İsmet şehrinden tiksiniyordu. Bunu söylemek –yazmak- bu
kadar kolay olsa da İsmet için yıllardır çıktığı, üzerinde yürüdüğü bu
sokaklara çıkmak artık herhangi bir benzetmenin, söz oyununun ya da zekice
kurulmuş bir betimlemenin anlatamayacağı bir işkenceydi. Ki İsmet de
gerçeklikle oynamanın tüm bu araçlarından kaçalı çok zaman oluyordu. Klavyedeki
plastik harflerin dünyasını bırakıp metropol sokaklarının dünyasına atılalı en
azından birkaç ay geçmişti. Pişman değildi. Hatta kendisinin de her zaman
tiksindiği, şehirleri bilmeyip şehirler hakkında yazanlardan olduğunu fark
ettiğinden beri bu yaptığı şey onun tek çaresiydi. Sokaklarda karşısına çıkacak
şey her ne olursa olsun eve tıkılıp zorlamayla yazılan öykülerden daha iyi, en
azından daha gerçek olacağını düşünüyordu. Fakat şehrinden, yıllardır üstüne
yazıp yazıp da bitiremediği şehrinden bir anda böyle tiksinmeye başlayacağını
hiçbir zaman aklına getirememişti. O her zaman sokaktaki insana, şefkatli bir
entelektüel burjuva bakış açısıyla bakmıştı. Sokaktaki insanın samimi, içten,
hatta üslubuna uygun söylemek gerekirse –bu yazarlıktan kalma bir
alışkanlığıydı- “harbi” olduğunu düşünmüştü. Haliyle hikayelerini de bunu bir
ön kabul alarak kurmuş, ana karakterlerini beklenmedik karanlık kahvehanelere
sürüklemiş fakat buralarda karşılarına büyük destekçiler, gerçek dostlar
çıkartmış, lüks apartman ahalisinin normalde görmezlikten geldiği korkunç
zulümlere, haksızlıklara, cinayetlere sokak insanlarının ağzından dur demiş,
onların gerçekliğini ön plana çıkardıkça lüks apartman ahalisinin geri
kalanından iyice uzaklaşmıştı kendi apartman dairesinde.
Fakat dışarı çıktığında –ki ilk çıktığı an bile dâhil buna-
gerçekliğin hikâyelerinde yazdığı kadar keskin çizgilerle bölünemeyeceğini
anlamıştı. Bunu fark ettikten sonra okuyucularına da kızmıştı aslında, biri
bile çıkıp da ona yanlış yaptığını, kendi kafasında kurduğu dünyada sağdan
soldan izlenimlerle oluşturduğu yanlış fikirleri abarta abarta gerçekdışı bir
hayata sürüklendiğini söylememişti. Hâlbuki bu öykülerinde bariz bir şekilde
belli oluyordu.
Bu ilk kırgınlığını çabuk atlatmıştı İsmet, çünkü yaşadığı
mahalle T… şehrinin görece sakin, ya da her zaman tiksinmiş olduğu tabirle
“nezih” bir semtindeydi. Sokakta karşısına çıkanlar en az yarım asrını aynı
sokaklarda geçirmiş, bakkalları, kasapları, çöpçüleri, taksicileri,
tesisatçıları ve kapıcıları kendileriyle birlikte yaşlanan emeklilerdi. Sonra
bu emeklilerin, aynı mahalleli çocukluk arkadaşları yeni bakkallar, kasaplar,
çöpçüler, taksiciler, tesisatçılar ve kapıcılarla büyümüş çocukları ve
çevrelerinde sonsuz bir hızda sürüp giden bu döngüsellikten başları dönmüş
torunları vardı.
Bunlar İsmet’in kafasında nereye koyacağına bir türlü karar
veremediği insanlardı. Para hayatlarında çok az rol oynardı. Hiçbir zaman yeterli
paraları olmaz; fakat bir şekilde –yıllardır yaptıkları gibi- geçinip
giderlerdi. Mali durumları hiç değişmezdi onların, ne kimseyi sömürürler, ne de
büyük borç harca düşerlerdi. Fakat İsmet’in bu yanılgısı da komşusu olan
mahalleli bakkala gelen hacizle birlikte son buldu. Öyleyse şu açıktı,
kafasında kurmuş olduğu dünya daha komşu dairenin kapısına vardığında
çöküyordu. Bunu fark eden İsmet, mahallenin sokaklarında her gün yürüyerek
kafasındaki yanılgıları azar azar düzeltme fikrinden işte böylece vazgeçti.
Bunun yerine şehrin en bilmediği, ücra köşesine gidecek ve baştan bir dünya
kuracaktı kendisine. Bunun sonunda zamanın en iyi yazarlarından biri
olabileceğine emindi. (Kim bilir bu yanılgısı ne zaman ortaya çıkacak?)
Genç kız
öyküyü bu noktaya kadar okuduktan sonra durdu. İsmet belli ki genç adamın
kendisinin yerine kullandığı aynalardan biriydi. Her öyküsünün ana karakteri
bir biçimde çözülüyor ve aynı adama, yazara, işaret ediyordu. Yazarı bulmak
uğrunda şehirde attığı turda olmadık yerlerden geçmiş; fakat şimdi başladığı
yere çok yakın bir ara sokakta kala kalmıştı. Elindeki öyküye tekrar baktı.
Dikkati dağılmamış olsa öykünün devamını okuyacak, İsmet denen bu adamın şehrin
hangi ücra köşesine gittiğini görecek ve yazarın peşinden koşturmaya devam edecekti.
Fakat gün boyunca okuduğu, birbiriyle yer yer bağıntısız tüm bu öyküler onu o
kadar yormuştu ki, okusa da yanlış bir izlenime kapılacağı korkusuyla öyküyü
katladı ve kırmızı kabanının cebine koydu. Eski bir sokak lambasının sokağın
ortasına bıraktığı loş ışık dairesinin tam ortasında dikilirken, saatin ne
kadar geç olmuş olduğunu, havanın soğukluğunu ve çevresindeki sokağın ne kadar
tekinsiz olduğunu kavradı. Kayıp mı olmuştu? Peki, uğrunda koşup da kayıp
olduğu bu adam kimdi? O an bundan da emin olamıyordu. Aptallık üstüne
fikirlerini gözden geçirdi ve karar verdi, yaptığı şey düpedüz aptalcaydı, aklı
başında birinin asla yapmayacağı bir şeydi. Cidden, hangi akla hizmet böyle bir
şeyi yapmıştı ki? Çok istediyse yayıncılarla, o adı sanı duyulmamış edebiyat
dergilerinin editörleriyle iletişime geçseydi, adres telefon isim, bir şeyler
öğrenseydi. Ama hayır, bir macera isteği, edebi eserleri anlamada kendine
duyduğu bir güven, onu öykülerinden yola çıkarak yazarı bulabileceği fikrine
sürüklemişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder