Sayfalar

Translate

23 Ocak 2014 Perşembe

Bir Yardım Çığlığı- On Yedinci Kelam

İsmet şehrinden tiksiniyordu. Bunu söylemek –yazmak- bu kadar kolay olsa da İsmet için yıllardır çıktığı, üzerinde yürüdüğü bu sokaklara çıkmak artık herhangi bir benzetmenin, söz oyununun ya da zekice kurulmuş bir betimlemenin anlatamayacağı bir işkenceydi. Ki İsmet de gerçeklikle oynamanın tüm bu araçlarından kaçalı çok zaman oluyordu. Klavyedeki plastik harflerin dünyasını bırakıp metropol sokaklarının dünyasına atılalı en azından birkaç ay geçmişti. Pişman değildi. Hatta kendisinin de her zaman tiksindiği, şehirleri bilmeyip şehirler hakkında yazanlardan olduğunu fark ettiğinden beri bu yaptığı şey onun tek çaresiydi. Sokaklarda karşısına çıkacak şey her ne olursa olsun eve tıkılıp zorlamayla yazılan öykülerden daha iyi, en azından daha gerçek olacağını düşünüyordu. Fakat şehrinden, yıllardır üstüne yazıp yazıp da bitiremediği şehrinden bir anda böyle tiksinmeye başlayacağını hiçbir zaman aklına getirememişti. O her zaman sokaktaki insana, şefkatli bir entelektüel burjuva bakış açısıyla bakmıştı. Sokaktaki insanın samimi, içten, hatta üslubuna uygun söylemek gerekirse –bu yazarlıktan kalma bir alışkanlığıydı- “harbi” olduğunu düşünmüştü. Haliyle hikayelerini de bunu bir ön kabul alarak kurmuş, ana karakterlerini beklenmedik karanlık kahvehanelere sürüklemiş fakat buralarda karşılarına büyük destekçiler, gerçek dostlar çıkartmış, lüks apartman ahalisinin normalde görmezlikten geldiği korkunç zulümlere, haksızlıklara, cinayetlere sokak insanlarının ağzından dur demiş, onların gerçekliğini ön plana çıkardıkça lüks apartman ahalisinin geri kalanından iyice uzaklaşmıştı kendi apartman dairesinde.

Fakat dışarı çıktığında –ki ilk çıktığı an bile dâhil buna- gerçekliğin hikâyelerinde yazdığı kadar keskin çizgilerle bölünemeyeceğini anlamıştı. Bunu fark ettikten sonra okuyucularına da kızmıştı aslında, biri bile çıkıp da ona yanlış yaptığını, kendi kafasında kurduğu dünyada sağdan soldan izlenimlerle oluşturduğu yanlış fikirleri abarta abarta gerçekdışı bir hayata sürüklendiğini söylememişti. Hâlbuki bu öykülerinde bariz bir şekilde belli oluyordu.

Bu ilk kırgınlığını çabuk atlatmıştı İsmet, çünkü yaşadığı mahalle T… şehrinin görece sakin, ya da her zaman tiksinmiş olduğu tabirle “nezih” bir semtindeydi. Sokakta karşısına çıkanlar en az yarım asrını aynı sokaklarda geçirmiş, bakkalları, kasapları, çöpçüleri, taksicileri, tesisatçıları ve kapıcıları kendileriyle birlikte yaşlanan emeklilerdi. Sonra bu emeklilerin, aynı mahalleli çocukluk arkadaşları yeni bakkallar, kasaplar, çöpçüler, taksiciler, tesisatçılar ve kapıcılarla büyümüş çocukları ve çevrelerinde sonsuz bir hızda sürüp giden bu döngüsellikten başları dönmüş torunları vardı.

Bunlar İsmet’in kafasında nereye koyacağına bir türlü karar veremediği insanlardı. Para hayatlarında çok az rol oynardı. Hiçbir zaman yeterli paraları olmaz; fakat bir şekilde –yıllardır yaptıkları gibi- geçinip giderlerdi. Mali durumları hiç değişmezdi onların, ne kimseyi sömürürler, ne de büyük borç harca düşerlerdi. Fakat İsmet’in bu yanılgısı da komşusu olan mahalleli bakkala gelen hacizle birlikte son buldu. Öyleyse şu açıktı, kafasında kurmuş olduğu dünya daha komşu dairenin kapısına vardığında çöküyordu. Bunu fark eden İsmet, mahallenin sokaklarında her gün yürüyerek kafasındaki yanılgıları azar azar düzeltme fikrinden işte böylece vazgeçti. Bunun yerine şehrin en bilmediği, ücra köşesine gidecek ve baştan bir dünya kuracaktı kendisine. Bunun sonunda zamanın en iyi yazarlarından biri olabileceğine emindi. (Kim bilir bu yanılgısı ne zaman ortaya çıkacak?)


Genç kız öyküyü bu noktaya kadar okuduktan sonra durdu. İsmet belli ki genç adamın kendisinin yerine kullandığı aynalardan biriydi. Her öyküsünün ana karakteri bir biçimde çözülüyor ve aynı adama, yazara, işaret ediyordu. Yazarı bulmak uğrunda şehirde attığı turda olmadık yerlerden geçmiş; fakat şimdi başladığı yere çok yakın bir ara sokakta kala kalmıştı. Elindeki öyküye tekrar baktı. Dikkati dağılmamış olsa öykünün devamını okuyacak, İsmet denen bu adamın şehrin hangi ücra köşesine gittiğini görecek ve yazarın peşinden koşturmaya devam edecekti. Fakat gün boyunca okuduğu, birbiriyle yer yer bağıntısız tüm bu öyküler onu o kadar yormuştu ki, okusa da yanlış bir izlenime kapılacağı korkusuyla öyküyü katladı ve kırmızı kabanının cebine koydu. Eski bir sokak lambasının sokağın ortasına bıraktığı loş ışık dairesinin tam ortasında dikilirken, saatin ne kadar geç olmuş olduğunu, havanın soğukluğunu ve çevresindeki sokağın ne kadar tekinsiz olduğunu kavradı. Kayıp mı olmuştu? Peki, uğrunda koşup da kayıp olduğu bu adam kimdi? O an bundan da emin olamıyordu. Aptallık üstüne fikirlerini gözden geçirdi ve karar verdi, yaptığı şey düpedüz aptalcaydı, aklı başında birinin asla yapmayacağı bir şeydi. Cidden, hangi akla hizmet böyle bir şeyi yapmıştı ki? Çok istediyse yayıncılarla, o adı sanı duyulmamış edebiyat dergilerinin editörleriyle iletişime geçseydi, adres telefon isim, bir şeyler öğrenseydi. Ama hayır, bir macera isteği, edebi eserleri anlamada kendine duyduğu bir güven, onu öykülerinden yola çıkarak yazarı bulabileceği fikrine sürüklemişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder