Kültür
Eleştirisi
Frankfurt Okulu, başta Max
Horkheimer olmak üzere, Marksizmin sistem eleştirisini 20. Yüzyılın ilk
yarısında başarıyla geliştirmiş bir yapılanmadır. Okulun çalışmaları Marksist
teoriyi eleştirirken onun felsefe ve psikanalizle bağlantılarını kurmuş,
yaptığı analizler ekonomik eleştiriden epistemolojiye dek uzanmıştır. Bu okulun
önemli eleştirilerinden biri de kültür eleştirisidir. Bu eleştirinin önemli bir
ayağını, okulun Nazi tehdidi yüzünden ABD’ye göçtüğü dönemdeki kapitalist
toplumun kültür eleştirisi oluşturur. Diğer önemli bölümüyse o dönemde
Avrupa’da yükselişe geçen Faşizmin eleştirisidir. Bu yapıtların Faşizm
eleştirisi yönleriyle, günümüzle bağlantısız oldukları düşünülebilir; ancak
aynı zamanda ortaya koydukları yöntem ve ilkeler göz önünde bulundurulursa
onların günümüzün daha da kompleks hale gelmekte olan kültürünün eleştirisinde
de kullanılabileceğini söyleyebiliriz.
Öncelikle
bu incelemeyi neden yaptığımı açıklamam gerekiyor. Sistemi özel kılan durum şu:
ekonomik ihtiyaçları gereği dünya üzerinde üretici gücün tam iktidarını
sağlamak zorundadır. Üstelik bunu sadece insan dışı öğeler değil, insanların
kendileri üstünde ve hatta düşünsel dünyaları üstünde de sağlamaya
çalışmaktadır. Ana ekseni üretim olan bu sistem için tüketim en önemli hedeftir
ve tüm dünyanın üretime uyum sağlayıp tüketimi sürdürmesi gereklidir. Bunu
sağlamak içinse sistemin öncülerine göre daha kompleks araçları vardır.
Bireyler toplum içerisinde birbirlerinin kopyaları haline getirilirler ve
böylece elimizde toplum değil, bir kitle kalır. Bu kitle artık sistemin
ihtiyaçlarına göre kolayca programlanabilmektedir. Programlanabilir olmasının
sebebi ise bireylerin düşünebilen ve karar verebilen özneler olmaktan
çıkartılarak nesneler haline getirilmesidir. Bunun dışında, aynı şekilde
muhalif fikirler de sistemin çarklarındaki nesneler haline getirilmektedir;
onlar artık bastırılmış isyan duygusunun zararsız bir şekilde boşaltılmasına
yaramaktadırlar. Sanat ise bundan elli yıl önce olduğu gibi bir direkt
propaganda aracı değil, sisteme entegre edilmiş bir yapıdır. Üstelik bu
yöntemler gizlidir, hem pratikte hem de düşünsel alanda bu yöntemleri fark
etmek iyice zorlaşmıştır. Sistemin böyle kompleks bir yönteme ihtiyaç
duymasının sebebini ise iki önemli tarihsel olaya bağlayabiliriz. Bunlar, en
genel anlamlarıyla aldığım; 1920’lerdeki liberal ütopyanın ve sonrasında
1989’da Sovyetlerin baskı ve propaganda yönetiminin çöküşü olaylarıdır.
1920’lerin tam liberal sisteminde ekonomi yürümemiş, Sovyetlerdeki baskıcı
devlet kapitalizmindeyse sosyal yapı yürümemiştir. Öyleyse sosyal ve ekonomik
özgürlüğün tam olmadığı; ama sosyal yapının Sovyetlerdeki gibi çökmemesi için
de, bunların var gibi göründüğü bir yapı gerekmiştir. Üstelik entelektüeller
arasında da bu yapının farkına varılmaması için bu baskı aracının düşünsel
dünyada da gizlenmiş olması gerekmektedir.

Sistemin bireyi dönüştürdüğünü söylemiştim; ancak burada bu dönüşümün yolunu ve sonuçlarını ortaya çıkarmak için bireyin neye dönüştüğünü belirtmek gerekiyor. Bu değişimi iki farklı açıdan incelemek mümkündür: bireylerin tek tip hale getirilmesi ve bireylerin özne konumundan nesne konumuna geçmesi. Aslında bu ikisi çok farklı değildir. Daha doğru bir açıklama, birincisini ikincisinin yolu olarak göstermek olabilir; ama bu ikisi arasındaki ilişkinin daha çok bir döngü olduğunu söylemek daha doğru olacaktır: nesne haline gelen bireyler birbirine daha kolay benzemekte ve birbirine benzeyen bireyler nesne haline gelmektedirler. Dolayısıyla bu ilişkiyi açıklamak için önce özne-nesne ayırımını yapmak gerekir.
Burada
öznenin dilbilgisinden çok da kopmayan bir tanımı, “eylem yapmakta olan ya da
eylem yapma kabiliyeti olan birim”dir. Bunu sistem çapında açıklarsak bir özne
olarak nitelendirilecek birey, sistemin dışında düşünebilmeli ve bağımsız
düşünebiliyorsa, düşünsel dünyasına uygun olarak istediği gibi yaşayabilmelidir.
Özne olarak bireyin, kısaca sistem üzerinde küçük de olsa bir etkisi
olabilmelidir. Ayrıca özne olan birey, bu durumunun farkında olmalıdır, çünkü
ancak böyle özne olma gücünü kullanabilir.
Peki,
nesne nedir? Gene dilbilgisine uygun bir tanım yapacak olursak: “cümledeki
anlamı öznenin, kendi üstüne uyguladığı eyleme göre değişen öğe”dir. Cümle
üzerinde kendi başına bir etkisi yoktur ve ancak özneye ve yükleme göre rol
alır, anlam sahibi olur. Kısaca cümledeki pasif ya da edilgen öğedir. Dolayısıyla,
bunu sistem çapında incelersek; nesne olan bireyin sistemin ideolojisinin
kapsamı dışında düşünmesi ve dolayısıyla davranması mümkün değildir. Sistemin
ihtiyacına göre davranmak zorundadır. Sanat konusunda en fazla bağımsız bir
görüşü olduğunu sanabilir; ama diğer tüm zevkleri gibi sanat zevki de sistemin
dâhilindeki öğelere yöneliktir. Verdiği kararlarıyla davranışları artık
kendisinin değildir ve artık kendi başına var olan bir öğe olup olmadığından
bile emin olamayız. Bu tıpkı sanal gerçeklikteki bir karakter gibidir;
düşüncesinin sınırları, içinde bulunduğu sistem dâhilindedir ve ne yaparsa
yapsın bu sistemin dışına çıkamaz, programlamasına aykırı davranamaz. Bugünkü
nesne-bireyin ondan tek farkı, sanal gerçekliğin aksine nesne-bireyin dünyasında
sistem-dışı öğelerin de bulunmasıdır. Bugün sistemin nesne-bireye sağladığı
küçük lüksleri ise; insani duygularını boşaltması için gene sistemin içinde
noktaların yaratılmış ve nesne olduğunu anlamaması için de sistemin gizlilik
yapısının geliştirilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bugün birer nesne olarak
bireylerin var olup olmadıklarından bile emin olamazken onlar kendileri için
hala birer özne konumundadırlar. Nesne olan bireyler bu sayede artık sistem
için mükemmel kuklalardır; canlı olduklarını sanan ölü kuklalar.
Peki,
sistem neden ölü kuklaları tercih etmektedir? Bu çok da zor bir soru değildir.
Bireylerin sistemin nesnesi haline getirilmesi onların üstünde sistemin mutlak
hâkimiyetini sağlar. Sistemin öncelikle üretime dayandığını biliyoruz; ancak
üretimin başarılı olabilmesi için tüketimin ona uygun bir şekilde gelişmesi ve
piyasayı bir şekilde dengede tutması gerekmektedir, dolayısıyla üretici,
tüketicileri kontrol edemediği sürece yaptığı işin garantisi yoktur. Bu yüzden
üretici yapı için tüketenlerin kontrol edilmesi hayati önem taşır; ama bunu
Sovyetlerdeki gibi bir baskıyla yapmak sosyal yapının devamlılığı açısından
imkânsızdır. Gerçek distopya sistemin kötü işlediğini fark eden ana kahramanın
vahşice bastırıldığı Sovyet tarzı bir yer değildir. Gerçek distopya, görünürde
hiçbir baskı yokken, tamamen üretime bağlı hale getirilmiş yaşamın kontrol
edildiği yerdir. Dünyanın böyle bir distopya haline getirilmesi de başlangıçta
üretim için büyük bir avantaj sağlamıştır. Kitle kültürü sayesinde tüketim devam
etmiş, üretim buna göre gelişmiş ve sistemin araçları da bu döngüyü korumuştur;
ama bugün daha da büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız, üretim de artık bu
sistemin nesnesi haline gelmeye başlamıştır. Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde,
ne bankacıları, ne patronların, ne köylülerin; kısacası kimsenin istememesine
rağmen köylüleri tarlalarından kovan “canavar” artık gerçeğe dönmektedir.
Çalışan zaten yıllardır kurbandır ve artık yöneticinin de yapabileceği bir şey
kalmamıştır. Öyle ki bu sistem yücelmiş ve tüm bireylerin üstünde bir yere
sahip olmuştur, bu durumda sistemin tüm bireyleri nesneleştirmeyi
başarabildiğini söyleyebiliriz.
Adorno,
Minima Moralia’da yaşam hakkında “Maddi üretim sürecinin bir eklentisi
olarak onun peşinden sürüklenip giden, özerklikten veya kendine ait bir tözden
yoksun bir eklenti.”, der. Gerçekten de artık toplumsallıklarını ve
özneliklerini kaybetmiş olan bireylerin tek anlamı; üretime olan etkileri
olarak tüketiciliktir. Sistemde artık tek bir rolümüz ve anlamımız kalmıştır; tüketim
huyumuz. Modern kitle kültürünün önemli bir parçası olarak artık kimliğimiz
tükettiklerimizle belirlenmektedir. Kullandığı otomobil, giydiği elbise
markası, “iPhone mu yoksa Samsung Galaxy mi?”, favori fast food restoranı,
favori şarkıcısı veya grubu diye gider bu liste, üstelik bununla da sınırlı
değildir. Sadece yaşam değil tüm öğeler tüketim ve üretimdeki rolleriyle
açıklandıkları için kimliğimizi oluşturan her şeyin tükettiğimiz şeyler
olduğunu söyleyebileceğimiz bir geleceğe yaklaşmaktayız.
Peki,
birey artık üretim ve tüketimden oluşan bu sistemin nesnesi haline geldiyse bu
sistem içerisindeki rolü nedir? Eğer sistemin çarklarını hala birey
döndürüyorsa bunu bir nesne olarak nasıl başarır? Birey toplum tarafından
şekillendirilirken “zaten toplum
tarafından şekillendirilmiş bireylerin toplumu” tarafından
şekillendiriliyordur. Dolayısıyla toplumsal bir evrimin ilerlemekte olduğunu
söyleyebiliriz. Sistemin ideolojisi kuşaktan kuşağa geçmektedir. Dolayısıyla bu
ideoloji, yerleşmeye başladığı yıllarda toplumun aktarımlarına da geçmiştir ve
bu şekilde ilerlemektedir. Bundan ilk olarak maddi özgürlüklerinin
kısıtlamasından dolayı zihinsel potansiyellerini kullanamayan alt sınıflar
etkilenmiştir. Devamında orta sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görürken
artık maddi gücünün özgürlüğüyle kendini sistemin ideolojisinden koruyabilmiş
olan üst sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görüyoruz. Bu şekilde,
yetişen bireyler sistemdeki yerlerini aldıklarında onun ideolojisiyle yetişmiş
oldukları için ona uygun bir şekilde çalışmaya devam ederler. Bu artık
aldıkları keskin iş dünyası eğitimi ve iş ayarlama becerileriyle patronlar ve
keskin matematik zekâları, üstün üniversite eğitimleri sonucu günde on altı
saat çalışıp şirketlerin hayatlarını kurtaran ve bundan zengin olan gençler
için de geçerlidir. Sistem zekâyı da artık kendi başlarına amaçsız birimler
olan şirketlerin kurtarılması için kullanmaya başlamıştır. Böylece her türlü
birey, daha önce özne özelliği olan bireyler tarafından oluşturularak sisteme katılmış
bütünlerle yetişir ve birey özelliğini kaybederek sisteme uygun bir nesne
haline gelir. İşte bu sayede günümüzde sistem özne olmadan da
yürüyebilmektedir.
Sistemin
bireyleri nesne haline getirirken en büyük aracı, onları birbirine
benzetmektir. Bugün orta ve üst sınıflar için konuşmak gerekirse, günlük
hayatta karşılaşılan çoğu şey zaten bu amaca yöneliktir. Alt sınıfların ise
maddi bağımlılıkları yüzünden özne sıfatını alarak, düşünsel bir bağımsızlığa
sahip olmaları zaten zordur. Bu yüzden özelikle orta ve üst sınıfın
benzetilmesinde kullanılan ve çoğu kitle kültürünün içeriği olan öğeleri
incelemek sağlıklı olacaktır. Bunların özelliği bireylere farklı olduklarını
düşündürürken onları aynılaştırmasıdır. Böylece bu yapılar aslında sistemin en
önemli araçları haline gelmektedirler. Üstelik bunların hepsi bir şekilde
üretim sürecinin sonucudur.
İlk
verebileceğim örnek damak tadımızın getirildiği noktadır. Orta sınıflar için
buradaki büyük tehlike küçük bütçeyle yüksek miktarlarda yağ ve kalori almanın
çok kolay hale getirildiği “fast food” zincirleridir. Gene de fast food’un asıl
önemli noktası sağlıklı olup olmadığı ya da tadının nasıl olduğu değildir. Fast
food’u asıl önemli hale getiren şey onun bireylerin benzetilmesindeki rolü,
bireyin hem üretim hem de tüketim aşamasında nesneleştirilmesinin iyi bir
örneği ve bireye sunulan sahte farklılığı sağlayan bir yapı olmasıdır. Artık
orta sınıfın neredeyse tümü fast food yemektedir ve bunu parasızlıktan değil
sevdiği için yapmaktadır. Herkes ya McDonald’s ya da Burger King sevmektedir.
Öyle ki McDonald’s dünyanın en bilinen markasıdır ve herhangi bir dinden,
felsefeden ya da örgütten daha yaygındır dünyada. Çinli bir ilköğretim
öğrencisi ile altmış beş yaşındaki bir Alman kadının artık damak tatları ortaktır.
Fast food’lar her yerdedirler ve kitle kültürünü midemizde temsil ederler.
Fast food ayrıca üretim ve tüketim aşamalarında insani olan her şeyi de yok etmektedir. Yaratıcı aktivite gerektiren hiçbir şey yoktur onun üretiminde. Yoğun uzmanlaşma gereği yaratıcı aktiviteyi sırf bunun için eğitilmiş uzmanlar yapar, ironik olarak onlar eğitimleri gereği yaratıcı olamazlar, olmamalıdırlar çünkü yaratıcı aktivitenin de artık standartları vardır. Bu sayede aslında tüm fast food’lar aynıdır ve standarttır. Hazırlanmasında da kesin kurallar ve standartlar vardır, bunların dışına çıkılmaz. Olabildiğince hızlı üretilir, acele içerisinde satılır ve onu istediği gibi tüketebilecek tüketici de onu bir aceleyle tüketir, hemen bitirir ve bir anda sistemin “vakit nakittir” ilkesine uyarak acele ile oradan ayrılır. Tüketici ile üretici arasında hiçbir ilişkiye izin ve zaman yoktur. Bunu yapma özgürlüğü olmasına rağmen tüketici de bu kuralı bozmaz. Bunun yanında tüketiciler özgürdürler, “Ben McChicken alacağım”, veya “Hayır, ben Burger King’den yerim, bir Whopper.” Bu bize sahte özgürlüğü gösterir. Yedikleri şey gerek tat, gerek görünüş olarak çok benzer, anlam ve değer olarak da sistem için tamamen aynıdır; ama onlar artık farklıdırlar ve istediklerini seçmekte özgürdürler.
Müzik
de artık aynı şekilde bir benzetme aracına dönüşmüştür. Basit ritim kalıpları,
düzenli ve tahmin edilebilir kompozisyonlar ve birbirini tekrarlayan döngüler,
enstrümanın geri plana atılması ve benzer tonlarda benzer vokallerin öne
çıkarılmasıyla modern popüler müzik de standart forma bürünmüştür. Hiç bilmeyen
bir kulak için Britney Spears ya da Beyonce çok fark etmeyecektir. Aynı şarkıyı
Justin Timberlake veya Madonna söylüyor diye birini tercih eden hayranlar özgür
olduklarını sanacaklardır; ama tükettikleri müzikler aslında hiç de farklı
değildir, böylece sistem işitsel estetiğimizi de dönüştürmektedir. Bu sadece
popüler müzik için geçerli değildir, aykırı olduğunu ümit ettiğimiz 80’lerin
rock fırtınası ya da isyankâr ve aykırı bir tür olarak metal müzik de; sistemin
muhalif olan görüşleri onların muhalif havasını bozmadan içine aldığı
yapısıyla, sistemin parçası haline gelmişlerdir. Böylece pop müziği hiç
sevmeyen rock hayranı çocuk da aslında ilk çıktığında sahnede gitar
parçalayarak radikal olmuş bir müzik türünün zararsız hale getirilmiş, yani
öznelik sağlamayan muhalefetiyle farklı olduğunu düşünmektedir, oysa yaptığı
şey gene muhalefetin tüketimidir.
Aynı
yemeği yiyenler aynı müziği dinlemektedirler, ayrıca artık görsel olarak
estetik kavrayışımız da birörnek hale getirilmiştir; Angelina Jolie herkes için
güzel bir kadındır, en azından dünyada pek çok “top model” veya “Hollywood
yıldızı” parlamaktadır ve kitle kültürünün cinsellik fantezisi olarak
gösterilmektedirler, bu kültür cinsel fantezilere bile girerek bunları da
benzetmektedir. İki erkek arkadaş iki top modelden hangisinin daha seksi
olduğunu tartışırken farklı olduklarını düşünebilirler, oysa sistem tarafından
dayatılmış estetik duygusunu taşıyorlardır. Bu noktada sistem psikiyatriyi de mükemmel
bir şekilde kullanmaktadır. Hollywood, kişilerin ilgisini optimum düzeyde
tutacak sahne sürelerini bilmektedir ve tüm filmler bu kalıba göre
hazırlanmaktadır. Artık sinemada senaryosu ve konusu farklı görünse de klişe
öğeler ve abartılı teknikle çekilen filmlerde, izleyici farklı olduğunu sansa
da aynı olayın farklı çağlardaki varyantlarını izlemektedir, dolayısıyla sinema
anlayışımız da sisteme göre şekillendirilir. Üstelik sinemanın işlediği temalar
da hiç şaşırtıcı değildir; dünyada bir farklılık yaratan bir adam, silik ve
gereksiz bir tipken bir anda tüm sistemin çözümü için kilit adam ve seçilmiş
kişi haline gelen Neo, boş ve amaçsız bir adamken bir anda gününü gün etmeye
başlayan karakter, sorumluluk sahibi ve dünyayı korumak isteyen bilim adamı ve
diğerleri. Adorno kendi dönemindeki kimi romanlar için: “Bir makinenin
parçalarından başka bir şey olmayan insanlar, böyle romanlarda, hala özne
olarak davranma kapasitesine sahip kişiler gibi sunulmaktadır bize- sanki hala
onların eylemine bağlı olan bir şey varmış gibi.”, der. Bugün bu işi Simyacı
gibi romanlar gerçekleştirirken sinema da bu illüzyonun yaratılmasına katkıda
bulunmaktadır.
Duygu
dünyamız ve ilişkilerimizi belirleyen illüzyonları da sinema yaratır.
Aşklarımız sinemadaki ve romanlardaki aşkların kopyasıdır; genç kızlar
Twilight-Alacakaranlık romanındaki yakışıklı ve cesur cinsel sembol olarak
Edward’ı arzulamaktadırlar. Sinir bozucu patron ve yaratıcı fikirleri olan genç
çalışan arasındaki ilişkiyi de filmlerde buluruz. Cesaret, onur, şeref gibi
kavramlar insanlar arasındaki vahşeti yücelten savaş filmlerindeki şiddette
görünür. Şiddeti uygulayan başkahramanın tarafı değilken, bu vahşettir. Oysa
başkahramanının havaya uçurduğu bedenler, kestiği kafalar onurdur ve
yüceltilmiştir. Persler öcüyken Spartalılar kahramandır. Suçlu, ajanı vurduğu
zaman bir canavardır; ama ajan suçluyu vurduğunda, cesur olmuştur. Filmler
genellikle izleyicinin başkahramanın yerine konmasıyla oluşturulduğu için
böylece baş kahramanın filmin başında maruz kaldığı şiddet meşrulaştırılmıştır,
tabi filmin sonunda onun da şiddet uygulaması koşuluyla. Bu sayede sistemin
birey üstünde uygulamış olduğu her türlü baskı da meşrulaştırılmış olur, bireye
de diğer bireylere şiddet uygulama hakkı vererek.
Bir
diğer güçlü yöntem de toplumsal fobiler ve komplo teorileri oluşturulmasıdır.
Žižek 11 Eylül’ü anlatırken, Bush’un tavrını şu kelimelerle özetlemektedir:
“bireysel özgürlüğü, piyasa kapitalizmini güvence altına alan ABD değerlerinin,
tam da bu değerlerin korunması adına kısmen askıya alınmasını istedi.”(Žižek,
9) Gerçekten de 11 Eylül bütün Amerikan halkı için ulusal bir fobi olarak İslam
ve doğu korkusunu kimliklerine eklemiştir. Bunun 1950’lerdeki McCarthy’cilikten
çok da büyük bir farkı yoktur; ama o zamanlar gerçek ve güçlü bir düşman olarak
Sovyetler ABD’nin karşısında dikilmekteydi ve bu sayede kimi olmayan düşmanlar
ve tehditler yaratılabiliyordu, oysa günümüzdeki İslam fobisi için böyle
söylemek çok kolay değildir. Toplumsal fobinin bu statüsünün korunması için
komplo teorileri içeren kitaplar, korku dolu sahneler içeren belgeseller, gizli
bir sembolizmle bu mesajı veren filmler ve duygusal konuşmalar gerekmiştir. Tüm
bunların sonucunda ABD halkı da Irak’taki ve Afganistan’daki savaşları
desteklemiştir. Muhalifler ise sokaklarda bağırarak yürümüşler ve sonra
evlerinde oturup, televizyonda savaşı izlemişlerdir.
Üstelik bu olaylar devlet baskısını da meşrulaştırmıştır. Devlet tekrar kontrol yetkilerine sahip olmuştur. Devlet vatandaşlarını dinlemeye, gözlemeye başlar. Halk üzerinde ise devletin herkesi her an dinlediği korkusu oluşturulduğunda artık devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yoktur. Korku, bireyi sisteme karşı gelmekten alıkoyar, bu sayede muhalefet gerektiğinden fazla büyümez, ancak sunulan muhalefet düzeyi de sokaktaki anarşist gence; attığı, polisin kalkanından sekip yere düşecek taşın bir değişim yaratacağı umudunu verir. Umut ve korku pek çok baskıcı sistemde iyi bir şekilde kullanılan bir dinamiktir.
Bunun
dışında maddi özgürlükleri neredeyse sınırsız hale gelince hayata yabancılaşmış
ve sadece tüketim olarak inceledikleri için, hayatın anlamsızlığına kanaat
getiren çok zengin kesim ile maddi özgürlüğünü iyice kaybetmeye başladığı için
aynı sebeple hayatın anlamsızlığına kanaat getiren orta sınıfın bu hissini
bastırmaya yönelik yeni bir modern çaba da,; “New Age”, “Kuantum Gücü”,
“Kişisel Gelişim” ve “Parapsikoloji” gibi farklı başlıklarla bize sunulmakta
olan batıl inanç bütünüdür. Bu sistemlerin söylediği şey genelde basittir ve
dünya çapındaki en ünlü örneklerinden olan “The Secret” isimli kitaptan bakmak
gerekirse: “İstediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz; sağlık, çok para, başarılı
bir kariyer, güzel bir eş…” bu sistemler orta sınıfa bunu vaat ederler. Robin
Sharma’ya kısa sürede çok para kazandırmış “Ferrari’sini Satan Bilge” gibi
romanlarda ise üst sınıfa iç huzur vaat edilir.
Bunların
her ikisi de bilinçlerimizde iki farklı tipte oluşturulmuş iki illüzyona
dayanır. The Secret’ı incelediğinizde bilinçlerimizdeki, gene sistem tarafından
oluşturulmuş, “eski yazma”, “mistik sır” imgesine uyacak şekilde tasarlanmış
kahverengi bir kapak, özenle seçilmiş yazı tipi ve kabartmalı kırmızı bir mühür
göze çarpar. Kitap birinci kalite bir kâğıda basılmıştır ve sayfalarındaki
sistemin kafamızda yarattığı “Rönesans”, “geçmiş”, “bilgelik” ile ilgili
resimler, sayfa düzenlemeleriyle tıpkı; sinemadaki yoğun teknik kullanımıyla
içeriğin bastırılmasına dayanan yöntemdeki gibi, kitabın da baskısını, alacalı
kapağını ve tasarımını içeriğinin önüne geçirerek bilincimize kitabı okumadan
çok önce nüfuz etmektedir. Bu sayede farklı görüşleri okuduğumuzu düşünürken
biz, içeriğin önemsiz hale getirilmesinden dolayı, aynı teknikle hazırlandığı
için gerçekte aynı olan kitapları okuruz. Bu okuduklarımız bize her şeye yeten
bir potansiyelimiz olduğunu, hiç bir hesabımız tutmasa bile aslında bunun
önemsiz olduğunu söyler durur. Böylece artık umut mekanizması çalışmaya
başlamıştır.
Tüm
bu verdiğim örnekler şimdiye dek orta sınıfta dünya genelinde yaygın ve popüler
olan akımlar üstüneydi; ama bu noktada kolay bir karşı çıkış; dünyada bu gruba
dâhil olmayan ve azımsanamayacak derecede kalabalık olan bir grup insanın
olduğudur. Bu doğrudur; ama genel olarak “marjinal akımlar” adı altında
toplayacağım ve sisteme aykırı gibi görünen bu akımlar yüzeysel görünüşlerinin
aksine, aslında sistem tarafından kapsanmışlardır ve bu akımlara uyan grup da
fark etmeden geri kalan gruba benzetilmektedir. Bu nasıl olur? Prensip olarak
fast food yemeyen, sadece bağımsız sinema izleyen, popüler müziğin dışındaki müzikleri
dinleyen, kişisel gelişim tarzı akımlara kapılmayan bir kişi, sistemin en açık
araçlarından kendini uzak tutarken sistemin diğer araçlarına kapıldığını fark
edemez. Artık entelektüel olarak belirli bir düzeyin üstündeki grup da, bir
kitleye çevrilmiştir ve yüksek kültür de sistemin boyunduruğu altındadır. Bunun
en kolay yolu, bu akımların işe yaramadığı damgasının onlara basılmasıdır.
Ayrıca sistem onları hemen sahiplenir, böylece onları sisteme karşı kullanmak
imkânsız olur. Bu öğelerin sisteme en büyük katkısı, tüketim ilişkileri
içindeki rollerini gizli tutarak sistem dışı görünürken, aynı zamanda bireyin
özne olduğu illüzyonuna yardım etmeleridir. Ekonomik olarak büyük önem arz
etmeyen bu marjinal akımlar, kendini teknoloji misyoneri olarak tanımlayan, iyi
bir işletmecilik ve girişimcilik eğitimi sonucu bilişim sektöründe başarılı bir
iş kadını ve Fütüristler Derneği başkanı olan Ufuk Tarhan’ın; klasik müzik
konserlerinin gereksizliği üzerine: “onları ekonomik olarak çok daha ucuza bir
iPod’dan dinleyebiliyorken neden konsere gidelim ki?” dediğinde olduğu gibi
ekonomik ilişkilerde başarısız oldukları için; sadece bu ilişkileri
değerlendiren sistem tarafından da başarısız olarak sınıflandırılırlar. Bu
yüzden hepsinin yakın gelecekte yok olma ihtimali yüksektir. Bunun dışındaki
hippilik, çevrecilik, anarşistlik gibi daha da muhalif akımlar, çoğunlukla kısa
dönemli hezeyanlar olarak oluşmakta ve yok olmaktadırlar. Sistemse bu imajı
onlara damgalamış, böylece gelecekte oluşabilecek başka bir marjinal akım da
kısa dönemli bir hezeyan imajından kurtulamaz hale gelmiştir. Bu da şu anda var
olmayan muhalif fikirlerin de sistem tarafından kısıtlanması anlamına
gelmektedir. Bu sayede marjinal akımların da sisteme bir tehdit oluşturması
önlenmekte, popüler kültür yerine kendilerine katılanları da bir kitle haline
getirerek daha sonra onları popüler kültüre katılanlarla aynılaştırmaktadır.
Ekonomik
olarak alt sınıflardaki toplulukları aynılaştırmak ve nesne haline getirmek ise
daha da kolaydır. Onlar zaten maddi olarak farklılaşmalarını sağlayacak ve
çevrelerindeki dünyayı etkilemelerini mümkün kılacak maddi güçten ve
potansiyelden, sistem yüzünden yoksundurlar. Yiyebilecekleri yemek bellidir.
Müzik dinleme lükslerini ise ya zaten tüm radyolarda çalan popüler müzikle, ya
da yerel kökenleri yozlaştırılmış ve kalıplaşmış folk müzikleriyle
karşılamaktadırlar. Sinema da onlar için çok büyük bir önem arz etmemektedir.
Modern fobilere ihtiyaçları yoktur, çünkü hayatları zaten çok daha somut ve
büyük bir kaygı olan ekonomik kaygı üstüne kuruludur. Bu kaygı hayatlarında
öyle büyük bir yer kaplar ki zaten sırf bu yüzden aynılaşmış olduklarını
söyleyebiliriz. Açıkçası sistem onların üstündeki işini, daha en başta maddi
güçten yoksun bırakarak sağlamıştır ve bu yüzden üstlerinde ayrıca düşünsel bir
yozlaştırma işlemine ihtiyaç duymaz. Sadece sisteme karşı isyan etmelerini
engellemek üzere onlara uzun süredir dayatılmakta olan ve bu sistemden çok önce
gelişmiş din ve milliyetçilik gibi boyun eğme ideolojileriyle onların üzerinde
kurulmuş bir düşünsel iktidardan söz etmek mümkündür.
Bireyin sisteme dâhil edilmesindeki
bir diğer araç da, bireyin diğer bireylerden yalıtılması, kendi başına
bırakılması ve diğer bireylerle olan ilişkilerinin de sistematik ve standart
hale getirilerek öngörülmemiş bir sonucun önlenmesidir. Arkadaşlık modelleri,
aşk modelleri, düşmanlık modelleri, saygı modelleri veya yalakalık modelleri...
Bunların hepsi bize kültür tarafından öğretilmiştir. İlişkilerimizin nasıl
gelişmesi gerektiğini “kişisel gelişim koçu”, “evlilik koçu” gibi kişiler ya da
“Karşınızdakine 8 Saniyede Nasıl Evet Dedirtebilirsiniz?”, “Herkesi İkna
Sanatı” gibi kitaplardan öğrenmekteyiz. Bu kitaplar büyük vaatleri sayesinde
bireyi kendilerine çekerler ve sosyal ilişkilerde olabilecek tüm insanlığı yok
ederler. Üstelik tamamen ekonomik altyapı olan çıkara dayanan yaklaşımları
sayesinde bireyler arasındaki ilişkiyi ancak bir bağlantı sağlama veya iş
ayarlama olarak kullanılabilecek “ikna etme” veya “evet dedirtme” olarak
gösterirler. Evlilik bile artık duygusal ekonominin sistematik ve planlı bir
şekilde ayarlanması gereken, karşı tarafa fazla kâr kaptırmadan; ama
yatırımların geri çekilmesiyle, ekonomik getirinin gitmesine yol açacak bir
zarar yaratmadan dengeli bir şekilde yatırımların yapılması gereken bir dünya
olmuştur. Karşılıklı toleransı sağlayan aşkın kökeni olarak gösterebileceğimiz
cinsel yakınlaşma da ancak evlilik ekonomisindeki bir kar unsuru olarak ikinci
plana atılır. İş alanında “finans danışmanları” varken evlilik alanında bu
“evlilik koçu” olarak yansımasını bulur.
Üstelik bu sadece karşılıklı cinslerin ilişkilerinde de yok. Tüm ilişkilerimiz bağlantı olarak gerçekleşir. Bunun için öncelikle insani ilişkilerin gelişebileceği her türlü ortamda bireyler birbirlerinden soyutlanmıştır. Avrupa’da toplumumuzun bir ütopyası olma yolunda önemli adımlar atmış ve refah miktarıyla gerçekdışı görünen İskandinav toplumlarında, her şey standartlara o kadar uygundur ki birisiyle iletişim kurabileceğiniz tek nokta, iletişimin gene sıkı kurallarla belirli standartlara bağlandığı ofis ortamıdır. Otomobillerin bize sunduğu en büyük lüks, hızlı ulaşım ya da rahat koltuğa kurulup radyo dinleme olanağı değildir. Otomobiller bizi ulaşım sırasında başka herhangi bir bireyle bir ilişkiye girmek gibi rahatsız edici bir durumdan korur. Üst sınıf araçların camları rahatsız edici en ufak bir göz temasını da engelleyebilmek için siyah filmle kaplanmıştır. Trafikteki sistematiğin henüz tam olarak yerleşemediği Türkiye gibi ülkelerdeyse diğer bireylerle gerçek bir ilişki sayılabilecek, yüz yüze ve konuşmayla olacak bir iletişimi engeller. Böyle yerlerde ulaşım sırasında bireyler birbirleri için potansiyel rakip ve düşman konumundadırlar. Burada sistem ideolojisinin önemli bir öğesi olan sürekli acele ve zaman darlığı yüzünden, trafik de bir yarış ve rekabet ortamıdır. Dolayısıyla yolu kapmak için olan rekabette her otomobil bir diğeri için potansiyel düşmandır, dostane bir ilişkiden söz edilemez. Otomobil ayrıca sahte özgürlük hissine de katkı sağlar. Aracın yönetimi artık bireydedir ve birey kendini direksiyon başında bir özne olarak hissedebilir ve iktidar duygusunu tatmin edebilir. Evde karısına karşı ve ofiste şirketin hiyerarşisinde iktidar duygusunu tatmin edemeyen ve özgürlük hissine kapılamayan bireyin günlük hayatında belki de kendini özgür hissedebileceği tek alan ev ve ofis arasındaki o araba yolculuğudur, bu durumda yapacağı aşırılıklar için onu suçlayamayız.
Bir
diğer güçlü yalıtım aracı da yaşadığımız barınaklardır. Çoğunlukla çok katlı
apartmanlardan oluşan modern konut projeleri bireyler arasındaki ilişkiyi tam
olarak koparma yolunda önemli bir adımdır. Daireler güçlü yalıtımla
birbirlerinden ayrılmışlardır. Kapılar her an potansiyel bir tehdide karşı
yeterince güçlü yapılmıştır ve apartmanların camları başka dairelerin
görünmemesi için ayarlanmıştır. Kültürümüz öyle şekillenmiştir ki, misafirlik
artık can sıkıcı bir durumdur. Başkalarının evine gitmek yerine bir fast food
restoranında buluşulur. Böylece iş dünyası dışında başka bireylerle karşılaşmak
da imkânsız hale getirilmiştir. Çok can sıkıcı olabilecek bir durum, daire
kapısı ile otomobilin kapısı arasında başkasıyla karşılaşmak olabilir.
Merdivenler bu riski büyütüyor ve zaman kaybına yol açıyordu; bu yüzden artık
kapıdan üç adım uzaktaki asansörler, birkaç saniyede bizi apartmanın dışına
atabilirler. Çok küçük bir ihtimal de olsa asansörde başkasıyla kalmak çok
rahatsız edici bir durumdur. İki bireyde de rahatsızlık görünür, her ne kadar
asansörün “kamu alanı” olduğunu düşünsek de her iki birey de diğerinin “özel
alan”ını taciz ediyormuş hissine kapılır ve utanır. Bunun sebebi her ikisinin
de işle bağlantısı olmayan veya bir çıkar sağlamayacak ilişkileri zaman kaybı
ve gereksiz görmesidir. Oysa işte şimdi böyle bir ilişkiye girmeye zorlamaktadırlar
birbirlerini ve dolayısıyla karşıdakine ekonomik olarak kötülük etmektedirler.
İlk olarak kültür bireye standartların dışındaki her türlü ilişkiyi kötü bir
ilişki ve rahatsızlık kaynağı olarak dayatmıştır. Bu yüzden modern konutlar da
standartların dışındaki her türlü iletişimden kaynaklanabilecek bir
rahatsızlığı, fiziksel olarak önleme amacıyla dikkatle tasarlanmıştır.
İnsanların “sosyalleşmesi” ihtiyacı, onların
birbirlerinden soğutulmasının hem aracı, hem sonucudur. Aralarındaki bağlantı olmayan
ve çıkar sağlamayan her türlü ilişki düşünsel dünyada yasaklandığı ve fiziksel
olarak engellendiği için bireylerin arasındaki zaten olması gereken basit
düzeydeki ilişki yok edilmiştir. Bir bireyin bir diğeriyle ilişki kurması da
ancak ekonomik bir çıkar üstünden olabileceği için de bireyler ilişki kurmadan
önce belirli kalıplarla iletişim kurarak, ekonomik çıkarların bu yatırıma değip
değmeyeceğini anlamak amaçlı bir fizibilite raporu hazırlarlar. Burada, bir
iletişimden çok karşıdakini soruşturma ve incelemedir. Ancak bir ekonomik çıkar
bulunursa iletişim kurulur ve burada da amaç bu çıkara olabildiğince kısa
sürede ve olabildiğince az dil dökerek ulaşmaktır. Böylece sosyalleşme
kavramımız, bireyin çıkarına uygun araştırmalar yaparak bu çıkara ulaşmaya
çalışmasını, sosyal bir ilişki gibi göstermektedir. Üstelik bu kavramın
saçmalığını yaratan durum da aslında bu ilişkilerden elde edilen çıkarın gerçek
bile olmamasıdır. Elde edilen sonuçlar çoğunlukla illüzyonlardır.
Bireylerin
arasındaki işe dayalı olan hariç tüm ilişkinin yok edilmesinin, bireyin
sistemdeki anlamı açısından sonucu nedir? Diyalektikteki önemli ilkelerden biri
kavramları birbirinden bağımsız birimler yerine, sistemdeki ilişkileriyle
incelemektir. Bir tezi incelerken onun antiteziyle olan ilişkisini de
incelememiz gerekir. Sistemse bireyin tüm ilişkilerini yok ederken aslında
bireylerin sentezi olarak toplum kavramını yok etmektedir. Birbiriyle iletişimi
kopmuş bireylerin artık toplum dâhilinde anlamları kalmamıştır, çünkü ortalıkta
toplumun kalmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde toplum yerine aynı kültürün
dayatılmasıyla, aynı ideolojinin ürünü olan ve dolayısıyla birbirinin aynısı
olan birbirinden kopuk, bağlantısız bireyler vardır. Bu sayede toplumsallık
altın çağında toplumu da yok etmiştir. Bireyin birey olarak hiçbir değerinin
kalmadığı çağımızda bireyselliğin bu kadar öne çıkarılmasının sebebi budur;
bireyler birbirinin aynısı; ama birbirinden kopuk birimler haline gelmişlerdir.
Görünüşte birey toplumdan daha güçlüdür; ama aslında her birey artık kendisi
var olmayan toplumun bir yansıması haline gelmiştir. Toplum kendi gerçekliğini
yok ederken bir simülasyon olarak bireylerde yaşamaya devam etmektedir.
Peki,
bu durumdan çıkarılabilecek sonuç nedir? Adorno’nun metinlerinde hep geçmişe
bir özlem duymak mümkündür. Buradan onun muhafazakâr olduğunu çıkaramayız,
ancak büyük bir karamsarlık ve ümitsizlik içinde olduğunu söyleyebiliriz. Zaten
yazılarında da genel olarak burjuva kültürünün nasıl her yere bulaşmış olduğuna
vurgu yapmıştır. Ütopya kavramı da yoktur, çünkü şu durumda bu kavram imkânsız
ve hatta zararlıdır. Adrno’nun çözüm önerileri ise genel olarak birbirinden
kopuk etkisiz olabilecek küçük parçalar olarak görünür. Adorno ve Horkheimer
için bu sistem tabi ki istenmeyen ve kötü bir sistemdir. Düşünceye karşı
barbarlığın başladığı sistemdir. Bu durumda sormamız gereken soru, bu tarz bir
barbarlığın tercih edilip edilmeyeceğidir. Bu nokta, özellikle dikkatli olmak
gereken bir noktadır. Sistemi tercih etmeyeceksek, bunu dikkatle kanıtlamak
gerekir, aksi takdirde her şeyi yadsıyan post modernist görüşler karşısında
yenilmemek imkânsızdır. Eğer ben, bir birey olarak doğumumdan itibaren sistemin
bu araçları tarafından şekillendirildiysem ve bu da bugün benim düşünme yetimi
etkiliyorsa, bu noktada barbarlığın "kurbanı" olduğumu
söyleyebilirim. Öyleyse öncelikle bu sistemin kişisel olarak tercih
edilemeyeceğini söyleyebilirim. Daha sonra sistemin bütün bireylerin düşünce
yetilerini körelttiğini göz önünde bulundurursak, bu sistemin insanlığın
gelişimine aykırı olabileceğini görmemiz gerekir. Öyleyse bu sistem, en ilkel
etik anlayışında, zararlı olarak sınıflandırılabilir. O zaman işte bu sisteme
karşı çıkarken, artık sağlam bir dayanağımız olabilir.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder