Sanırım şu andan sonra
bunu kırmanın tek yolu, tüm yazarlık haklarımdan vaz geçip, gidip bir şeyleri
değiştirmek.
Kim bilir
kaçıncıya yürüdüğüm aynı sokakları bir kez daha yürüyorum. Vakit geç, vaktim
az, vakitsiz geldiğim bu sokaklarda yapacaklarımı bir an önce yapıp bu
tehlikeli sokaklardan uzaklaşmalıyım. Fakat gitmem gereken yerin tam olarak
nerede olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum. Gerçi tüm sokakların bir şekilde
birbirini kopyaladığı ve eğile büküle hep birbirine bağlandığı bu karışık
semtte ne yaparsam yaparım onu bulabilirim ama geciktiğim her an biraz daha
umutsuzluğa ve yorgunluğa kapıldığını biliyorum. Eğer çok geç kalırsam onu hiç
kurtaramayabilirim. Onu hızlıca bulmak için geçmişte, yıllar önce, fark ettiğim
ve hala içimde sakladığım bir fikri kullanıyorum. Çölde gözü bağlı yürüyen
insanların kullandıkları ellerinin yönüne doğru fark etmeden saptıkları
bilgisini hayata uyguluyorum. Ben de elbet nereye yürüdüğümü bilmeden dümdüz
yürüdüğümü sanarak bu sokaklarda yürürsem aslında benliğimin beni saptırdığı
yöne doğru yürüyerek aradığımı bulacağımı biliyorum. Böylece yürüyorum. Artık
buraya geldiğim her akşam (her bu akşam) yazdıklarımın yaptıklarımın
söylediklerimin birer tekrar birer tekrar olduğunu biliyorum. Fakat ileriki
günlerde bu akşam olmuş olanları anlamak için birer birer birbirine çok
benzeyen ama minik minik farklar taşıyan bu söylenmişleri bir araya getirip
belki de aradaki küçük farklardan yola çıkarak olmuş olanların genel bir
resmine ulaşabileceğim. Bu yüzden tekrarlamaktan tekrar tekrarlamaktan
korkmuyorum.
Zaten
bunları düşünürken doğru sapak olduğunu bildiğim sapaktan sapıyorum ve işte onu
orada görüyorum. Bir kez daha bu akşamki halinin ne kadar güzel olduğunu
düşünüyor ve fakat sonra hemen duruyorum. Her ne kadar ona bu kadar yakınken
gidip ona sarılmak onunla bir olmak dışında her şey bana saçma görünse de,
bunun işe yaramayacağı, bir kandırmaca olduğu, artık onlarca öykü ve romanda
hatta filmlerde ve bilgisayar oyunlarında ve hatta kişisel hayallerde yüzlerce
binlerce defa kullanılmış bayat bir teknik olduğunu hatırlıyor ve duruyorum.
Geçmişin tüm edebiyatına çekilmiş tüm filmlere oynanan tüm oyunlara kurulan tüm
hayallere -içimden- okkalı küfrediyor ve tekrar kafamı kaldırıp, artık üşümeye
başlamış ama gene de yılıp gitmeyen, kararsızca ne yapacağını düşünen kırmızı
paltoluya bakıyorum. Onun kararsızlığını yıkıp buradan gitmeliyim.
Aslında
tek yapmam gereken gidip ona İsmet'i
bulması gerektiğini söylemek; fakat bunu yapan ben olduğumda onun
yaşayabileceği kafa karışıklıklarını, korkuları fakat bir o kadar da güçlü
olacak heyecanları ve umutları düşündüğümde, buraya gelerek doğru şeyi yaptığım
sonucuna varıyorum. Artık ona yaklaşabilirim.
İrkilerek
bana dönüyor. Bu güvensiz sokakta böyle yapması gayet doğal; fakat henüz beni
tanımadığı için yüzümün hatlarını seçebilmek de onu rahatlatmıyor, ona
yaklaştıkça korkusunu arttırıyorum. Bilmiyor. Benim kim olduğumu, onun hayatına
nasıl bir etkim olacağını, onu felakete sürükleyip sürüklemeyeceğimi bilmiyor.
Ancak düşünülürse, bu bilmemeklerin hepsi peşinde koşturduğu yazar için de
geçerli. Fakat yazarın yazmış olması, çeşitli ana karakterlerin ardından
kendine dair birtakım şeyler anlatmış olması, bir de şu an benim yaptığımın
aksine ondan kaçıyor olması, onda yazarın peşinden koşmak için dayanılmaz bir
istek uyandırıyor.
Umursamıyorum,
zaten olayların geldiği şu noktada onun beni sevip sevmemesinin bir önemi yok.
Sadece yazarı bulması, ya da yazarın onu bulması önemli. Bundan sonrasında tüm
sorunlarını çözebileceklerine, yaşlı amcayı bulup onu kurtarabileceklerine, birlikte
uzaklara gidebileceklerine...
Ben hiçbir
şey düşünmüyorum. Yapacağımı yapıp buradan bir an önce uzaklaşmazsam, yakında
bu dünyanın -sadece tek bir akşamdan oluşan bu büyülü ve hastalıklı dünyanın-
büyüsüne kapılıp sonsuza kadar burada kalabilir, genç kız, genç adam, beş yıl
sonrasının adamı ve yaşlı köfteci arasında sonsuza dek dolanan yurtsuz bir elçi
gibi benliğimin bu pis köşesine hapsolabilirim.
Yaklaşıyorum,
söyleyeceğim şey çok kısa. "İsmet'i bul, yapman gereken sadece bu."
Sonra cebine bir parça kağıt sıkıştırıyorum. "Bunu vakti geldiğinde oku.
Sanki tek çare gökten her şeyi çözecek bir mesaj inmesiymiş gibi hissettiğinde.
Bu senin deus ex machina'n olsun."
Hiçbir şey
söylemiyor. Kağıdı koyduğum cebine doğru bakıyor, başını kaldırdığında ben orada
olmuyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder