Sayfalar

Translate

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bir Yardım Çığlığı- Üçüncü Kelam



Korna sesi beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma,  üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir şeyler geçiriyorum, ismini bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul edilebilir olması diyorum fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst üste, iyice kasarak. Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan bir şarkıcı gibi duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke… Birbirlerine karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor, yüzüm yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla eşleştirmeye çalışıyorum, olmuyor…

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları, sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum, şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…

Korna sesi beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime…

Sesim koridorda yankılanıyor, korkuyorum, bu sefer çok korkuyorum. Kendi kendime belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağıracakken boğazım tıkanıyor, kendi sesimin yankısını duyup duyup duruyorum. Nefret dolu, o kadar nefret dolu ki, kendimden korkuyorum şimdi, ya bir arabam varsa?

Saflığıma şaşıyorum, işte busun diyorum kendime. Dolabı açıp ne istersem onu giyiyorum bugün, uzun süre sonra hissettiğim ilk duygu olan korkunun ifadesini takınıyorum suratıma, nefretimden korkuyorum. Sonra beklemeye başlıyorum. Gümüş kasadan daha beter şimdi durduğum yer. Ya başından beri bir arabam olduysa ve ben trenleri boş yere beklediysem?

Bir anda durumumun çaresizliğiyle yüzleşiyorum dikildiğim yerde. Kurduğum metaforun saçmalığını görüyorum, ben aslında ne bir yere gidiyorum, ne de bir yerden geliyorum. Korkuyla cama koşuyor, perdeleri açıyorum. Camı kaplamış donukluğu kazımak için paslı bir bıçak buluyorum, donukluğu kazıyorum. Bir bezi ıslatıp camları siliyorum, tırnaklarımla kazıyorum CAMI YUMRUKLUYORUM, bir şey olmuyor. Aynı donukluk, aynı pus. Burası hala o ev, şehrin orta yerinde bir apartman dairesi, ama işte, hiçbir yerdeyim, hiçkimseyim ve kasamdan da çıkmışım artık. Gözlerimin beni kurtaramadığı bu felaketten beni kulaklarımın kurtarmasını umuyorum, bir korna sesini daha bekliyorum. Ellili yılların Amerikan arabalarında olan o neşeli, patavatsız ve çınlayan korna, onu bekliyorum. Ses gelmiyor, gittikçe yoruluyorum, neden diye sormuyorum kendime, sadece yoruluyorum. Korna sesinin gelmeyeceğini sanki derinlerde biliyorum da, yanılmanın o kutsal hazzını arzuluyorum. Yankılanmasından korktuğum sesimi bir kez daha gömüyorum, korkudan yorulan yüzümü gevşetiyorum ve ilk defa olsun etrafıma bakınıyorum.

Camdan içeri güneş giriyor, işte yan apartmanın duvarı görünüyor. Güzel bir gün olmalı, dışarıdan egzoz homurtuları, işportacıların bağırtıları ve evin yanındaki gardan gelen çan sesleri eve doluyor. Terlemiş olduğumu fark ediyorum. Koltuğa yığılıp kumandaya yapışıyorum, çılgınca düğmelere basarken kahkaha attım sanıyorum, ama ekranda yansımamı görüyorum, hala aynı surat. Şaşıp kalıyorum bu duruma, ben, koskoca ben tüm çevremi değiştirip bu güzel günde bu güzel evi yaratmışken, yüzümü neden değiştiremiyorum, terlemeyi neden engelleyemiyorum? O anda Tanrıya inanmaya başlıyorum, yüzümü şekillendiren Tanrı, bir bildiği olmalı diyorum ve kumandayla sevişiyoruz çılgınca, salonun arkadaki koltuğunda. Kapıyı kilitliyorum, eve kimse girmesin diye ve bulutsuz gökyüzüne bakıyorum, yakındaki garda rayları söken işçileri görüyorum, ve mahallenin delisini arabaya bindiren polisleri görüyorum. Tüm kaslarım biraz daha gevşiyor. Kumandayı bir kenara koyuyorum, sevişme sonrası yorgunluğumla bir sigara daha yakıyorum, gittikçe daha da gevşiyorum, koltuğa gömüldükçe gömülüyorum. Durumum üzerine düşünmeye çalışıp da beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında, sürünüyorum, içgüdülerimin beni ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha beni yönlendiriyor ve gördüğüm son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı çekiyorum.

Korna sesi beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma,  üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir şeyler geçiriyorum, ismini bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul edilebilir olması diyorum fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst üste, iyice kasarak. Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan bir şarkıcı gibi duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke… Birbirlerine karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor, yüzüm yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla eşleştirmeye çalışıyorum, olmuyor…

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları, sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum, şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…

Korna sesi beni kendime getiriyor kasadan koşarak uzaklaşıyorum,  durmaksızın koşuyorum, bir cama çarparak duruyorum. Cam, puslu cam, donuklarla kaplı cam çatlıyor orta yerinden, aradan dışarısı görünüyor; bir tipi. Sadece tipi ve karla kaplı ölü ağaçlar görünüyor. Dönüp de kasaya bakmaya korkuyorum, ya da utanıyorum demeliyim. Ne yapacağımı hiçbir şekilde bilmiyorum gene, farksız bir durumdayım. Üçüncü korna sesini bekliyorum artık, o kasaya bir daha girmeyeceğimi biliyorum, camdan içeri girecek bir güneş kalmadığını biliyorum… Salonun arkasındaki eski koltukta duran kumandayı görüyorum sonra, hüzünlü ama alaycı bir gülümsemeyle bakıyor bana; aynı karşılığı veriyorum. Derinlerden gelen müziğin ritmi ne kadar yavaşlamış… İkinci defa dönüp etrafıma bakıyorum, evet, burası daracık ve pis bir yer, evet içerdeki tüm eşyaların çöpten farkı yok ve üzerimdeki kumaşlar, parlaklıklarının altında yırtıklar. Artık bunların hiçbiri ilk günahımı örtmeye yetmiyor. Saklanamayacağımı biliyorum uzun süre, mahallenin delisini alıp götüren polisi beklemeye başlıyorum.

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü paslanmış banyoma. Puslu aynaya bakıyorum korkuyla ve islerin arasından sakalı çıkmış bir deli sırıtıyor bana, kırışmış suratı derinden hüzünlü. Mahallenin delisini görüyorum, daha doğrusu kendimi, yıllardır bakmadığım çehremi ve neden nefret ettiğimi anlıyorum. Koşarak salona dönüyorum, aklımda uçuşan onlarca fikir var. Üstü kazıyamadığım donuklarla kaplı cama bakıyorum, haince bir gülümsemeyle kahkahalar atıyorum, ekrandaki yansımam, onaylayan küçük bir gülümseme veriyor bana. Sonra öfkeyle kasaya bakıyorum, yansımam da kaşlarını çatıyor. İkisi arasında kurulan bağlantıyı onlar da anlıyor, kasanın kapağı öfkeyle kapanıyor ve kilitleniyor, artık oraya girmeyeceğim. Pencerenin kulpları kilitleniyorlar, beni korkutabileceklerini sanıyorlar, ama onlara izin veremem. Kasaya yükleniyorum. Ağır, yılların ağırlığı birikmiş olmalı içinde, yıllardır biriken dışkılar çürütmüş olmalı onu, gene de yükleniyorum ve yavaşça kaldırıyorum. Donuk cama bakıyorum. Hızla fırlatıyorum kasayı, süzüldüğünü görüyor, memnuniyetle sonucu bekliyorum. Gümüşün gümüşe çarpmasından duyulan ses geliyor, çam ve kasa aynı anda parçalanıyor, tuzla buz oluyor ve yok oluyorlar. Dışarıdaki tipi tüm azametliyle içeriye doluyor ve salon yıllar sonra buz kesiyor, kumandanın arka koltukta donduğunu görüyorum, ekranın çatladığını görüyorum ve içinden çıkan kurtçukların kara battığını görüyorum. Benim için bir önemi yok. Heyecanımdan soğuğu hissetmiyorum. Başka şeyleri de kırmam gerektiğini düşünüyorum. Etrafıma bakıyorum, donuk kumandayı mı, ekransız televizyonu mu yoksa arka koltuğu mu kırmalıyım diye sorarken kendime, sakalımın donduğunu görüyorum. Karla kaplanmaktan korkuyorum bu sefer, televizyonu içten yiyip bitirirken özgür kaldıkları ilk anda karın içinde bir heykel gibi hapsolan kurtçukları düşünüyorum. Kaderim bu olmamalı, donmamalıyım.

Bir an aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü paslanmış banyoma. Kapıyı sıkıca arkamdan kapatıyorum karın gelmemesi için. Sonra kararımı hatırlıyorum, hiçbir kapıyı kapatmama kararımı ve banyonun kapısını açıyorum ve soğuğa rağmen gülümseyebiliyorum. Lavaboya dönüyorum. Üzeri kat kat tozla kaplanmış sağ musluğa bakıyorum, yıllardır dokunmadığım. Karlar buraya da dolarken, o musluğu açıyorum. En ufak dokunuşumda durdurulamaz bir şekilde fışkırıyor. Kan, idrar, parçalanmış dışkı, sperm, ter, gözyaşı ve ne olduğunu anlayamadığım sıvılar lavabodan taşıyor, üzerime sıçrıyor, karla karışıp banyonun ortasına doluyor. Kanın yoğunluğu beni korkutuyor, banyonun ortasında öyle kalakalıyorum Binbir güçlükle karlara bata bata banyodan çıkıyorum, ev zıvandan çıkmış. İğrenç sıvı, benden önce her yere yayılıyor, her adımda üstümden damlıyor, kıyafetlerimi parçalıyor. Rüzgârdan kapılar çarpmaya başlıyor ve yıllardır bastırdığım tüm sesleri bir anda bağırıyorum. Hiç açmadığım bir musluğu açıyorum boğazımda ve ilk dokunuşta fışkırıyor. Aşk, acı, mutluluk, sadakat, sevgi, nefret, kaçış, sinsilik, ihanet, hüzün, keder, öldürme isteği, anne sevgisi, bastırılmış ensest duygusu ve adlandıramadığım duyguların çığlıkları bir anda yayılıyor, ağzımdan taşıyor ve tüm evde yankılanmaya başlıyor. İğrenç sıvı ve iğrenç gürültü evi yaşanmaz bir hale getiriyor, salona yaklaştıkça yorulduğumu ve üşüdüğümü hissediyorum. Yorgunluktan oturacak koltuğumu arıyorum, karların arasında bulamıyorum, sarılacak kumandamı göremiyorum. Korkuyla kapıya koşuyorum. Onu zamanında kilitlediğim gibi açmak ve son enerjimle bu evden çıkmak istiyorum. Kilidi çeviremiyorum, şifreyi hatırlamıyorum. Gümüş kapı geçit vermiyor. Korkuyla, nefretle salona koşuyorum gene. Enerjimin son parçasını harcıyorum. Durumum üzerine düşünmeye çalışıp da beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında, sürünüyorum, içgüdülerimin beni ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha beni yönlendiriyor ve gördüğüm son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı çekiyorum.

Ayağım boşa sallanıyor ve cansız bir külçe gibi yere düşüyor. Gözlerimi araladığımda huzurlu gümüşü göremiyorum. Kar taneleri gözlerimi ve diğer uzuvlarımı yakıyor. Acıdan terliyorum, terleyerek kardan kurtulmaya çalışıyorum. Ter, her bir gözeneğimden dışarı düşmanlarımı püskürtüyor, ruhumun bedenimden uçtuğu gibi saçma bir düşünceye kapılıyorum, düşüncelerimi uzaktan izlemeye başlıyorum, eğlenceli olacağını umarak. Karla kaplanıyorlar onları göremez oluyorum. Sadece karla kaplı sonsuz bir ovayı düşünüyorum, görüyorum düşüncelerimin arasında. Geri kalan her şey karla kaplanırken ortada o kasayı görüyorum, yaklaşıp kapağını açıyor, içine giriyorum. Kasanın kapağını dışarıdan kapatıyorlar, üzerini karlar örterken, son tapınma seslerini de duyuyorum. Uzaktan bakıyorlar, içinde oldukları kasaya kar dolmasından korktukları için son tapınma seslerini çıkarıyorlar. Onlara acımak istiyorum. Korkmaları gerekenin kar değil kasa olduğunu söylemek istiyorum. Tam doğrulacakken, korna sesini duyuyorum. Cenin pozisyonuna girip kasanın içindeki bu sıvıya gömüyorum kendimi, düşüncelerimin tümü silinirken mutlu bir bebeğin gözlerini açması gibi kapatıyorum gözlerimi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder