Peki tüm bu karmaşada yolunu bulmaya çalışan okuyucunun eline ne geçecek? Kitabın her okuyucuya ayrıca vermesi gereken kişisel zevke, yaşattığı keşif duygusuna dokunmadan anlatılabilecek en zor şey bu olsa gerek. Tıpkı Sadık Hidayet’in varoluşçuluktan Hint mitolojisine uzanan bir düzleme açılan Kör Baykuş’u gibi Bin Hüzünlü Haz da her okuyucuya geniş bir düzlem sunuyor, anlamı okuyucunun yaratmasına izin veriyor. Ancak bunu yaparken hissettirmeden geçmediği bazı noktalar var. Bunlardan biri, en başta dendiği gibi modern hayatta insanın içinde kaldığı durum; bu durum metropolün pisliğinin gerçekçi bir betimlemesinden, ne istediğini bilemeyen insanların koşturduğu gerçeküstü rüya sahnelerine, modernliğin insan ruhuna karşı işlediği “suç”un, grotesk bir şekilde abartılarak günlük hayata aktarıldığı sahnelere dek pek çok şekilde gösteriliyor. Yer yer insanın ruhunu hapis alan modernliğin baskısı, metni de zaptederek anlatının arasına karışıyor, yazarın kelimelerinin arasından fışkırarak kendini okuyunun gözüne sokuyor ve okuyucuyu kendiyle yüzleştiriyor.
Fakat kitabın tek etkileyici yanının bu olduğunu söylemek de yetersiz olur. Anlatı ilerledikçe ve roman geleneksel anlatıdan koptukça; yani zaman, mekan ve karakter gibi kalıplar yıkılıp her şeyin kelimelerden oluştuğu bölümlere geçildikçe çarpıcılığını belirli bir olguya yöneltmek yerine okuyucunun gözleri önünden geçen etkileyici bir film gibi, bir akışa dönüşüyor. İçerikten çok anlatım okuyucuyu kendine bağlamaya başlıyor. Burada Hasan Ali Toptaş’ın yazar olarak engin hayal dünyası ve anlatım becerisi ön plana çıkıyor, ancak bu anlatı tarzının mutlak güzel olmadığını, kişisel zevke hitap eden estetik bir tarz olduğunu da unutmamak lazım.
Sonuçta kitap, kendini bu iki yönüyle de sınırlamıyor. Modernden, bunu simgeleyen metropolden kaçan insan ruhu, belki de kaçtığı yer olan gerçeküstü estetik bir anlatımın yanı sıra roman; içinden çıktığı Doğu kültürünü de kapsayarak padişahların, şehzadelerin, prenseslerin ve haramilerin masalsı dünyasına da atlıyor. Roman boyunca aranan Alaaddin, bir metropol serserisinden bir kaçak şehzadeye dönüşürken romanın içeriği, atmosferi, hatta bir noktaya kadar anlatımı da buna evriliyor ve masalsı gizemiyle okuyucuyu sarsıyor, ele geçiriyor. Ancak masalın çözümü gibi görünen olay, masalsı dünyanın dışında süren arayışın devam ettiği fark edilerek bir çözümsüzlük olduğu anda, roman içine girdiği bu masalsılıktan da çıkarak baştakinden de büyük bir kapsayıcılığa ulaşıyor.
Roman tarzdan tarza, atmosferden atmosfere atlarken, kendi içindeki kovalamaca sahnesinde olduğu gibi takip edilemeyecek şekilde sürüklenirken, okuyucuya önünde akan hızlı bir film şeridi etkisi yapıyor. Değindiği hiçbir şeyin tam olarak içine girmiyor; ama hiçbir zaman da tamamen bırakmıyor. Onu oluşturan farklı kültürel, eleştirel ve anlamsal düzlemlerin hepsini aynı anda yaşatıyor. Okuyucunun kendini tamamen çözmesini veya anlamasını beklemiyor, ona tek bir iş veriyor: kendini romana vermek, romanı takip etmek ve anlatının karmaşık yollarının sonunda, kayıp bir halde kaldığı noktada kaybolduğunu kabullenerek bir izlenim, son bir duyguyla ayrılmak. Romanı hakkıyla okuyan okuyucuya işte bu son his, izlenim kırıntısı kalıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder