Sayfalar

Translate

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir Yardım Çığlığı- Dördüncü Kelam


Sonra aradan aylar geçmiş olur. Ana karakterimiz eskisinden de büyük bir gümüş kasaya kapatmıştır kendini. Ya da sen okuyucum, artık simgesel bir değeri kalmamış bu metafordan kurtulmak istiyorsan şöyle diyelim: korunaklı ve sınırlı rahat bir hayatı sürdürmüştür, belki de bir tabut sembolü olan kasanın deyimiyle ölü gibi, ot gibi yaşıyordur ya da kasayı anne rahmi gibi gördüysen anne rahmindeki bir bebek kadar huzurludur; fakat şu kesin, değişmiştir. Öyle ki toprağa gömüp çürüttüklerinin arasında bu yazı da vardır. Aylardır hayal kurmamıştır mesela, aylardır bir daktilosu olduğunu hayal etmemiştir. Aylardır binmediği trenlerin penceresinden bakmamıştır. Bir anlamıyla susmuş, bir anlamıyla dinlemeyi kesmiştir hayatı. Ana karakterimizin hayatındaki bu değişim o dereceye varmıştır ki, artık senli benli yazmaya bile tenezzül etmemektedir. Beklentisi nedir? Eski hayal kırıklıkları ne olmuştur? Şizofrenik benliğini ne durdurmuştur? Kendisi de bunları sormamaktadır okuyucum, kendisi de sormamaktadır… Artık onun hayatı burada yazılmaya gerek olmayan bir orta sınıf hayatıdır, bir şehir hayatıdır, bir çalışan hayatıdır, bir modern hayattır. Bunu o kadar çok yazar yazmıştır ki, bunları okuya okuya bu hayata alışmıştır ana karakterimiz. Merak etme, o hala başlarda sezdirdiği gibi “entel” birisidir. Bir adam olduğunu söylemiş miydi? Yüzüne jilet vuran bir kız düşünülemez değil mi okuyucum? Hala o kitaplarını okumakta, hala marjinal grupların müziğini dinlemekte, hala anadolunun sefil mola yerlerinde Fransızca Gazeteler okumaktadır. Hala bir köylüye şefkatle bakıp yeri geldiğinde “Ahmet Kaya da büyük adamdı” demekte, çiğköfte yoğurup Zeki Müren eşliğinde rakı yudumlamakta ve kendini mükemmel bir karışım olarak görmekte. Peki ne değişti o zaman diye sormalısın, sormuyorsan okumamalısın onu. Çünkü o okunmayı hiçbir zaman istemedi, fakat düzgün okumayanları da reddedecek bir egoya sahip. Peki sen bunu bilebilir miydin? Şu ana kadar sana ne anlattı ki kendisi hakkında? Arkasına saklandığı sembolizminin içi boş edebiyat olduğunu gördük okuyucum, o kasasına girdi ve mutluluğu buldu. Sana çıkmanı öğütlediği o kasanın en rahat sakini o şimdi. Peki sen, sen o kadar rahat mısın? Her sabah paslı musluklar çevirip ağzına iğrenç kıllı sopalar sokmuyor musun? Arabanla düştüğün yollarda arabanın tüm özgürlüğünü yok eden bir sıkışık trafik içinde trenden de beter halde değil misin? Ve duyguların gerektirdiklerini unutmuyor musun?

Merak etme okuyucum. Sana bunu anlatan ana karakter, emin ol sana tersini de gösterecektir. Hele yazabilecek enerjiyi bir toplasın, neler neler anlatacaktır. Bir yazar olacaktır belki de… Kendi hayatında anlatmaya değer ne varsa yok ettikten sonra, anlatmaya değer şeyleri hayatında değil de yazdıklarında keşfedecektir. Sen de onun bu hayallerine kaptıracaksın kendini. Artık böyle, kasa dışında bize hayat yoksa, içeride kendi dünyamızı kurarız. Hayat budur sevgili okuyucum. Ben, annemin karnından fırlamış ben, kayıp gezen ben, yaşamayı deneyen ben, bunu başaramadım. Başaramadığımı sandım. Emin ol, başarılmamış hayatları anlatmak çok daha kolaydır, ve ben hayatımı anlattım. Ne zaman ki başarısızlıklarım tükendi, anlatım da bitti. Artık benim isyanım modernliğe isyandır, baskıya isyandır, kalıplara isyandır ve sonuçta anlatılacak bir isyan değildir. Artık ben susmalıyım sevgili okuyucum, artık ben susmalıyım ve benim anlattıklarım konuşmalı. Asıl isyanı olan onlardır. Asıl kasaya sıkışmış olanlar ve asıl kaçacak yeri olmayanlar… Çünkü sen okuyucum, kasadan çıkamazsın; merak etme.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder