Korna sesi beni
uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır yeni bir
şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan zehri
yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum, iğrenerek
tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden iğrenmedim
ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla atıyorum, jileti
yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum, zaten yıllardır
kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli konuşmuşumdur,
bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma,
üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir şeyler geçiriyorum, ismini
bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul edilebilir olması diyorum
fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst üste, iyice kasarak.
Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan bir şarkıcı gibi
duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke… Birbirlerine
karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor, yüzüm
yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla eşleştirmeye
çalışıyorum, olmuyor…
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş
kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların
ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları,
sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran
cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını
hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum,
şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren
biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…
Korna sesi
beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır
yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan
zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum,
iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden
iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla
atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum,
zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime…
Sesim
koridorda yankılanıyor, korkuyorum, bu sefer çok korkuyorum. Kendi kendime
belki sesli konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağıracakken boğazım tıkanıyor,
kendi sesimin yankısını duyup duyup duruyorum. Nefret dolu, o kadar nefret dolu
ki, kendimden korkuyorum şimdi, ya bir arabam varsa?
Saflığıma
şaşıyorum, işte busun diyorum kendime. Dolabı açıp ne istersem onu giyiyorum
bugün, uzun süre sonra hissettiğim ilk duygu olan korkunun ifadesini
takınıyorum suratıma, nefretimden korkuyorum. Sonra beklemeye başlıyorum. Gümüş
kasadan daha beter şimdi durduğum yer. Ya başından beri bir arabam olduysa ve
ben trenleri boş yere beklediysem?
Bir anda
durumumun çaresizliğiyle yüzleşiyorum dikildiğim yerde. Kurduğum metaforun
saçmalığını görüyorum, ben aslında ne bir yere gidiyorum, ne de bir yerden
geliyorum. Korkuyla cama koşuyor, perdeleri açıyorum. Camı kaplamış donukluğu
kazımak için paslı bir bıçak buluyorum, donukluğu kazıyorum. Bir bezi ıslatıp
camları siliyorum, tırnaklarımla kazıyorum CAMI YUMRUKLUYORUM, bir şey olmuyor.
Aynı donukluk, aynı pus. Burası hala o ev, şehrin orta yerinde bir apartman
dairesi, ama işte, hiçbir yerdeyim, hiçkimseyim ve kasamdan da çıkmışım artık.
Gözlerimin beni kurtaramadığı bu felaketten beni kulaklarımın kurtarmasını
umuyorum, bir korna sesini daha bekliyorum. Ellili yılların Amerikan
arabalarında olan o neşeli, patavatsız ve çınlayan korna, onu bekliyorum. Ses
gelmiyor, gittikçe yoruluyorum, neden diye sormuyorum kendime, sadece
yoruluyorum. Korna sesinin gelmeyeceğini sanki derinlerde biliyorum da, yanılmanın
o kutsal hazzını arzuluyorum. Yankılanmasından korktuğum sesimi bir kez daha
gömüyorum, korkudan yorulan yüzümü gevşetiyorum ve ilk defa olsun etrafıma
bakınıyorum.
Camdan
içeri güneş giriyor, işte yan apartmanın duvarı görünüyor. Güzel bir gün olmalı,
dışarıdan egzoz homurtuları, işportacıların bağırtıları ve evin yanındaki
gardan gelen çan sesleri eve doluyor. Terlemiş olduğumu fark ediyorum. Koltuğa
yığılıp kumandaya yapışıyorum, çılgınca düğmelere basarken kahkaha attım
sanıyorum, ama ekranda yansımamı görüyorum, hala aynı surat. Şaşıp kalıyorum bu
duruma, ben, koskoca ben tüm çevremi değiştirip bu güzel günde bu güzel evi
yaratmışken, yüzümü neden değiştiremiyorum, terlemeyi neden engelleyemiyorum? O
anda Tanrıya inanmaya başlıyorum, yüzümü şekillendiren Tanrı, bir bildiği
olmalı diyorum ve kumandayla sevişiyoruz çılgınca, salonun arkadaki koltuğunda.
Kapıyı kilitliyorum, eve kimse girmesin diye ve bulutsuz gökyüzüne bakıyorum,
yakındaki garda rayları söken işçileri görüyorum, ve mahallenin delisini
arabaya bindiren polisleri görüyorum. Tüm kaslarım biraz daha gevşiyor.
Kumandayı bir kenara koyuyorum, sevişme sonrası yorgunluğumla bir sigara daha
yakıyorum, gittikçe daha da gevşiyorum, koltuğa gömüldükçe gömülüyorum. Durumum
üzerine düşünmeye çalışıp da beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp
sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında,
sürünüyorum, içgüdülerimin beni ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha
beni yönlendiriyor ve gördüğüm son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı
çekiyorum.
Korna sesi
beni uyandırıyor, alışkanlıktan banyoya gidiyorum, puslu aynada ne zamandır
yeni bir şey görmemiştim, bugün de bakmıyorum. Sol musluğu biraz oynatıp akan
zehri yüzüme çarpıyorum, iğrenç, ucu kıllı bir sopayı ağzıma sokuyorum,
iğrenerek tükürüyorum, ya da öyle olmalı… O kadar uzun süredir hiçbir şeyden
iğrenmedim ki, aradaki fark nedir bilmiyorum. Yüzümdeki zehri havluyla
atıyorum, jileti yanaklarıma üstünkörü vuruyorum, puslu aynaya hala bakmıyorum,
zaten yıllardır kimse bakmamış, ben niye bakayım diyorum kendime... Belki sesli
konuşmuşumdur, bilmiyorum diye bağırırken sağır kulaklarıma, üzerime toplumsal olarak kabul edilebilir bir
şeyler geçiriyorum, ismini bile unuttuğum kumaşlar, zaten önemli olan kabul
edilebilir olması diyorum fısıldayarak, yüzüme türlü mimikler veriyorum üst
üste, iyice kasarak. Piyanonun başında notalara basıp ses veren, sesini açan
bir şarkıcı gibi duyguları düşünüyorum. İğrenme, mutluluk, üzüntü, öfke…
Birbirlerine karıştırmaktan korkuyorum, mimiklerim iyice kasılmaya başlıyor,
yüzüm yoruluyor… Durup farklı ses tonlarımı deniyorum, onları duygularla
eşleştirmeye çalışıyorum, olmuyor…
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, salonun köşesinde kararmaya bıraktığım gümüş
kasaya doğru yürüyorum, kitaplarım orada; kıyafetlerin isimlerini, duyguların
ses tonlarını ve yüz ifadelerini, doğru soruya verilecek doğru cevapları,
sosyal olarak kabul edilebilir kıyafetleri giymek için insanı inandıran
cevapları orada bulacağımı biliyorum, yürüyorum yavaşça… Havanın ısındığını
hissedebiliyorum, terlemeye başlıyorum, bilincimi kaybeder gibi oluyorum,
şeritler akmaya başlıyor gözümün önünde… Kasanın üzerine bıraktığım tren
biletini görüyorum elim ona uzanıyor, elim titriyor…
Korna sesi
beni kendime getiriyor kasadan koşarak uzaklaşıyorum, durmaksızın koşuyorum, bir cama çarparak
duruyorum. Cam, puslu cam, donuklarla kaplı cam çatlıyor orta yerinden, aradan
dışarısı görünüyor; bir tipi. Sadece tipi ve karla kaplı ölü ağaçlar görünüyor.
Dönüp de kasaya bakmaya korkuyorum, ya da utanıyorum demeliyim. Ne yapacağımı
hiçbir şekilde bilmiyorum gene, farksız bir durumdayım. Üçüncü korna sesini
bekliyorum artık, o kasaya bir daha girmeyeceğimi biliyorum, camdan içeri
girecek bir güneş kalmadığını biliyorum… Salonun arkasındaki eski koltukta
duran kumandayı görüyorum sonra, hüzünlü ama alaycı bir gülümsemeyle bakıyor
bana; aynı karşılığı veriyorum. Derinlerden gelen müziğin ritmi ne kadar
yavaşlamış… İkinci defa dönüp etrafıma bakıyorum, evet, burası daracık ve pis
bir yer, evet içerdeki tüm eşyaların çöpten farkı yok ve üzerimdeki kumaşlar,
parlaklıklarının altında yırtıklar. Artık bunların hiçbiri ilk günahımı örtmeye
yetmiyor. Saklanamayacağımı biliyorum uzun süre, mahallenin delisini alıp
götüren polisi beklemeye başlıyorum.
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya
gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü
paslanmış banyoma. Puslu aynaya bakıyorum korkuyla ve islerin arasından sakalı
çıkmış bir deli sırıtıyor bana, kırışmış suratı derinden hüzünlü. Mahallenin
delisini görüyorum, daha doğrusu kendimi, yıllardır bakmadığım çehremi ve neden
nefret ettiğimi anlıyorum. Koşarak salona dönüyorum, aklımda uçuşan onlarca
fikir var. Üstü kazıyamadığım donuklarla kaplı cama bakıyorum, haince bir
gülümsemeyle kahkahalar atıyorum, ekrandaki yansımam, onaylayan küçük bir
gülümseme veriyor bana. Sonra öfkeyle kasaya bakıyorum, yansımam da kaşlarını
çatıyor. İkisi arasında kurulan bağlantıyı onlar da anlıyor, kasanın kapağı
öfkeyle kapanıyor ve kilitleniyor, artık oraya girmeyeceğim. Pencerenin
kulpları kilitleniyorlar, beni korkutabileceklerini sanıyorlar, ama onlara izin
veremem. Kasaya yükleniyorum. Ağır, yılların ağırlığı birikmiş olmalı içinde,
yıllardır biriken dışkılar çürütmüş olmalı onu, gene de yükleniyorum ve yavaşça
kaldırıyorum. Donuk cama bakıyorum. Hızla fırlatıyorum kasayı, süzüldüğünü
görüyor, memnuniyetle sonucu bekliyorum. Gümüşün gümüşe çarpmasından duyulan
ses geliyor, çam ve kasa aynı anda parçalanıyor, tuzla buz oluyor ve yok
oluyorlar. Dışarıdaki tipi tüm azametliyle içeriye doluyor ve salon yıllar
sonra buz kesiyor, kumandanın arka koltukta donduğunu görüyorum, ekranın
çatladığını görüyorum ve içinden çıkan kurtçukların kara battığını görüyorum.
Benim için bir önemi yok. Heyecanımdan soğuğu hissetmiyorum. Başka şeyleri de
kırmam gerektiğini düşünüyorum. Etrafıma bakıyorum, donuk kumandayı mı,
ekransız televizyonu mu yoksa arka koltuğu mu kırmalıyım diye sorarken kendime,
sakalımın donduğunu görüyorum. Karla kaplanmaktan korkuyorum bu sefer,
televizyonu içten yiyip bitirirken özgür kaldıkları ilk anda karın içinde bir
heykel gibi hapsolan kurtçukları düşünüyorum. Kaderim bu olmamalı,
donmamalıyım.
Bir an
aklıma korkunç bir fikir geliyor, bu sefer kasa değil, koşarak banyoya
gidiyorum; fayanslarının arası kararmış, kendisi sararmış ve her türlü
paslanmış banyoma. Kapıyı sıkıca arkamdan kapatıyorum karın gelmemesi için.
Sonra kararımı hatırlıyorum, hiçbir kapıyı kapatmama kararımı ve banyonun
kapısını açıyorum ve soğuğa rağmen gülümseyebiliyorum. Lavaboya dönüyorum.
Üzeri kat kat tozla kaplanmış sağ musluğa bakıyorum, yıllardır dokunmadığım.
Karlar buraya da dolarken, o musluğu açıyorum. En ufak dokunuşumda durdurulamaz
bir şekilde fışkırıyor. Kan, idrar, parçalanmış dışkı, sperm, ter, gözyaşı ve
ne olduğunu anlayamadığım sıvılar lavabodan taşıyor, üzerime sıçrıyor, karla
karışıp banyonun ortasına doluyor. Kanın yoğunluğu beni korkutuyor, banyonun
ortasında öyle kalakalıyorum Binbir güçlükle karlara bata bata banyodan
çıkıyorum, ev zıvandan çıkmış. İğrenç sıvı, benden önce her yere yayılıyor, her
adımda üstümden damlıyor, kıyafetlerimi parçalıyor. Rüzgârdan kapılar çarpmaya
başlıyor ve yıllardır bastırdığım tüm sesleri bir anda bağırıyorum. Hiç açmadığım
bir musluğu açıyorum boğazımda ve ilk dokunuşta fışkırıyor. Aşk, acı, mutluluk,
sadakat, sevgi, nefret, kaçış, sinsilik, ihanet, hüzün, keder, öldürme isteği,
anne sevgisi, bastırılmış ensest duygusu ve adlandıramadığım duyguların
çığlıkları bir anda yayılıyor, ağzımdan taşıyor ve tüm evde yankılanmaya
başlıyor. İğrenç sıvı ve iğrenç gürültü evi yaşanmaz bir hale getiriyor, salona
yaklaştıkça yorulduğumu ve üşüdüğümü hissediyorum. Yorgunluktan oturacak
koltuğumu arıyorum, karların arasında bulamıyorum, sarılacak kumandamı
göremiyorum. Korkuyla kapıya koşuyorum. Onu zamanında kilitlediğim gibi açmak
ve son enerjimle bu evden çıkmak istiyorum. Kilidi çeviremiyorum, şifreyi
hatırlamıyorum. Gümüş kapı geçit vermiyor. Korkuyla, nefretle salona koşuyorum
gene. Enerjimin son parçasını harcıyorum. Durumum üzerine düşünmeye çalışıp da
beceremiyorum, kafamda iki anlamsız kelime yanıp sönüyor: “kapalı uzam”, ve ben
de itaat ediyorum, bitkinliğim son noktasında, sürünüyorum, içgüdülerimin beni
ittiği yere… Rahat yaşama arzusu bir kez daha beni yönlendiriyor ve gördüğüm
son gümüş parıltısının ardından ayağımla kapağı çekiyorum.
Ayağım boşa
sallanıyor ve cansız bir külçe gibi yere düşüyor. Gözlerimi araladığımda
huzurlu gümüşü göremiyorum. Kar taneleri gözlerimi ve diğer uzuvlarımı yakıyor.
Acıdan terliyorum, terleyerek kardan kurtulmaya çalışıyorum. Ter, her bir
gözeneğimden dışarı düşmanlarımı püskürtüyor, ruhumun bedenimden uçtuğu gibi
saçma bir düşünceye kapılıyorum, düşüncelerimi uzaktan izlemeye başlıyorum, eğlenceli
olacağını umarak. Karla kaplanıyorlar onları göremez oluyorum. Sadece karla
kaplı sonsuz bir ovayı düşünüyorum, görüyorum düşüncelerimin arasında. Geri
kalan her şey karla kaplanırken ortada o kasayı görüyorum, yaklaşıp kapağını
açıyor, içine giriyorum. Kasanın kapağını dışarıdan kapatıyorlar, üzerini
karlar örterken, son tapınma seslerini de duyuyorum. Uzaktan bakıyorlar, içinde
oldukları kasaya kar dolmasından korktukları için son tapınma seslerini
çıkarıyorlar. Onlara acımak istiyorum. Korkmaları gerekenin kar değil kasa
olduğunu söylemek istiyorum. Tam doğrulacakken, korna sesini duyuyorum. Cenin
pozisyonuna girip kasanın içindeki bu sıvıya gömüyorum kendimi, düşüncelerimin
tümü silinirken mutlu bir bebeğin gözlerini açması gibi kapatıyorum gözlerimi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder