Yarın sabah gözlerimi açmayı reddediyorum. Ya da
yaşadığım en uzun gece bu oluyor. Gün hiç doğmasın istiyorum. Bana
karışmadıkları şu son saatlerim… Ne yapacağımı bilmiyorum, bilmeye de niyetim
yok. Kendimi bir akışa kaptırayım, sürüklene sürüklene helak olayım ve tüm
bunların ortasında hala bir parça onurum kaldıysa son bir bira için onu da
harcayayım. İnsanlık idealim bu işte, benim “American Dream”im bu.
Her şey yarım kalıyor sanki bu gece. Paragraflarım
prangalar misali bağlıyorlar beni, kalkamıyorum kâğıdın başından. Bozulmuş plak
sonsuza dönen bir semazen gibi ruhunu teslim ederken yarım kalan yazım, yarım bardak viskimin altından gülümsüyor
bana; yarım kalmış bir gülümseme bu… Başka neleri yarım bırakmıştım diye
düşünüyorum… Okul? Müzik? Fotoğrafçılık? Mutfak? İş? Artık sayamıyorum. Yarım
bıraktığım aşklar benim peşimi bırakmazken yeni neye başlayabilirim diye
düşünüyorum, neye başlayabilirim? Sigaramı da yarım bırakıyorum işte, dumanlar
çıkara çıkara küllükte boğuladursun, duvardaki portreye bakıyorum. Yüzelli
yıllık, aile büyüklerinden birine ait. Ya ben? Ben kimin büyüğüyüm? Bu çağda
büyüklük mü kalmış be adam! En fazla bir büyük rakı açar otururuz şu sofranın
etrafına, gerisi fasa fiso.
Kolumda bir sinek ısırığı, bana bu boş
zıvanalıkları, gereksiz edebiyatı bırakmam gerektiğini söylüyor. Hesabı
umursamıyorum, masadakileri umursamıyorum, ceketim sırtımda, kapıyı çarparak
terk ediyorum ortamı. Hava serin, hava soğuk, gece öncesinin tüm gerilimi
yüklenmiş. Bulutlar metro bekleyen insanlar gibi, içinde bulundukları büyük beklentiye,
yaklaşan trene doğru koşma isteğine rağmen vakur görünür süzülüyorlar
gökyüzünde. Oysa sizin gideceğiniz bir işiniz yok ki! Bulutlar isteseler de
hiçbir şeyi yarım bırakamazlar, onların varlığı bir tamamlanmadır. Siz hiç
yarım kalmış bulut gördünüz mü? İnsanoğlu tünel kazarak bir dağı, yol açarak
bir ormanı, baraj yaparak bir nehri, spot ışıklarıyla bir geceyi, şemsiyesiyle
yağmuru yarıda kesebilir, ama bir bulutu yarıda kesemez. Belki de kesebilir;
ama bunu yaptığı gün insanlığın tüm çabaları yarım kalmaya mahkûm olacaktır.
İşte böyle teselli ediyorum kendimi. Benim hayatım
yarım kalsa ne yazar, koskoca insanlığın çabaları yarım kalacak diye… Mutluluğa
hiçbir zaman tam olarak varamayacaksınız, ne uğraşıyorsunuz diyorum onlara,
beni duymuyorlar. Bana tüm bu mutluluğu veren insanoğlu, daha ne Pink Floydlar
yaratsan da, hangi güzel içkileri üretsen de, hangi güzel kızları bulsan da,
hangi yemekleri yesen de, hangi mucizeye tapsan da, bunların tümüne ulaşsan da,
mutlu olamayacaksın! Çünkü ben mutlu değilim ey insanoğlu, mutluluk sana mı
kalmış?
Mekândan giderek uzaklaşıyorum, gerçeklikten
kopmamalıyım, düşüncelerin arasında anlatıyı unutmamalıyım, ve daha fazla yarım
bırakmamalıyım. Ben aslında yokum, ya da anlattığım kadarıyla varım. Öyleyse
anlatmaya muhtacım, hep daha fazlasını anlatmaya. Benim gizlim saklım olamaz,
bilinçaltım veya üst bilincim olamaz. Ben ne anlatıyorsam oyum, eksiği ya da
fazlası değil. Benim yalanım olamaz, ve ben insanoğlu olmadan olamam. En büyük
düşmanım, yaratıcım ve yok edicim insanoğlu, ben onun için varım, onun için
arabamın kapısını açıyorum, onun için motoru çalıştırıp vitesi takarak gaza
basıyorum. Ufka doğru kayboluşum bile onun için, onun ufuklarını aşmak için.
Her şey üzerinde kadir insanoğlu, daha burnunun ucunu bile görmekten aciz, ona
dünyayı göstermek istiyorum.
Bardan çıktım, arabama bindim ve ufka doğru giden
dümdüz yolda gazı kökledim, çevre kısa yeşil bir bozkırla kaplı, karanlığa
yakın soluk bir mavi kaplamış bulutları ve altmış iki yıllık arabanın on iki yıllık
kasetçaları High Hopes’un ağırdan gelen notalarını yavaşça savuruyor etrafa.
Yolculuk için ideal atmosfer, daha da uzağa gitmek için, görüntüyü daha da
bulandıracak hızlara çıkmak için, ve çalan telefonları açmamak için; yarım
kalan başka bir aşk… Ben hiçbir şey düşünmüyorum. Eski Rus romanlarında olduğu
gibi D… şehrini geride bırakıyorum ve A… yolunda gazı köklüyorum. Geride ertesi
gün artık kullanımda olmayan bir numarayı boşuna arayacak bir banka müdürü, bir
gün gideceğimi bilecek kadar beni tanıyan ama o günü kabullenemeyecek kadar
uzağımda olan bir sevgili, arkamdan endişelenecek, “o delidir, yapmıştır gene
bir manyaklık” deyip biralarını yudumlayacak arkadaşlar bırakıyorum. Sonra
kitaplığımı da bırakıyorum ev sahibime. Bir şehre yerleşmek, o şehri okumak
gibidir. Yanımda götürdüğüm tüm kitapları okuyup, tüm filmleri izleyip tüm
müziği dinlemeden, her semtinde bir esnaf dost edinmeden, her kahvesinde bir
çay içmeden ayrılmam. Ancak bunları yaptıktan sonra da kimse beni o şehirde
tutamaz. Yarım kalan bir aşk bile, aşk bile, aşk…
Kafamı dağıtmalıyım, şarkı bitmeye yanaşmış,
bitirmeden yenisini açmalıyım; yarım bırakmalıyım! Pink Floyd kasetini hınçla
fırlatıyorum uzağa doğru, elime geçen Led Zeppelin kaseti bana Rain Song
çalarken, bir anda bir yağmur başlasa ne güzel olurdu. Fakat benim hayatımsa
söz konusu olan, o yağmur bile yarım kalacaktır. Direksiyon, yağmursuz görünen
bir yöne kırılacaktır ve bulutlar arkamda amaçsız kalacaklardır. İşte belki de
bu yüzden yağmur yağmıyor hayatımda. Havadaki bulutlar ancak sessizce
süzülüyorlar, sabahın karanlığını motor sesi dolduruyor, kurumuş yolda
lastikler kayıyor. Rain Song bitesiye yakın, tabelalar bana iki seçenek
sunuyor: M… kasabası veya T… metropolü. Ne diyebilir ki insan bazen? Yörenin M…
kasabasının dışında tüm kasabalarını gezmişken, M… çok çekici bir alternatif.
Bu mevsimde insan o yöreyi güneşli hayal etmeli, balıkçılar düşünmeli, sosyetik
tatilciler ve magazincileri unutup balıkçılara yoğunlaşmalı, hatta balıkçıları
bile boş verip miskin gezen kedileri izlemeli. O yöreye gidilecekse bunu o
kediler için yapmalı; fakat ben M… kasabasına gidemem. Yarım bıraktığım bu
yörenin en ünlü kasabası M…’ye gidersem, farkında olmadan o yöreyi tüketmiş
olacağım. O yöreyi bitirmiş olacağım. İnsan hayatta hiçbir şeyi bitirmemeli…
İşte söyledim, benim felsefem bu; hayatta hiçbir şeyi bitirmemek. Şu haldeyken,
kafamda sonsuz sayıda M… kasabası kurabilirim, hayalimde küçük evleri, taş
kahveleri istediğim gibi yerleştirip balıkçı teknelerini istediğim renge
boyayabilir, sosyetik tatilcileri çok uzak plajlara sürükleyebilirim. Oysa M…
kasabasına gittiğimde tüm bunlar yıkılacak, ve artık kafamda tek bir M…
kasabası olacak, ne kadar büyük bir israf. Hayır, ben kafamda istediğim gibi
bir M… kasabası oluşturma gücünü bırakmayı reddediyorum. Tıpkı istediğim gibi
bir ev hayalini sürdürmek için rezil öğrenci evinden çıkmayı reddettiğimde
olduğu gibi, tıpkı kafamda istediğim gibi bir İ… yaratma gücünü korumak için
aşkı sürdürmeyi reddettiğim gibi.
İşte konu gene buraya takılıyor… Sahi neden tüm
filmlerde bir öpüşme sahnesi olur? Ya da kitaplar? Niye hepsinde illa bir aşk
olur? Ya benim yazdıklarım? Hayır! Ben aşk yazmayı uzun zaman önce reddettim.
Aşkı yazmaya değer bulmadım ya da… Ama bu da bir yalan değil mi? Evet bu bir
yalan. İşte arabayla çarpmaktan bahsederken ve güzelliği görülen o kızdan
bahsederken ben de aşk yazmışım. Üstelik bir yazarın yazabileceği en alçakça
aşk türü, karşılıksız aşk, yazmışım. Ben başarısız bir yazarım, ama başarısız
bir aşığım da aynı zamanda… Bu halde yazdığım aşklar da başarısız aşkların
başarısız hikâyeleri olmaktan öteye gitmiyorlar.
Bir kamyonun gözümün içine giren farları ve tiz
kornası bir anda dünyamı altüst ediyor, direksiyonu son anda kırıyorum, araba
savruluyor aklım başımdan gidiyor bağırıyorum, ve araba T… metropolü yolunda
kendine geliyor, aklım savrulmayı kesiyor ve eskisi gibi gaza basıyorum. Beş
yıl önce karşı şeridinde nefret dolu gözlerle gazı köklemiş adam, beş yıl
sonra, bagajında daktilosu, dosyasında yarım kalmış hikâyeleri ve romanları ve
beş kuruş parasıyla T… metropolüne doğru gidiyor. T… metropolü onun için ne
idiyse ve o T… metropolü için ne idiyse tüm bunlar hiç değişmemiş durumda. T…
metropolü daha onun gibi kimler gördü, hangi tutunamayan yazarları yolcu etti,
hangi başarısız entellere kucak açtı… İşte şimdi beş yıl öncesinin tutunamayan
yazarı bir başarısız entel olarak kürkçü dükkânına geri dönüyor.
Arabanın torpido gözünü açıyorum, yıllar önce bir
akşam vakti burada unutmuş olduğum şeyi görüyorum. Küçük kâğıt parçası, kısa
telefon numarası, ve geri kalanı silinmiş bir isim, İ harfi. Gerisinin yazılı
olmasına ne gerek var? O İ harfi bana her şeyi anlatıyor. İş sadece karşı
cinsten birisi olması değil, seks değil, romantizm değil. İş sadece o İ harfi
de değil. Sonuçta alfabede 29 adet harf var. İstediğini koyabilirsin oraya, bir
şey değişmez. Önemli olan herkesin bir harfinin olmasıdır, ki benimki İ. O
harfin arkasına istediğim diğer tüm harfleri yerleştirebilirim, onu bir isim,
şehir, bitki ya da hayvana çevirebilirim. İ harfi benim ve istediğimi
yapabilirim, değil mi? Öyleyse gaza iyice basmalı ve sabah olmadan şehre
varmalıyım, akşam vaktinin karanlığında daha yapacak çok şey var.
Üstelik yarın sabah gözlerimi açmayı reddettim, bu kararıma uyacaksam şehre gece varmalıyım.
Üstelik yarın sabah gözlerimi açmayı reddettim, bu kararıma uyacaksam şehre gece varmalıyım.
Torpido gözünde her zaman olması gerekenler:
üzerinde bir harf ve bir telefon numarası yazan eski kâğıt, bir Pink Floyd, bir
Led Zeppelin ve bir de Chopin kaseti, köşedeki eski minibüs köftecisinde bir
yarım ekmek köfte ayrana yetecek kadar para; ama daha fazlası değil, adresi
bilinmeyen bir evin anahtarı, numarası kimsece bilinmeyen eski bir Nokia
telefon; ancak sadece on saniyelik bir arama yapmaya yetecek şarjı kalmış
olmalı.
Acil durumda torpido gözünü açınız ve telefonu
kullanınız. Parçaları birleştirmek kolay, numarayı al, telefona yaz, sonra tek
bir cümle: “Geliyorum.” Ve telefon kapanır. Sonrası kullanıcıya kalmış,
kasetçalarda “Hey You” çaldığı hayal edilebilir, “I’m coming home” ile şarkı
biterken parmaklarmın bilinçsizce direksiyonu sımsıkı kavradığı, kaşlarımın
çatıldığı, dudağımın kuruduğu, her gözeneğimden dışarı terlediğim ve müziğin
kulaklarımda çınladığı hayal edilebilir.
Evet böyle olanlar. Ona koşmak istiyorum, yetişmek,
onun yavaşlığına yetişmek istiyorum, bu arabayla süzülerek, T… metropolünde
İ…’yi bulmak için… Şimdi geriye iki şey kaldı; şehre ulaşmak ve o köşebaşı
köftecisini bulmak, o sokaktan saparak anahtarın uyacağı bir anahtar deliği
bulmak; sonrası… Sonrasını anlatmak gerekmez, sonrası yazılacak değildir,
sonrasını size kimse anlatamaz. İnsanoğlu; şimdi okumayı bırak, dur ve
sonrasını hayal et. Ben bunu anlatamam, anlaman için yaşaman gerekir. Eğer
metnin akışını takip etme amacındaysan şimdi dur ve sonrasını hayal et.
Evet, artık benimle aynı kafadasın, aynı dünyadasın…
Alfabedeki hangi harftir bilmem; ama artık senin de arkası doldurulacak bir
harfin var, bunu asla unutma. Artık sen de bir anahtar, deliğini arıyorsun.
Unutma ki bu yolda acıksan da susasan da yanındaki para, ancak bir köfte-ayrana
yetiyor, tek şansını iyi kullan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder