Ben mi? Ben hala yoldayım, yolunu kaybetmiş ruhumu
yola getirmek için doğru yolda olduğunu bildiğim arabada çağların ötesinden
Chopin çalıyorum. Güneş belki de saatler önce ufukta bir heyula gibi yükselen
metropolün içine gömülmüş. Ancak o güneş battıktan saatler sonra bile o
metropolde yaşar. Metropolün ışıkları, arabam şehre yaklaşırken iyice
belirginleşir.
Metropol kendi güneşini yaratır. Güneşi batırmanın
sevinci içinde histerik kitle daha kuvvetli ışıkları meydanlara savurur, kendi
ruhlarının görmek istemedikleri karanlıklarını görmemek için çevreyi iyice
aydınlatırlar, böylece gözbebekleri küçülür, göz daha az ışık almaya başlar ve
karanlıklar iyice karanlığa batarken şehrin güneşi tüm azametiyle parlar.
İnsanı böyle metropole çeken işte onun güneşidir. Doğa ananın herkesi ve
herşeyi apaçık aydınlatan gaddar ama adil güneşinin aksine metropolün güneşi
sinsidir, parlak olanı, güzel kokulu olanı, bakılası olanı, en kirli ruhtan
bile kirliyken bembeyaz bir sayfa gibi temizlenmiş olanı, ve nihayetinde
yüzeysel olanı aydınlatır. Homurtulu arka sokaklarını, gözden ırak sanayi
bölgelerini, bu gaddar güneşin beslendiği yeraltı mekanizmasını karanlıkta
bırakır. Herkes metropolün güneşinde güneşlenmek, metropol bronzluğuna gömülmek
ve bu profilde parıldamak ister.
Ben istemiyorum. Bir zamanlar karanlığa en çok
batanların aydınlıktakilere haykırdığı gibi bir küçük burjuvayım, o ışıkta
doğup büyüdüm ve kendim de yıllarca banka ofislerinde o ışığı parıldatmak için
uğraştım. Metropolün güneşinde harcadığım yıllar beni böyle başarısız bir yazar
ve âşık yaptı. Ben metropol güneşinde yandım. Metropolün güneş yanığı en beter
olanıdır, kendini yarım asır boyunca fark ettirmeden sinsice ilerleyebilir ve
bir anda sonsuz bir acıyla insanı vurabilir. Üstelik bu öyle bir acıdır ki
insan neden kaynaklandığını bilemez, anlayamaz. Metropole doğru “Neden?” diye
haykırmak bir çözüm değildir. Ağızdaki tabanca, bir kutu hap, metropolün ortasındaki köprü çözüm değildir,
acıyı azaltsa da, kalp krizini ummak mucize beklemek gibidir ve bir huzurevi de
bu umutsuzluğun cezaevidir ancak.
Çözüm belki de bu gece vakti şu soldaki sokağa
sapmaktır, oradan da bir sonraki sağa ve sonra bir göbekten düz devam etmek. Çözüm
bunu bütün gece yapmaktır, gaddar güneşten uzakta, karanlığa gözleri
alıştırmaya çalışarak, onları görmeye çalışarak; çünkü metropol güneşine alışan
gözler karanlıktakileri başta göremez, görse de seçemez; anlayamaz. Karanlıkta
odasındaki gölgeleri canavar sanan bir çocuk gibi kalakalır, metropolün
karanlığından korkar. Alışmak zaman alır. Ve korkarım ki sonrasında da gaddar
güneş, karşısına çıkılmayacak kadar parlak gelecektir gözlere…
En azından benim yaşadığım bu, bir şehrin güneşinden
kaçarken bir başkasınınkine tutuluyorum; belki de metropol güneşinin doğa
ananın güneşiyle tek ortak noktası bu; her yerde aynı güneş; yakıcılığı her
yerde aynı. Tabi ki metropollerin de gölgelik yerleri ve çölleri var; ama insan
tıpkı ormanları yok ederek güneşin yakıcılığını sürüklediği gibi
metropollerdeki o sakin sığınakları da yok ediyor, ışığın her yeri aydınlatması
için güneşni uzak köşelere kadar sokuyor.
Kaçıyorum ben de, işte sola sapıyorum, işte sağa
sapıyorum, işte göbeğe yaklaşıyorum ve göbekte bir trafik kazası, parçalanmış
iki araba ve kavga eden iki sarhoş. Alkol bedenlerini, kaza arabalarını
kullanılmaz hale getirmiş ve onlar da işte bu akışın içinde süzülen iki yaprak
gibi bilinçsizce salınıyorlar. Çözüm burada da değilmiş diyorum kendi kendime.
“Gittiğin yere baksana kardeşim!”
“Ya gittiğim bir yer yoksa, o zaman neye bakacağım?”
“Ulan dalga mı geçiyosun sen benle? Ne demek
gittiğim yer yok, öküz?”
“Evet, gittiğim bir yer yoktu; hala da yok, sadece
hareket halindeydim; şimdi de duruyorum.”
“Hasbinallah… Çattık lan resmen, deliye çattık! Ulan
duruyosun da bana çarptın diye duruyosun. Ya ben, ben keyfime mi durdum
burada?”
“Her yolda durup düşünmek gerekir, hele insan böyle
bir şehirde, böyle bir saatte, kesinlikle durup düşünmek lazım.”
“Ulan ben diyodum biraz çakırkeyfim, herif tam
manyak çıktı. Sarhoş musun, neyin kafasındasın oğlum sen?”
“Aşk sarhoşuyum, şehir kafasındayım ve durup
düşünüyorum…”
“Bak kardeşim, biz seninle anlaşamıycaz, ben polis
çağırıyorum, şimdi adam gibi geç bi köşede bekle, tamam mı?”
“Ben hep bekliyorum, her zaman bekliyorum ve her
zaman kendi köşemdeyim, asıl sen sabırsızlığı bırakıp beklemeyi öğrensen iyi
olcak.”
“La havle…”
E işte her şey sonunda aynı konuşmaya varıyor.
Anlamsız, sıkıcı, içi boş… İster felsefi, edebi olsun ister sokak ağzında
olsun, biz hep konuşuyoruz da hiçbir şey söylemiyoruz. Hiçbir zaman üstelik.
Kişisel hikâyeler başkalarının kulağında amaçsız gürültüye dönüşüyor, yeni
çıkan bir filmin ne güzel olduğunu söylerken filme dair hiçbir ileti
sunamıyoruz ve dalga geçerken de herkesin bildiği gerçekleri sıralamaktan başka
yaptığımız bir şey yok. Sonuçta hiçbir şey değişmiyor. Hiçbir şey… Biz ne
anlatabiliriz ki? En yakınımızdakine bile… Göbekteki bilmem kaçıncı turumun
sonunda gazı kökleyip sarhoşları kendi traji-komedyalarını oynamaya
bırakıyorum, yakında yardımcı rolde bir polis arabası gelecek, sonra sahne
değişecek; bir karakolda tiyatro devam edecek; sarhoşlar sarhoş, polisler polis
olacak ve Oscar’lık performanslarından sahtelik akacak.
Ben kendi yoluma gidiyorum; ama sarhoşa da hak
vermiyor değilim; gittiğim bir yer yok, sadece hareket halindeyim. Ama sarhoşun
unuttuğu şey; sürekli bir yerlerden geçip durduğum ve etrafıma baktığım.
Üstelik, sarhoşun kim bilir hangi rakı ya da şarap şişesinde kaybettiği bir şey
daha var; benim hala İ harfim var, daha arkasını doldurmayı bitirmediğim… Ya da
elimdeki harfleri daha sıraya dizemediğim. Neydi sıra? Telefon, Pink Floyd,
Chopin, Köfteci, Anahtar ve sonrası… Az yolum kaldı; önce köfteciyi bulmalıyım;
yıllardır gitmediğim köfteciyi, ofis binalarına yakın bir ara sokak köşesinde
eski minibüsünde bütün gün soru sormadan köfte pişiren ocakçıyı, metropolün
ritmini ve çarkları olan insanlarını avucunun içi gibi bilen “şef” amcayı
bulmalıyım. Ona edecek bir çift kelamım var…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder