Sayfalar

Translate

19 Ağustos 2012 Pazar

Bir Yardım Çığlığı- Yedinci Kelam


Ve işte ana karakterimiz kendini bir kez daha eski hayatının kollarına atmıştır. Yıllar önce bir şekilde terkettiği bu şehri, ama şehirden çok terk ettiği yaşam tarzını geri almaya gelmiştir. Başaramadığı yazarlığa, başaramadığı aşka bir şans daha vermek için, uzun süredir sığındığı sıradan hayatından, rayları önceden çizilmiş tren yolculuklarından tamamen yılmıştır ve bu hayatı terk edişi de öncekini terk edişi gibi ani ve takip edilemez bir hızda gerçekleşmiştir. Kendi kendisiyle yazdıklarında hesaplaşan tüm yazarlarda olduğu gibi yazdıklarıyla kendi hayatı ayırt edilemez bir noktaya gelmiştir. Onun şizofrenik benliği işte buradadır sevgili okuyucum, gerçeklikleri mi yazdığını, yoksa yazdıklarının mı gerçekliğe dönüştüğünü bilememektedir. Ancak, işin aslı, gerçek de bu ikisinin ortasında bir yerde değil midir?
Şehrin gecesinde araba ilerlerken korkutucu karanlıklar yıllar öncesinin tanıdık sokaklarına dönüşüyor. Ben bu metropolü hayatımda kabullenmeye hazırım. Artık tek korkum, onun beni tekrar bağrına basıp basmayacağı. Çünkü ben kelimenin tam anlamıyla günah işledim. Kendime karşı, bu şehre karşı, amcaya karşı, yazdıklarıma karşı ve insanoğluna karşı… İhanetimin sebebi, yaşamanın kendimce bir yolunu bulmuşken korkaklıktan onu bırakmak ve tekrar yüzeyin aydınlık sularına çıkmaktı. Kendimi güvenli kasama kapatmaktı, ya da ne derseniz deyin… İhanetimden önce kimse beni her sabah tıraş olup takım giyen biri olarak düşünemezdi, banliyö treniyle banka ofisine giden bir memur; bu ben değildim. Ben hep kendimi o memurun camdan baktığında gördüğü deli olarak hayal etmiştim, o banka memurundan korkan bir deli… İnsanın görmesi zaman alıyor, işte ben de yıllar sonra bir gün gördüm bunu, ve kaçtım. Böyle anlarda insan boğulduğunu hissetmez mi? İşte bu yüzden yazdım, başka sebebim yoktu. Şu ya da bu işle geçinebilirim; ama ölmekten de beter karların altında boğulmak; ve kurtulmanın tek yolu da yazmak… Ve böyle, terkettiğim metropolde de böyle. Kendimi bu şehre kabul ettireceksem; eğer gerçekten geri döneceksem, bunun tek yolu yazmak; ne olursa olsun bu şehirde, bu şehri yazmak.
Ve ben bu şehri yazmayı düşünürken ve bir yandan bu şehir yazılmaktayken, o dost gölgeler, davetkâr karanlıkların arasında fırtınadaki ruhlara yol gösteren tek sokak lambasının loş ışığı altında küçük minibüs ve çevresindeki tabureler karşıma çıkıyor. Burası bir oturuş yeridir; sarhoşun dediği gibi, böyle bir saatte, böyle bir şehirde, durup düşünme yeridir. Her kimseniz, her ne yapıyorsanız ara verme yeridir. Ofis binalarından çıkan yorgun bedenlerin bir parça sokak havası soluduğu, sokaklarda savrulmaktan çökmüş kimselerin bir parça rahat etmek için geldiği yerdir. Ne ofis binalarında tutunabilmiş, ne de sokaklarda savrulmayı becerebilmiş olanlar içinse son umuttur, huzur mekânıdır. Bir çeşit ibadethanedir burası; hızlıca doyma ihtiyacının ötesinde bir yerdir; kişinin şehriyle ilişkiye girdiği kaç mekân kalmıştır ki? Şehir çölündeki bir vahadır burası; ve efendisi de minibüsün arkasında bir taburede oturmaktadır; her zamanki alaycı gülümsemesiyle bakarak…
“Vay vay vay, demek bu gece ha, tam da vaktinde… Hayret, seni bir McDonalds’da görmeyi beklerdik, burada değil.”
Sakalını kaşıyor, gözlerinde hala bir ışık var, hayatında hala bir heyecan var; fakat bugün gözlerinde çok başka bir parıltı var, ölmeden önce son saatlerinde ayaklanan ağır hastalar gibi, insanüstü bir güç gelmiş; ama kırılganlığı o kadar belli ki… Gene de belli etmek istemiyorum…
“Gene her şey aynı demek, aynı şehir, aynı insanlar, aynı uğultu…”
Sakalını kaşımayı bırakırken eli yavaşça düşüyor, başını öne eğmiş, gözleri kısık, bir yumruğunun yavaşça ama kararlı bir şekilde sıkıldığını görüyorum; gözlerimin içine bakıyor; kelimelerini özenle hazırlayıp tüm gücüyle üzerime fırlatırmış gibi; üzerine basa basa konuşuyor:
“Neden geldin? Neden? Yanlış yapıyorsun, yanlış! Bir kere kurtulmuştun bu beladan, neden geri döndün be adam? Neden?”
Bu sefer şaşırma sırası bende, paketten yakmak için çıkardığım sigara elimden aniden kayıyor. Gözlerim büyüyor şimdi de, suratında daha önce hiç böyle bir ifade görmemiştim, tiksinti, dehşet ve korkuyla bakıyor, bana vahşi bir hayvanmışım gibi bakıyor; ama işin aslı, aslında kendisi vahşi bir hayvanmış gibi görünüyor, saldırmaya hazır…
“Ben hala aynı adamım. Evet denedim, arada, başkası olmayı denedim ama olmuyor be amca, olmuyor. Ben işte tam olarak şu anda burada bulunması gereken adamım, o tatlı hayatın adamı değilim. Yurduma döndüm işte, eskisi gibi yaşamaya…”
Beni duyuyor; ama söylediklerimi anlıyormuş gibi değil, suratındaki vahşi ifade daha da kasılıyor; benden nefret ettiği hissine kapılıyorum; bu şehre ettiğim ihanetten sonra bu kabul edilebilir bir durum; ama neden böyle bir nefret. Sokağın, onun bana öğrettiği ilk şey affetmekti, kabullenmekti; koşullara isyan etmeyip en güzeli neyse onu yapmaktı; şimdi neden bu isyan?
“Öğrenirsin sanmıştım, öğrenmişsindir sanmıştım… Ama senin hiçbir şeyden haberin yok işte, hiçbir şeyden! Gene o eski tavırların, eski kelimelerin, eski ses tonun ve eski hayalciliğin… Hiçbir şey öğrenmedin mi be adam?”
Susuyorum. Her şey daha da karışmaya başlıyor gözlerimin önünde… Bu adamın derdi benim zamanındaki ihanetim değil, tersine halimi çok iyi anlıyor; geri dönme isteğimi, içten içe değişmediğimi, içten içe hala insan olduğumu gayet iyi biliyor. Onun isyanı belki biraz da açık bir şekilde tam da buna; gitmiş birisinin geri dönmek istiyor olmasına… Ama bu neden kabul edilemez bir şey?
“Ne bekliyordun? Ne öğrenebilirdim ki? Hepsi az buçuk bildiğimiz şeyler; biliyorsun, o dünya tam da olması gerektiği gibi… Yeni ne öğrenebilirdim?”
Gözleri dalıyor bir anda, düşünüyor. Daha çok hatırlamaya çalışıyor sanırım. Ömrü boyunca öğrendiği onca şey arasında, benim ne öğrenmiş olabileceğimi düşünüyor… Sefil hayatını yolunda gitmeyen bir aşk için bırakmış, ancak sefilliğin hayatında değil, çevresindeki her yerde olduğunu görünce geri gelmiş bir adam, değiştirdiği hayatından ne öğrenmiş olabilir, 2012 model bir Range Rover fiyatından başka?
“Sen hiçbir zaman değişmemişsin o zaman, hiçbir zaman başkası olmamışsın… Bu şehirden ayrılan sen, dışarıda yaşayan sen ve dönen sen hep aynı adammış o zaman… Şu geldiğin yere bak, şu yaptıklarına bak! Ne anlamı var, söyle bana ne anlamı var? Bir kere kurtulsan, bir kere dışarıdan bakabilsen, bir daha asla dönmezsin! İnsan bu cehennem pisliğine dönemez bir daha!”
Bu sırada köfteler pişiyor, ekmeğe konuyor; domatesi, soğanı ve yeşilliğiyle geliyor. Ekmeği bana hissizce, bakmadan uzatıyor. Canım sıkkın, ağzıma bir cin biberi atıyorum; beni belki biraz kendime getirir. Biraz acı her zaman insanı kendine getirir. Ve kendime gelmiş halde etrafıma bakıyorum… Cehennem pisliği? Evet, buranın bir cennet olduğu asla söylenemez ve temizlik arayanlar için yanlış bir yer; ama burası da öylesine bir yer sonuçta… Tıpkı diğerleri gibi; tıpkı emekliliğinde yerleşmek istediğin sakin sahil kasabasındaki ev çölü gibi; tıpkı yabancı şehirlerin yüksek süitlerinin yalnız çölü gibi; tıpkı şehir dışındaki lüks bir villanın havuz başındaki yakıcı çölü gibi, ve tıpkı hiçbir yerde değilken camları donmuş bir zihnin çölü gibi…
“Döner! Burası cehennem pisliğiyse, orası da pisliği üreten cehennemin kendisi! Burası karanlık ve boş bir çölse, orası kalabalık ve boğan bir çöl... Üstelik burası beni kabullenen, ya da ne bileyim, benden bir şey talep etmeyen… Hayır, işte, burası, böyle şeyleri düşünmemin gerekmediği tek çöl! Neden buradayım diye terk ede ede çöktükten sonra artık terk edemeyeceğin son çöl, son durak… Şimdi durup bana böyle bağırmaya hakkın yok.”
Sesimin yükseldiğini ancak sustuktan sonra fark ediyorum ve nefret dolu, o kadar nefret dolu ki, kendimden korkuyorum şimdi. İnsanın gömlek değiştirir gibi hayat değiştiremeyeceğini öğrenmiş oldum. İşte benim üzerimde imzasını bırakmış geçmişim ve nefret dolmuşum. Ama karşımdaki amca da nefret dolu, o ki büyük şehrin çınarı, yıllardır üzerinde birikmiş isi bana kusuyormuş gibi hissediyorum. O bile nefret dolduysa, artık bir şeylerin bozulmuş olduğu kesin gibidir. Ben bu şehre dönmeye hazırdım; ancak bu şehir bitmiş işte, metropolün güneşi sokağın son köşesine kadar işlemiş, benim yapabileceğim; söyleyebileceğim hiçbir şey kalmamış… Kaçmaya çalıştığım dünya her yere yayılmış. Karşımda bu çürümenin, bu dağılmanın ve parçalanmanın son örneği duruyor; ona acıyorum, ona kızıyorum, onu seviyorum ve hiç var olmamış olmasını diliyorum. Köftemi bitiriyorum, buradan kalkıp gitmek… Son kararım.
“Sen, sen düşündüğümden de aptalsın… Körsün sen, kör! Hala bana elli yıl öncesinin masallarıyla geliyorsun, tüm çöplüklerin dışında son durak, yok diğerlerinden farklı olan dünya… Yalan ulan bunlar! Düpedüz yalan! O yaşam neyse bu da o, orası neyse burası da o… Sen yokken ben öğrendim; fark ettim ki hayatın pisliği artık her köşede, her köşede…  Burası da farklı değil. Değil mi ki biz o cehennemin çöplüğüyüz, biz de onun artığıyla yaşıyoruz. Artık kimsenin bir diğerinin yüzüne bakacak hali yok, eskiden aç olana köfte verirdim burada, artık ne kimsenin benden köfte isteyecek yüzü var, ne bende köfte verecek hal. Herkes kendi köşesinde geberip gidiyor, kendi bulduğu artıklarla besleniyor.”
Bu karamsarlığını anlamıyorum. Dediği gibi olduğunu düşünmek beni büyük bir umutsuzluğa sürüklüyor, inanmak istemiyorum. Sıkıştığım, beni boğan bir hayatı yeni terk etmişken, yuvası olan ağaca dönmek istediğinde o ağacı kereste fabrikasına götüren bir kamyon bulan bir kuş gibiyim, soru şu: ezip geçmek üzere yanı başında iş makineleri beklerken budanmış dalların arasındaki yuvama konacak mıyım, konmayacak mıyım? Bilmiyorum. Bir yerlere gitme amacım bir kere daha çöküyor işte gözlerimin önünde… Bir İ’den kaçarken onun peşinde, belki M kasabasına, belki D şehrine, belki A yoluna ve sonunda bu T metropolüne gelirken, hiçbir yere varamamak, belki de başta kaçtığım İ’nin dibine gelivermek. Kaçtığınla yüzleşmek… Ancak şimdi karşılaştığım çok ötesinde bir durum. İşte karşımda bir dünya çöküyor, ilkeleri temelden yıkılıyor ve toz duman arasında yok oluyor. Söyleyebileceğim hiçbir şey yok, anlatabileceğim hiçbir şey. Öyleyse son umut köfteciyi bırakmak ve sokaktan kaçmak, yıkılan ve dağılan insanlığın enkazını terk etmek… Ama insan bunu yalnız yapamaz; tüm bu yorgunluğu tek başına taşıyamaz; insan her zaman da doğruyu bilemez. İnsan asıl yalnızlığın kutsal olduğu bu dünyada yalnızlığı kaldıramaz… O yüzden onu bulmaya gidiyorum. Adını hatırlamıyorum; yıllar önceki adıyla şimdiki adı aynı mıdır onu da bilmiyorum; zaten adını hiçbir zaman da iyi öğrenememiştim… Ama evine yaklaştığımda duyacağım piyano sesinden, kapısının önünde bana heyecanla bakacak sarman sokak kedisinden, apartman bahçesindeki fesleğenlerden tanıyacağım onu… Sessizce gireceğim apartmana, çökük omuzlarıma sahte bir diklik yüklemem gerekmeyecek; dağılmış üstümü başımı gözden geçirmem gerekmeyecek, sadece içeri gireceğim, kapıya anahtarı sokacağım ve… Konu gene buraya takılıyor, öyleyse ben hiçbir şey düşünmüyorum. Amcanın yüzüne bakıyorum, gözlerinde donup hapsolmuş iki gözyaşı, boş bakan gözler ve titreyen eller… Parasını uzatıyorum, kısaca iyi geceler diyorum:
“Bir gün geri geleceğim, bunu sen de biliyorsun. Ölmeden önce oturup bir köfteni daha yiyeceğim; çünkü senden kaçamam, doğumdan bağlanmışım buraya ben. Beni ne kadar kovsan da kapında bir gün daha belireceğim.”
Şaşırtıcı mı bilmem, ikimiz de ağzımızı açmıyoruz; ben kalkıyorum, o minibüsün camını kapatıyor. Minibüsün içi karanlığa gömülürken ben de arabama biniyorum ve o meydandan uzaklaşıyorum; artık aradığım ev fazla uzakta olamaz. Bir iki sokak ileride olmalı, şehrin bu görece sakin bölgesinde. Bu gece karanlığında sokak lambaları loş ışıklar saçıyorlar, sanki yollardaki ışık huzmelerinin dışında hiçlik varmış gibi… Sanki varoluşumuz o sokak lambalarının ufak sarı çemberlerinde hapsolmaya mahkûmmuş gibi. Ve benim varoluşum tam da böyle bir kapalı uzamda hapsolmaya doğru giderken bunların arasından geçmem, garip… Aydınlık bizi sınırlarına hapseder, karanlıksa kayıp bırakır. Ben yıllardır önce içine düştüğüm karanlıktan aydınlığa çıkmak istiyorum tekrar. Bu istemenin de ötesinde bir ihtiyaç, ben muhtacım. Ve hatta bu bir içgüdü, insan olmanın içgüdüsü belki de bu; sürekli içine düşüp durduğum karanlıklardan çıkma içgüdüsü, çünkü bu evrenin karanlığında fenersiz gezmeye çalışan abdallarız, kayıp ve yorgun. Etrafta hiçbir şeyin olmadığı bir çölde, düz yürüdüğünü sanan solaklar sola, sağlaklar sağa doğru daireler çizermiş aslında; işte biz de gönlümüz neye meyilliyse daireler çizip duruyoruz hayatta.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder