Sayfalar

Translate

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir Yardım Çığlığı- Altıncı Kelam


Ben mi? Ben hala yoldayım, yolunu kaybetmiş ruhumu yola getirmek için doğru yolda olduğunu bildiğim arabada çağların ötesinden Chopin çalıyorum. Güneş belki de saatler önce ufukta bir heyula gibi yükselen metropolün içine gömülmüş. Ancak o güneş battıktan saatler sonra bile o metropolde yaşar. Metropolün ışıkları, arabam şehre yaklaşırken iyice belirginleşir.
Metropol kendi güneşini yaratır. Güneşi batırmanın sevinci içinde histerik kitle daha kuvvetli ışıkları meydanlara savurur, kendi ruhlarının görmek istemedikleri karanlıklarını görmemek için çevreyi iyice aydınlatırlar, böylece gözbebekleri küçülür, göz daha az ışık almaya başlar ve karanlıklar iyice karanlığa batarken şehrin güneşi tüm azametiyle parlar. İnsanı böyle metropole çeken işte onun güneşidir. Doğa ananın herkesi ve herşeyi apaçık aydınlatan gaddar ama adil güneşinin aksine metropolün güneşi sinsidir, parlak olanı, güzel kokulu olanı, bakılası olanı, en kirli ruhtan bile kirliyken bembeyaz bir sayfa gibi temizlenmiş olanı, ve nihayetinde yüzeysel olanı aydınlatır. Homurtulu arka sokaklarını, gözden ırak sanayi bölgelerini, bu gaddar güneşin beslendiği yeraltı mekanizmasını karanlıkta bırakır. Herkes metropolün güneşinde güneşlenmek, metropol bronzluğuna gömülmek ve bu profilde parıldamak ister.
Ben istemiyorum. Bir zamanlar karanlığa en çok batanların aydınlıktakilere haykırdığı gibi bir küçük burjuvayım, o ışıkta doğup büyüdüm ve kendim de yıllarca banka ofislerinde o ışığı parıldatmak için uğraştım. Metropolün güneşinde harcadığım yıllar beni böyle başarısız bir yazar ve âşık yaptı. Ben metropol güneşinde yandım. Metropolün güneş yanığı en beter olanıdır, kendini yarım asır boyunca fark ettirmeden sinsice ilerleyebilir ve bir anda sonsuz bir acıyla insanı vurabilir. Üstelik bu öyle bir acıdır ki insan neden kaynaklandığını bilemez, anlayamaz. Metropole doğru “Neden?” diye haykırmak bir çözüm değildir. Ağızdaki tabanca, bir kutu hap,  metropolün ortasındaki köprü çözüm değildir, acıyı azaltsa da, kalp krizini ummak mucize beklemek gibidir ve bir huzurevi de bu umutsuzluğun cezaevidir ancak.
Çözüm belki de bu gece vakti şu soldaki sokağa sapmaktır, oradan da bir sonraki sağa ve sonra bir göbekten düz devam etmek. Çözüm bunu bütün gece yapmaktır, gaddar güneşten uzakta, karanlığa gözleri alıştırmaya çalışarak, onları görmeye çalışarak; çünkü metropol güneşine alışan gözler karanlıktakileri başta göremez, görse de seçemez; anlayamaz. Karanlıkta odasındaki gölgeleri canavar sanan bir çocuk gibi kalakalır, metropolün karanlığından korkar. Alışmak zaman alır. Ve korkarım ki sonrasında da gaddar güneş, karşısına çıkılmayacak kadar parlak gelecektir gözlere…
En azından benim yaşadığım bu, bir şehrin güneşinden kaçarken bir başkasınınkine tutuluyorum; belki de metropol güneşinin doğa ananın güneşiyle tek ortak noktası bu; her yerde aynı güneş; yakıcılığı her yerde aynı. Tabi ki metropollerin de gölgelik yerleri ve çölleri var; ama insan tıpkı ormanları yok ederek güneşin yakıcılığını sürüklediği gibi metropollerdeki o sakin sığınakları da yok ediyor, ışığın her yeri aydınlatması için güneşni uzak köşelere kadar sokuyor.
Kaçıyorum ben de, işte sola sapıyorum, işte sağa sapıyorum, işte göbeğe yaklaşıyorum ve göbekte bir trafik kazası, parçalanmış iki araba ve kavga eden iki sarhoş. Alkol bedenlerini, kaza arabalarını kullanılmaz hale getirmiş ve onlar da işte bu akışın içinde süzülen iki yaprak gibi bilinçsizce salınıyorlar. Çözüm burada da değilmiş diyorum kendi kendime.
“Gittiğin yere baksana kardeşim!”
“Ya gittiğim bir yer yoksa, o zaman neye bakacağım?”
“Ulan dalga mı geçiyosun sen benle? Ne demek gittiğim yer yok, öküz?”
“Evet, gittiğim bir yer yoktu; hala da yok, sadece hareket halindeydim; şimdi de duruyorum.”
“Hasbinallah… Çattık lan resmen, deliye çattık! Ulan duruyosun da bana çarptın diye duruyosun. Ya ben, ben keyfime mi durdum burada?”
“Her yolda durup düşünmek gerekir, hele insan böyle bir şehirde, böyle bir saatte, kesinlikle durup düşünmek lazım.”
“Ulan ben diyodum biraz çakırkeyfim, herif tam manyak çıktı. Sarhoş musun, neyin kafasındasın oğlum sen?”
“Aşk sarhoşuyum, şehir kafasındayım ve durup düşünüyorum…”
“Bak kardeşim, biz seninle anlaşamıycaz, ben polis çağırıyorum, şimdi adam gibi geç bi köşede bekle, tamam mı?”
“Ben hep bekliyorum, her zaman bekliyorum ve her zaman kendi köşemdeyim, asıl sen sabırsızlığı bırakıp beklemeyi öğrensen iyi olcak.”
“La havle…”
E işte her şey sonunda aynı konuşmaya varıyor. Anlamsız, sıkıcı, içi boş… İster felsefi, edebi olsun ister sokak ağzında olsun, biz hep konuşuyoruz da hiçbir şey söylemiyoruz. Hiçbir zaman üstelik. Kişisel hikâyeler başkalarının kulağında amaçsız gürültüye dönüşüyor, yeni çıkan bir filmin ne güzel olduğunu söylerken filme dair hiçbir ileti sunamıyoruz ve dalga geçerken de herkesin bildiği gerçekleri sıralamaktan başka yaptığımız bir şey yok. Sonuçta hiçbir şey değişmiyor. Hiçbir şey… Biz ne anlatabiliriz ki? En yakınımızdakine bile… Göbekteki bilmem kaçıncı turumun sonunda gazı kökleyip sarhoşları kendi traji-komedyalarını oynamaya bırakıyorum, yakında yardımcı rolde bir polis arabası gelecek, sonra sahne değişecek; bir karakolda tiyatro devam edecek; sarhoşlar sarhoş, polisler polis olacak ve Oscar’lık performanslarından sahtelik akacak.
Ben kendi yoluma gidiyorum; ama sarhoşa da hak vermiyor değilim; gittiğim bir yer yok, sadece hareket halindeyim. Ama sarhoşun unuttuğu şey; sürekli bir yerlerden geçip durduğum ve etrafıma baktığım. Üstelik, sarhoşun kim bilir hangi rakı ya da şarap şişesinde kaybettiği bir şey daha var; benim hala İ harfim var, daha arkasını doldurmayı bitirmediğim… Ya da elimdeki harfleri daha sıraya dizemediğim. Neydi sıra? Telefon, Pink Floyd, Chopin, Köfteci, Anahtar ve sonrası… Az yolum kaldı; önce köfteciyi bulmalıyım; yıllardır gitmediğim köfteciyi, ofis binalarına yakın bir ara sokak köşesinde eski minibüsünde bütün gün soru sormadan köfte pişiren ocakçıyı, metropolün ritmini ve çarkları olan insanlarını avucunun içi gibi bilen “şef” amcayı bulmalıyım. Ona edecek bir çift kelamım var…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder