Sayfalar

Translate

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Bin Hüzünlü Haz Üzerine Bir Methiye

II. Dünya Savaşı’ndan beri modern insanın, psikolojinin, toplumun, sanatın, kültürün, günlük hayatın, felsefenin, inançların eleştirisi onlarca farklı ağız tarafından, aynı şekilde yapılageliyor. İnsan yaşamının durdurulamaz görünen değişimi ya da “ilerleyişi” ve dönüştüğü şey, farklı coğrafyalarda, farklı zihinlerde insanları aynı şekilde vurup, aynı kaygılara düşürmekte. Varoluşçuların hayatın anlamıyla düştükleri sorgulama, Frankfurt Okulu’nun kültür eleştirisi, yeni düzene karşı sanatta postmodern tepkiler ve diğer tüm marjinal karşı çıkışlar, aslında ortak noktalara sahip. Postmodern bir romancı, absürd bir tiyatrocu ve eleştirel bir felsefeci, aynı hastalıktan dem vuruyor. Edebiyat, çoğunlukla bu sorun hissini en kuvvetli ileten araç. Akademik bir yazı analitik bir şekilde sorun olgusunu anlatmaya çalışırken bu sorunu hisseden başarılı bir edebiyatçının kitabı, aynı hissi okuyucuda uyandırabildiği ölçüde çok daha büyük bir etkide bulunur. İmgelem gücü yüksek, sembollerle kaplı edebiyatı bu kadar etkileyici kılan belki de bu. Kafka’da veya Sadık Hidayet’te kitabı bir kült haline getiren şey çoğunlukla kurgusunun ne kadar iyi kurulmuş olduğu veya sembollerin ne kadar zekice örüldüğü değil. Bu kitapları kült haline getiren, bu hastalık hissini, modern hayatın insan ruhunda bıraktığı “cüzam gibi” yaraları anlatmaktan öte okuyucunun içinde hissettirebilmeleri. İşte Bin Hüzünlü Haz’ın değeri de onun, yayınevlerini basmaktan çekindirecek denli karmaşık anlatımından ya da postmodernliğinden değil, insan ruhunun sıkıştığı modern dünyadaki çığlığını aktarma gücünden geliyor. Hasan Ali Toptaş kitabı “roman sanatı üstüne bir roman” olarak nitelese de, romanla ilgili “okuyucusunu arayan bir metnin hikayesi” dense de roman boyunca aranan temel figür “Alaaddin” herkesin kişisel yorumlayabileceği, daha derinlikli bir öğe olarak ortaya çıkıyor ve bir anlamda kitabın kapsama alanını genişletiyor.


Bin Hüzünlü Haz, postmodernizmin eleğinden geçmiş bir kitap. Geleneksel ve modern edebiyatta göreceğimiz yer, zaman, karakter birlikleri görünürlerde yok, takip edilebilir bir olay kurgusu yok. İçinde geçtiği, belirli kuralları olan bir dünya da yok. Öyle ki roman için genel bir atmosfer tanımlaması yapmak bile oldukça zor. Diyalog yok denecek kadar az, etkileşime giren karakterler yok denecek kadar az ve okuduktan sonra romanı özetlemek imkansız; mümkün olsa bile manasız, çünkü romanın özetlendiğinde bir anlama sahip olabilecek bir içeriği yok. Gene de bu, romanın postmodern bir anlamsızlık içinde kendi kendisini reddeden bir eser olduğu anlamına gelmiyor. Bin Hüzünlü Haz, romanın gücünün tüm bunların dışında, üzerinde bir yerde olduğunu kanıtlıyor defalarca. Kafkaesk yalnızlıklardan masalsı alemlere doğru tutarsız geçişler ve yalpalamalar içinde roman, birbirine uzak anlatıları topluyor, bir araya getiriyor ve tıpkı kendi içindeki şehir sahnesinde saraylar ve gökdelenlerin, yeniçeriler ve iş adamlarının üst üste binmesi gibi onları üst üste bindiriyor, aynı anda okuyucuya sunuyor. Bu kadar ağır bir işi tek başına yapamadığından okuyucuya tüm bu karmaşada yol bulmak gibi zor; fakat çabaya değecek bir görev bırakıyor.

Peki tüm bu karmaşada yolunu bulmaya çalışan okuyucunun eline ne geçecek? Kitabın her okuyucuya ayrıca vermesi gereken kişisel zevke, yaşattığı keşif duygusuna dokunmadan anlatılabilecek en zor şey bu olsa gerek. Tıpkı Sadık Hidayet’in varoluşçuluktan Hint mitolojisine uzanan bir düzleme açılan Kör Baykuş’u gibi Bin Hüzünlü Haz da her okuyucuya geniş bir düzlem sunuyor, anlamı okuyucunun yaratmasına izin veriyor. Ancak bunu yaparken hissettirmeden geçmediği bazı noktalar var. Bunlardan biri, en başta dendiği gibi modern hayatta insanın içinde kaldığı durum; bu durum metropolün pisliğinin gerçekçi bir betimlemesinden, ne istediğini bilemeyen insanların koşturduğu gerçeküstü rüya sahnelerine, modernliğin insan ruhuna karşı işlediği “suç”un, grotesk bir şekilde abartılarak günlük hayata aktarıldığı sahnelere dek pek çok şekilde gösteriliyor. Yer yer insanın ruhunu hapis alan modernliğin baskısı, metni de zaptederek anlatının arasına karışıyor, yazarın kelimelerinin arasından fışkırarak kendini okuyunun gözüne sokuyor ve okuyucuyu kendiyle yüzleştiriyor.



Fakat kitabın tek etkileyici yanının bu olduğunu söylemek de yetersiz olur. Anlatı ilerledikçe ve roman geleneksel anlatıdan koptukça; yani zaman, mekan ve karakter gibi kalıplar yıkılıp her şeyin kelimelerden oluştuğu bölümlere geçildikçe çarpıcılığını belirli bir olguya yöneltmek yerine okuyucunun gözleri önünden geçen etkileyici bir film gibi, bir akışa dönüşüyor. İçerikten çok anlatım okuyucuyu kendine bağlamaya başlıyor. Burada Hasan Ali Toptaş’ın yazar olarak engin hayal dünyası ve anlatım becerisi ön plana çıkıyor, ancak bu anlatı tarzının mutlak güzel olmadığını, kişisel zevke hitap eden estetik bir tarz olduğunu da unutmamak lazım.

Sonuçta kitap, kendini bu iki yönüyle de sınırlamıyor. Modernden, bunu simgeleyen metropolden kaçan insan ruhu, belki de kaçtığı yer olan gerçeküstü estetik bir anlatımın yanı sıra roman; içinden çıktığı Doğu kültürünü de kapsayarak padişahların, şehzadelerin, prenseslerin ve haramilerin masalsı dünyasına da atlıyor. Roman boyunca aranan Alaaddin, bir metropol serserisinden bir kaçak şehzadeye dönüşürken romanın içeriği, atmosferi, hatta bir noktaya kadar anlatımı da buna evriliyor ve masalsı gizemiyle okuyucuyu sarsıyor, ele geçiriyor. Ancak masalın çözümü gibi görünen olay, masalsı dünyanın dışında süren arayışın devam ettiği fark edilerek bir çözümsüzlük olduğu anda, roman içine girdiği bu masalsılıktan da çıkarak baştakinden de büyük bir kapsayıcılığa ulaşıyor.


Roman tarzdan tarza, atmosferden atmosfere atlarken, kendi içindeki kovalamaca sahnesinde olduğu gibi takip edilemeyecek şekilde sürüklenirken, okuyucuya önünde akan hızlı bir film şeridi etkisi yapıyor. Değindiği hiçbir şeyin tam olarak içine girmiyor; ama hiçbir zaman da tamamen bırakmıyor. Onu oluşturan farklı kültürel, eleştirel ve anlamsal düzlemlerin hepsini aynı anda yaşatıyor. Okuyucunun kendini tamamen çözmesini veya anlamasını beklemiyor, ona tek bir iş veriyor: kendini romana vermek, romanı takip etmek ve anlatının karmaşık yollarının sonunda, kayıp bir halde kaldığı noktada kaybolduğunu kabullenerek bir izlenim, son bir duyguyla ayrılmak. Romanı hakkıyla okuyan okuyucuya işte bu son his, izlenim kırıntısı kalıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder