Ve işte ana
karakterimiz kendini bir kez daha eski hayatının kollarına atmıştır. Yıllar
önce bir şekilde terkettiği bu şehri, ama şehirden çok terk ettiği yaşam
tarzını geri almaya gelmiştir. Başaramadığı yazarlığa, başaramadığı aşka bir
şans daha vermek için, uzun süredir sığındığı sıradan hayatından, rayları
önceden çizilmiş tren yolculuklarından tamamen yılmıştır ve bu hayatı terk
edişi de öncekini terk edişi gibi ani ve takip edilemez bir hızda
gerçekleşmiştir. Kendi kendisiyle yazdıklarında hesaplaşan tüm yazarlarda
olduğu gibi yazdıklarıyla kendi hayatı ayırt edilemez bir noktaya gelmiştir.
Onun şizofrenik benliği işte buradadır sevgili okuyucum, gerçeklikleri mi
yazdığını, yoksa yazdıklarının mı gerçekliğe dönüştüğünü bilememektedir. Ancak,
işin aslı, gerçek de bu ikisinin ortasında bir yerde değil midir?
Şehrin gecesinde araba ilerlerken korkutucu
karanlıklar yıllar öncesinin tanıdık sokaklarına dönüşüyor. Ben bu metropolü
hayatımda kabullenmeye hazırım. Artık tek korkum, onun beni tekrar bağrına basıp
basmayacağı. Çünkü ben kelimenin tam anlamıyla günah işledim. Kendime karşı, bu
şehre karşı, amcaya karşı, yazdıklarıma karşı ve insanoğluna karşı… İhanetimin
sebebi, yaşamanın kendimce bir yolunu bulmuşken korkaklıktan onu bırakmak ve
tekrar yüzeyin aydınlık sularına çıkmaktı. Kendimi güvenli kasama kapatmaktı,
ya da ne derseniz deyin… İhanetimden önce kimse beni her sabah tıraş olup takım
giyen biri olarak düşünemezdi, banliyö treniyle banka ofisine giden bir memur;
bu ben değildim. Ben hep kendimi o memurun camdan baktığında gördüğü deli
olarak hayal etmiştim, o banka memurundan korkan bir deli… İnsanın görmesi
zaman alıyor, işte ben de yıllar sonra bir gün gördüm bunu, ve kaçtım. Böyle
anlarda insan boğulduğunu hissetmez mi? İşte bu yüzden yazdım, başka sebebim
yoktu. Şu ya da bu işle geçinebilirim; ama ölmekten de beter karların altında
boğulmak; ve kurtulmanın tek yolu da yazmak… Ve böyle, terkettiğim metropolde
de böyle. Kendimi bu şehre kabul ettireceksem; eğer gerçekten geri döneceksem,
bunun tek yolu yazmak; ne olursa olsun bu şehirde, bu şehri yazmak.
Ve ben bu şehri yazmayı düşünürken ve bir yandan bu
şehir yazılmaktayken, o dost gölgeler, davetkâr karanlıkların arasında
fırtınadaki ruhlara yol gösteren tek sokak lambasının loş ışığı altında küçük
minibüs ve çevresindeki tabureler karşıma çıkıyor. Burası bir oturuş yeridir;
sarhoşun dediği gibi, böyle bir saatte, böyle bir şehirde, durup düşünme
yeridir. Her kimseniz, her ne yapıyorsanız ara verme yeridir. Ofis binalarından
çıkan yorgun bedenlerin bir parça sokak havası soluduğu, sokaklarda
savrulmaktan çökmüş kimselerin bir parça rahat etmek için geldiği yerdir. Ne
ofis binalarında tutunabilmiş, ne de sokaklarda savrulmayı becerebilmiş olanlar
içinse son umuttur, huzur mekânıdır. Bir çeşit ibadethanedir burası; hızlıca
doyma ihtiyacının ötesinde bir yerdir; kişinin şehriyle ilişkiye girdiği kaç mekân
kalmıştır ki? Şehir çölündeki bir vahadır burası; ve efendisi de minibüsün
arkasında bir taburede oturmaktadır; her zamanki alaycı gülümsemesiyle bakarak…
“Vay vay vay, demek bu gece ha,
tam da vaktinde… Hayret, seni bir McDonalds’da görmeyi beklerdik, burada
değil.”
Sakalını kaşıyor, gözlerinde hala bir ışık var,
hayatında hala bir heyecan var; fakat bugün gözlerinde çok başka bir parıltı
var, ölmeden önce son saatlerinde ayaklanan ağır hastalar gibi, insanüstü bir
güç gelmiş; ama kırılganlığı o kadar belli ki… Gene de belli etmek istemiyorum…
“Gene her şey aynı demek, aynı
şehir, aynı insanlar, aynı uğultu…”
Sakalını kaşımayı bırakırken eli yavaşça düşüyor,
başını öne eğmiş, gözleri kısık, bir yumruğunun yavaşça ama kararlı bir şekilde
sıkıldığını görüyorum; gözlerimin içine bakıyor; kelimelerini özenle hazırlayıp
tüm gücüyle üzerime fırlatırmış gibi; üzerine basa basa konuşuyor:
“Neden geldin? Neden? Yanlış
yapıyorsun, yanlış! Bir kere kurtulmuştun bu beladan, neden geri döndün be
adam? Neden?”
Bu sefer şaşırma sırası bende, paketten yakmak için
çıkardığım sigara elimden aniden kayıyor. Gözlerim büyüyor şimdi de, suratında
daha önce hiç böyle bir ifade görmemiştim, tiksinti, dehşet ve korkuyla
bakıyor, bana vahşi bir hayvanmışım gibi bakıyor; ama işin aslı, aslında
kendisi vahşi bir hayvanmış gibi görünüyor, saldırmaya hazır…
“Ben hala aynı adamım. Evet
denedim, arada, başkası olmayı denedim ama olmuyor be amca, olmuyor. Ben işte
tam olarak şu anda burada bulunması gereken adamım, o tatlı hayatın adamı
değilim. Yurduma döndüm işte, eskisi gibi yaşamaya…”
Beni duyuyor; ama söylediklerimi anlıyormuş gibi
değil, suratındaki vahşi ifade daha da kasılıyor; benden nefret ettiği hissine
kapılıyorum; bu şehre ettiğim ihanetten sonra bu kabul edilebilir bir durum;
ama neden böyle bir nefret. Sokağın, onun bana öğrettiği ilk şey affetmekti,
kabullenmekti; koşullara isyan etmeyip en güzeli neyse onu yapmaktı; şimdi neden
bu isyan?
“Öğrenirsin sanmıştım,
öğrenmişsindir sanmıştım… Ama senin hiçbir şeyden haberin yok işte, hiçbir
şeyden! Gene o eski tavırların, eski kelimelerin, eski ses tonun ve eski
hayalciliğin… Hiçbir şey öğrenmedin mi be adam?”
Susuyorum. Her şey daha da karışmaya başlıyor
gözlerimin önünde… Bu adamın derdi benim zamanındaki ihanetim değil, tersine
halimi çok iyi anlıyor; geri dönme isteğimi, içten içe değişmediğimi, içten içe
hala insan olduğumu gayet iyi biliyor. Onun isyanı belki biraz da açık bir
şekilde tam da buna; gitmiş birisinin geri dönmek istiyor olmasına… Ama bu
neden kabul edilemez bir şey?
“Ne bekliyordun? Ne
öğrenebilirdim ki? Hepsi az buçuk bildiğimiz şeyler; biliyorsun, o dünya tam da
olması gerektiği gibi… Yeni ne öğrenebilirdim?”
Gözleri dalıyor bir anda, düşünüyor. Daha çok
hatırlamaya çalışıyor sanırım. Ömrü boyunca öğrendiği onca şey arasında, benim
ne öğrenmiş olabileceğimi düşünüyor… Sefil hayatını yolunda gitmeyen bir aşk
için bırakmış, ancak sefilliğin hayatında değil, çevresindeki her yerde
olduğunu görünce geri gelmiş bir adam, değiştirdiği hayatından ne öğrenmiş
olabilir, 2012 model bir Range Rover fiyatından başka?
“Sen hiçbir zaman değişmemişsin o
zaman, hiçbir zaman başkası olmamışsın… Bu şehirden ayrılan sen, dışarıda yaşayan
sen ve dönen sen hep aynı adammış o zaman… Şu geldiğin yere bak, şu
yaptıklarına bak! Ne anlamı var, söyle bana ne anlamı var? Bir kere kurtulsan,
bir kere dışarıdan bakabilsen, bir daha asla dönmezsin! İnsan bu cehennem
pisliğine dönemez bir daha!”
Bu sırada köfteler pişiyor, ekmeğe konuyor;
domatesi, soğanı ve yeşilliğiyle geliyor. Ekmeği bana hissizce, bakmadan
uzatıyor. Canım sıkkın, ağzıma bir cin biberi atıyorum; beni belki biraz
kendime getirir. Biraz acı her zaman insanı kendine getirir. Ve kendime gelmiş
halde etrafıma bakıyorum… Cehennem pisliği? Evet, buranın bir cennet olduğu
asla söylenemez ve temizlik arayanlar için yanlış bir yer; ama burası da öylesine
bir yer sonuçta… Tıpkı diğerleri gibi; tıpkı emekliliğinde yerleşmek istediğin
sakin sahil kasabasındaki ev çölü gibi; tıpkı yabancı şehirlerin yüksek
süitlerinin yalnız çölü gibi; tıpkı şehir dışındaki lüks bir villanın havuz
başındaki yakıcı çölü gibi, ve tıpkı hiçbir yerde değilken camları donmuş bir
zihnin çölü gibi…
“Döner! Burası cehennem
pisliğiyse, orası da pisliği üreten cehennemin kendisi! Burası karanlık ve boş
bir çölse, orası kalabalık ve boğan bir çöl... Üstelik burası beni kabullenen,
ya da ne bileyim, benden bir şey talep etmeyen… Hayır, işte, burası, böyle
şeyleri düşünmemin gerekmediği tek çöl! Neden buradayım diye terk ede ede
çöktükten sonra artık terk edemeyeceğin son çöl, son durak… Şimdi durup bana
böyle bağırmaya hakkın yok.”
Sesimin yükseldiğini ancak sustuktan sonra fark
ediyorum ve nefret dolu, o kadar nefret dolu ki, kendimden korkuyorum şimdi.
İnsanın gömlek değiştirir gibi hayat değiştiremeyeceğini öğrenmiş oldum. İşte
benim üzerimde imzasını bırakmış geçmişim ve nefret dolmuşum. Ama karşımdaki
amca da nefret dolu, o ki büyük şehrin çınarı, yıllardır üzerinde birikmiş isi
bana kusuyormuş gibi hissediyorum. O bile nefret dolduysa, artık bir şeylerin
bozulmuş olduğu kesin gibidir. Ben bu şehre dönmeye hazırdım; ancak bu şehir
bitmiş işte, metropolün güneşi sokağın son köşesine kadar işlemiş, benim
yapabileceğim; söyleyebileceğim hiçbir şey kalmamış… Kaçmaya çalıştığım dünya
her yere yayılmış. Karşımda bu çürümenin, bu dağılmanın ve parçalanmanın son
örneği duruyor; ona acıyorum, ona kızıyorum, onu seviyorum ve hiç var olmamış
olmasını diliyorum. Köftemi bitiriyorum, buradan kalkıp gitmek… Son kararım.
“Sen, sen düşündüğümden de
aptalsın… Körsün sen, kör! Hala bana elli yıl öncesinin masallarıyla
geliyorsun, tüm çöplüklerin dışında son durak, yok diğerlerinden farklı olan
dünya… Yalan ulan bunlar! Düpedüz yalan! O yaşam neyse bu da o, orası neyse
burası da o… Sen yokken ben öğrendim; fark ettim ki hayatın pisliği artık her
köşede, her köşede… Burası da farklı
değil. Değil mi ki biz o cehennemin çöplüğüyüz, biz de onun artığıyla
yaşıyoruz. Artık kimsenin bir diğerinin yüzüne bakacak hali yok, eskiden aç
olana köfte verirdim burada, artık ne kimsenin benden köfte isteyecek yüzü var,
ne bende köfte verecek hal. Herkes kendi köşesinde geberip gidiyor, kendi
bulduğu artıklarla besleniyor.”
Bu karamsarlığını anlamıyorum. Dediği gibi olduğunu
düşünmek beni büyük bir umutsuzluğa sürüklüyor, inanmak istemiyorum.
Sıkıştığım, beni boğan bir hayatı yeni terk etmişken, yuvası olan ağaca dönmek
istediğinde o ağacı kereste fabrikasına götüren bir kamyon bulan bir kuş
gibiyim, soru şu: ezip geçmek üzere yanı başında iş makineleri beklerken
budanmış dalların arasındaki yuvama konacak mıyım, konmayacak mıyım?
Bilmiyorum. Bir yerlere gitme amacım bir kere daha çöküyor işte gözlerimin
önünde… Bir İ’den kaçarken onun peşinde, belki M kasabasına, belki D şehrine,
belki A yoluna ve sonunda bu T metropolüne gelirken, hiçbir yere varamamak,
belki de başta kaçtığım İ’nin dibine gelivermek. Kaçtığınla yüzleşmek… Ancak
şimdi karşılaştığım çok ötesinde bir durum. İşte karşımda bir dünya çöküyor, ilkeleri
temelden yıkılıyor ve toz duman arasında yok oluyor. Söyleyebileceğim hiçbir
şey yok, anlatabileceğim hiçbir şey. Öyleyse son umut köfteciyi bırakmak ve
sokaktan kaçmak, yıkılan ve dağılan insanlığın enkazını terk etmek… Ama insan
bunu yalnız yapamaz; tüm bu yorgunluğu tek başına taşıyamaz; insan her zaman da
doğruyu bilemez. İnsan asıl yalnızlığın kutsal olduğu bu dünyada yalnızlığı
kaldıramaz… O yüzden onu bulmaya gidiyorum. Adını hatırlamıyorum; yıllar önceki
adıyla şimdiki adı aynı mıdır onu da bilmiyorum; zaten adını hiçbir zaman da
iyi öğrenememiştim… Ama evine yaklaştığımda duyacağım piyano sesinden, kapısının
önünde bana heyecanla bakacak sarman sokak kedisinden, apartman bahçesindeki
fesleğenlerden tanıyacağım onu… Sessizce gireceğim apartmana, çökük omuzlarıma
sahte bir diklik yüklemem gerekmeyecek; dağılmış üstümü başımı gözden geçirmem
gerekmeyecek, sadece içeri gireceğim, kapıya anahtarı sokacağım ve… Konu gene
buraya takılıyor, öyleyse ben hiçbir şey düşünmüyorum. Amcanın yüzüne bakıyorum,
gözlerinde donup hapsolmuş iki gözyaşı, boş bakan gözler ve titreyen eller…
Parasını uzatıyorum, kısaca iyi geceler diyorum:
“Bir gün geri geleceğim, bunu sen
de biliyorsun. Ölmeden önce oturup bir köfteni daha yiyeceğim; çünkü senden
kaçamam, doğumdan bağlanmışım buraya ben. Beni ne kadar kovsan da kapında bir
gün daha belireceğim.”
Şaşırtıcı mı bilmem, ikimiz de ağzımızı açmıyoruz;
ben kalkıyorum, o minibüsün camını kapatıyor. Minibüsün içi karanlığa
gömülürken ben de arabama biniyorum ve o meydandan uzaklaşıyorum; artık
aradığım ev fazla uzakta olamaz. Bir iki sokak ileride olmalı, şehrin bu görece
sakin bölgesinde. Bu gece karanlığında sokak lambaları loş ışıklar saçıyorlar,
sanki yollardaki ışık huzmelerinin dışında hiçlik varmış gibi… Sanki varoluşumuz
o sokak lambalarının ufak sarı çemberlerinde hapsolmaya mahkûmmuş gibi. Ve
benim varoluşum tam da böyle bir kapalı uzamda hapsolmaya doğru giderken
bunların arasından geçmem, garip… Aydınlık bizi sınırlarına hapseder,
karanlıksa kayıp bırakır. Ben yıllardır önce içine düştüğüm karanlıktan
aydınlığa çıkmak istiyorum tekrar. Bu istemenin de ötesinde bir ihtiyaç, ben
muhtacım. Ve hatta bu bir içgüdü, insan olmanın içgüdüsü belki de bu; sürekli
içine düşüp durduğum karanlıklardan çıkma içgüdüsü, çünkü bu evrenin
karanlığında fenersiz gezmeye çalışan abdallarız, kayıp ve yorgun. Etrafta
hiçbir şeyin olmadığı bir çölde, düz yürüdüğünü sanan solaklar sola, sağlaklar
sağa doğru daireler çizermiş aslında; işte biz de gönlümüz neye meyilliyse
daireler çizip duruyoruz hayatta.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder