Ve ben bir anda bir yazar olarak tüm bu olanlardan
uzaklaşıyorum. Klavyenin üzerinde kararsızca gezinen, acı içinde titreyen
parmaklarımın görüntüsü beni ürkütüyor, yazma yetimi kaybettiğimi anlıyorum.
Artık benim bir şeyler olmasına ihtiyacım var: beni baştan aşağı sarsacak,
hayatıma yerleşmiş felci kıracak karakterlere ve olaylara ihtiyacım var.
Yazdığım tüm bu yaratıyı yok etmeliyim de yerine klasik bir hikâye koymalıyım.
Hikâyenin kahramanı bir adam olmalı, bir sabah, tamamıyla normal bir güne
uyanmalı ve gün geçtikçe hayatın tüm kirli çamaşırlarıyla bir bir karşılaşmalı;
bir ömür bir insanı ne hale getiriyorsa bir bebekmişçesine masum uyanan adam da
günün sonunda o halde durmalı… Belki ben, ancak bu acı gerçekle yazdığımda
yüzleşirsem sakinleşebilirim; belki ancak o zaman klavyenin gerisinde yazma sancısıyla
sıkılmış yüz kaslarımı salabilirim; belki ancak o zaman bilgisayarın başından
kalkıp üstü açık altmış iki yıllık bir arabayla uzaklara doğru yola
çıkabilirim… Belki, ancak, o, zaman…
Restoranda olanları
anlatmaya değer görmüyorum. Bana söylenenler de kayda değer şeyler değildi,
benim söylediklerim de, ben şimdi ticari bir yazarsam bu işin arka planını da
uzun uzun açıklamam uygun olmaz. Yazar adı yerine sadece tek bir harf
kullanmanın, temelde basit aşk hikâyeleri olan hikâyeleri dil yoluyla felsefi hikâyeler
gibi sunmanın, kitaplarda uygun dozda aykırılık barındırmanın mali yararlarına
dair keyifli, uzun, şampanyalı bir diyaloğun ardından yayıncım gözlerini kısıp
“ Şimdi geleceği düşünmenin zamanı.” Demiştir. “Yerli entelektüel kesimi
yakaladık, buradan yurtdışında da tutacak daha evrensel romanlar noktasına da
geçebiliriz, Türkiye’de kısa vadede dikkat çekecek bir noktaya da
atlayabiliriz, tabi sizin ölçütlerinizdeki birisi için, yurtdışı daha çekici
olacaktır.” Editör hemen atlıyor: “İngilizceniz var mı? İlerleyen romanları
direkt İngilizce yazmanız yurtdışı için çok çekici bir alternatif olacaktır, şu
dönemde İngilizce yazan yabancıların dil kullanımı çok egzotik bulunuyor,
üstelik çeviriye karşı olan genel tutum da göz önünde bulundurulursa…” Ben
susuyorum. Suskunluğum onları daha da heyecanlandırıyor. Onların gözünde ben
bir devrimciyim. Popüler kültür diye eleştirilmeden bir bestseller olabilen,
halk tarafından “entel” yaftası yemeden entelektüellere hitap edebilen bir
yazarım… Bir devrimcinin sessizliği her zaman daha büyük devrimlerin peşinde
olduğunu gösterir, ben de daha büyük devrimler peşinde olmalıyım. Ve benim bu
suskunluğumu gören yayınevi çalışanları iyice heyecanlanıyorlar. “Ufukta bir
Nobel görebiliyorum.”, “İleride sizi daha büyük yayıncılara kaptırmamak için
çok uğraşacağız…”, “Harvard’da bir kürsü daveti aldığınızda şaşırmayın.” Ben
susmayı sürdürüyorum… Kafamda her şey T… metropolü, M… kasabası ve D… şehri
arasında olup biterken şimdi bana Nobel ödüllü bir Harvard profesörü olmaktan
söz ediyorlar. Yayımcım tekrar bakıyor, “Son kitabınızda bir hikaye parçacığı
vardı, sabah normal uyanıp akşama kadar hayatın muazzamlığı yüzünden deliren
bir adama dair küçük bir anekdot… Buna dayanarak İngilizce’ye bir giriş
yapsanız, biz de bunu ABD’deki basımevine bir yollayarak deneme girişini
yapsak?” Daha İngilizce bilip bilmediğimi bile söylememişken bir anda bir kitap
siparişi alıyorum. Gönülsüzlüğümü maddi kaygıya bağlamış olacak ki bana dolar
cinsinden yüklü bir ödeme vaat ediyor, “Bu sadece başlangıç” diye ekliyor.
Ben bir devrimciyim, ve
bir devrimcinin yapabileceği en büyük devrim kendisinden hiç beklenilmeyendir.
Böylece o an o sofrada her şeyi reddediyorum. Yazarlığı bıraktığımı söylüyorum,
kafalarındaki çılgın yazar fikrine uysun diye şampanya kadehini devirip masa
örtüsünü çekiştiriyorum. Bir ayağımı sandalyeye atıp yayıncının üzerinde bir
heyula gibi yükseliyor, sesimi bir inceltip bir kalınlaştırarak ona
haykırıyorum: “Yazacak bir şey kalmadı dünyada! Yazacak ne varsa yalan, yazacak
ne varsa boş! Artık parmaklarım klavye başında acı içinde titremekten başka bir
işe yaramıyorlar! Bırakıyorum! Yazmayı bırakıyorum!”
Bu andan sonra olanlar veya konuşulanlar da pek kayda değer şeyler değiller. Hesabı kimin ödediğini hatırlamıyorum, restorandan hangi sırayla çıktığımızı, kibarca yol göstererek mi, yoksa itile kakıla mı kovulduğumuzu bilmiyorum. Herhalde yaka paça dışarı atıldıktan sonra yayınevi çalışanlarının kızgın bakışlarını karşılıksız bırakıyorum ve Range Rover’a atlıyorum. Benim tokluk maceram buraya kadar. Ya da asıl doymak için ihtiyaç duyduğumu burada bulamadığım için burayı terk ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder