Sayfalar

Translate

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Frankfurt Okulu'nun Kültür Eleştirisi ve Yeni Orta Sınıf Hayatı

Bundan birkaç yıl önce yazmış olduğum bir yazı, çıkış noktam Adorno ve Horkheimer'ın kitapları olsa da bu yazıda değindiğim konuları daha sonra Ritzer'in McDonaldlaşma kavramı ve Baudrillard'da da gördüm. Şu anda bu konuyla ilgili daha geniş bir algım olsa da hala fikirlerimin temelini bunlar oluşturuyor ve başarılı bulduğum bir yazı, uzunluk için kusura bakmayın...


Kültür Eleştirisi

            Frankfurt Okulu, başta Max Horkheimer olmak üzere, Marksizmin sistem eleştirisini 20. Yüzyılın ilk yarısında başarıyla geliştirmiş bir yapılanmadır. Okulun çalışmaları Marksist teoriyi eleştirirken onun felsefe ve psikanalizle bağlantılarını kurmuş, yaptığı analizler ekonomik eleştiriden epistemolojiye dek uzanmıştır. Bu okulun önemli eleştirilerinden biri de kültür eleştirisidir. Bu eleştirinin önemli bir ayağını, okulun Nazi tehdidi yüzünden ABD’ye göçtüğü dönemdeki kapitalist toplumun kültür eleştirisi oluşturur. Diğer önemli bölümüyse o dönemde Avrupa’da yükselişe geçen Faşizmin eleştirisidir. Bu yapıtların Faşizm eleştirisi yönleriyle, günümüzle bağlantısız oldukları düşünülebilir; ancak aynı zamanda ortaya koydukları yöntem ve ilkeler göz önünde bulundurulursa onların günümüzün daha da kompleks hale gelmekte olan kültürünün eleştirisinde de kullanılabileceğini söyleyebiliriz.


Öncelikle bu incelemeyi neden yaptığımı açıklamam gerekiyor. Sistemi özel kılan durum şu: ekonomik ihtiyaçları gereği dünya üzerinde üretici gücün tam iktidarını sağlamak zorundadır. Üstelik bunu sadece insan dışı öğeler değil, insanların kendileri üstünde ve hatta düşünsel dünyaları üstünde de sağlamaya çalışmaktadır. Ana ekseni üretim olan bu sistem için tüketim en önemli hedeftir ve tüm dünyanın üretime uyum sağlayıp tüketimi sürdürmesi gereklidir. Bunu sağlamak içinse sistemin öncülerine göre daha kompleks araçları vardır. Bireyler toplum içerisinde birbirlerinin kopyaları haline getirilirler ve böylece elimizde toplum değil, bir kitle kalır. Bu kitle artık sistemin ihtiyaçlarına göre kolayca programlanabilmektedir. Programlanabilir olmasının sebebi ise bireylerin düşünebilen ve karar verebilen özneler olmaktan çıkartılarak nesneler haline getirilmesidir. Bunun dışında, aynı şekilde muhalif fikirler de sistemin çarklarındaki nesneler haline getirilmektedir; onlar artık bastırılmış isyan duygusunun zararsız bir şekilde boşaltılmasına yaramaktadırlar. Sanat ise bundan elli yıl önce olduğu gibi bir direkt propaganda aracı değil, sisteme entegre edilmiş bir yapıdır. Üstelik bu yöntemler gizlidir, hem pratikte hem de düşünsel alanda bu yöntemleri fark etmek iyice zorlaşmıştır. Sistemin böyle kompleks bir yönteme ihtiyaç duymasının sebebini ise iki önemli tarihsel olaya bağlayabiliriz. Bunlar, en genel anlamlarıyla aldığım; 1920’lerdeki liberal ütopyanın ve sonrasında 1989’da Sovyetlerin baskı ve propaganda yönetiminin çöküşü olaylarıdır. 1920’lerin tam liberal sisteminde ekonomi yürümemiş, Sovyetlerdeki baskıcı devlet kapitalizmindeyse sosyal yapı yürümemiştir. Öyleyse sosyal ve ekonomik özgürlüğün tam olmadığı; ama sosyal yapının Sovyetlerdeki gibi çökmemesi için de, bunların var gibi göründüğü bir yapı gerekmiştir. Üstelik entelektüeller arasında da bu yapının farkına varılmaması için bu baskı aracının düşünsel dünyada da gizlenmiş olması gerekmektedir.


Sistemin bireyi dönüştürdüğünü söylemiştim; ancak burada bu dönüşümün yolunu ve sonuçlarını ortaya çıkarmak için bireyin neye dönüştüğünü belirtmek gerekiyor. Bu değişimi iki farklı açıdan incelemek mümkündür: bireylerin tek tip hale getirilmesi ve bireylerin özne konumundan nesne konumuna geçmesi. Aslında bu ikisi çok farklı değildir. Daha doğru bir açıklama, birincisini ikincisinin yolu olarak göstermek olabilir; ama bu ikisi arasındaki ilişkinin daha çok bir döngü olduğunu söylemek daha doğru olacaktır: nesne haline gelen bireyler birbirine daha kolay benzemekte ve birbirine benzeyen bireyler nesne haline gelmektedirler. Dolayısıyla bu ilişkiyi açıklamak için önce özne-nesne ayırımını yapmak gerekir.
Burada öznenin dilbilgisinden çok da kopmayan bir tanımı, “eylem yapmakta olan ya da eylem yapma kabiliyeti olan birim”dir. Bunu sistem çapında açıklarsak bir özne olarak nitelendirilecek birey, sistemin dışında düşünebilmeli ve bağımsız düşünebiliyorsa, düşünsel dünyasına uygun olarak istediği gibi yaşayabilmelidir. Özne olarak bireyin, kısaca sistem üzerinde küçük de olsa bir etkisi olabilmelidir. Ayrıca özne olan birey, bu durumunun farkında olmalıdır, çünkü ancak böyle özne olma gücünü kullanabilir.
Peki, nesne nedir? Gene dilbilgisine uygun bir tanım yapacak olursak: “cümledeki anlamı öznenin, kendi üstüne uyguladığı eyleme göre değişen öğe”dir. Cümle üzerinde kendi başına bir etkisi yoktur ve ancak özneye ve yükleme göre rol alır, anlam sahibi olur. Kısaca cümledeki pasif ya da edilgen öğedir. Dolayısıyla, bunu sistem çapında incelersek; nesne olan bireyin sistemin ideolojisinin kapsamı dışında düşünmesi ve dolayısıyla davranması mümkün değildir. Sistemin ihtiyacına göre davranmak zorundadır. Sanat konusunda en fazla bağımsız bir görüşü olduğunu sanabilir; ama diğer tüm zevkleri gibi sanat zevki de sistemin dâhilindeki öğelere yöneliktir. Verdiği kararlarıyla davranışları artık kendisinin değildir ve artık kendi başına var olan bir öğe olup olmadığından bile emin olamayız. Bu tıpkı sanal gerçeklikteki bir karakter gibidir; düşüncesinin sınırları, içinde bulunduğu sistem dâhilindedir ve ne yaparsa yapsın bu sistemin dışına çıkamaz, programlamasına aykırı davranamaz. Bugünkü nesne-bireyin ondan tek farkı, sanal gerçekliğin aksine nesne-bireyin dünyasında sistem-dışı öğelerin de bulunmasıdır. Bugün sistemin nesne-bireye sağladığı küçük lüksleri ise; insani duygularını boşaltması için gene sistemin içinde noktaların yaratılmış ve nesne olduğunu anlamaması için de sistemin gizlilik yapısının geliştirilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bugün birer nesne olarak bireylerin var olup olmadıklarından bile emin olamazken onlar kendileri için hala birer özne konumundadırlar. Nesne olan bireyler bu sayede artık sistem için mükemmel kuklalardır; canlı olduklarını sanan ölü kuklalar.
Peki, sistem neden ölü kuklaları tercih etmektedir? Bu çok da zor bir soru değildir. Bireylerin sistemin nesnesi haline getirilmesi onların üstünde sistemin mutlak hâkimiyetini sağlar. Sistemin öncelikle üretime dayandığını biliyoruz; ancak üretimin başarılı olabilmesi için tüketimin ona uygun bir şekilde gelişmesi ve piyasayı bir şekilde dengede tutması gerekmektedir, dolayısıyla üretici, tüketicileri kontrol edemediği sürece yaptığı işin garantisi yoktur. Bu yüzden üretici yapı için tüketenlerin kontrol edilmesi hayati önem taşır; ama bunu Sovyetlerdeki gibi bir baskıyla yapmak sosyal yapının devamlılığı açısından imkânsızdır. Gerçek distopya sistemin kötü işlediğini fark eden ana kahramanın vahşice bastırıldığı Sovyet tarzı bir yer değildir. Gerçek distopya, görünürde hiçbir baskı yokken, tamamen üretime bağlı hale getirilmiş yaşamın kontrol edildiği yerdir. Dünyanın böyle bir distopya haline getirilmesi de başlangıçta üretim için büyük bir avantaj sağlamıştır. Kitle kültürü sayesinde tüketim devam etmiş, üretim buna göre gelişmiş ve sistemin araçları da bu döngüyü korumuştur; ama bugün daha da büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız, üretim de artık bu sistemin nesnesi haline gelmeye başlamıştır. Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde, ne bankacıları, ne patronların, ne köylülerin; kısacası kimsenin istememesine rağmen köylüleri tarlalarından kovan “canavar” artık gerçeğe dönmektedir. Çalışan zaten yıllardır kurbandır ve artık yöneticinin de yapabileceği bir şey kalmamıştır. Öyle ki bu sistem yücelmiş ve tüm bireylerin üstünde bir yere sahip olmuştur, bu durumda sistemin tüm bireyleri nesneleştirmeyi başarabildiğini söyleyebiliriz.
Adorno, Minima Moralia’da yaşam hakkında “Maddi üretim sürecinin bir eklentisi olarak onun peşinden sürüklenip giden, özerklikten veya kendine ait bir tözden yoksun bir eklenti.”, der. Gerçekten de artık toplumsallıklarını ve özneliklerini kaybetmiş olan bireylerin tek anlamı; üretime olan etkileri olarak tüketiciliktir. Sistemde artık tek bir rolümüz ve anlamımız kalmıştır; tüketim huyumuz. Modern kitle kültürünün önemli bir parçası olarak artık kimliğimiz tükettiklerimizle belirlenmektedir. Kullandığı otomobil, giydiği elbise markası, “iPhone mu yoksa Samsung Galaxy mi?”, favori fast food restoranı, favori şarkıcısı veya grubu diye gider bu liste, üstelik bununla da sınırlı değildir. Sadece yaşam değil tüm öğeler tüketim ve üretimdeki rolleriyle açıklandıkları için kimliğimizi oluşturan her şeyin tükettiğimiz şeyler olduğunu söyleyebileceğimiz bir geleceğe yaklaşmaktayız.
Peki, birey artık üretim ve tüketimden oluşan bu sistemin nesnesi haline geldiyse bu sistem içerisindeki rolü nedir? Eğer sistemin çarklarını hala birey döndürüyorsa bunu bir nesne olarak nasıl başarır? Birey toplum tarafından şekillendirilirken “zaten  toplum tarafından şekillendirilmiş bireylerin toplumu” tarafından şekillendiriliyordur. Dolayısıyla toplumsal bir evrimin ilerlemekte olduğunu söyleyebiliriz. Sistemin ideolojisi kuşaktan kuşağa geçmektedir. Dolayısıyla bu ideoloji, yerleşmeye başladığı yıllarda toplumun aktarımlarına da geçmiştir ve bu şekilde ilerlemektedir. Bundan ilk olarak maddi özgürlüklerinin kısıtlamasından dolayı zihinsel potansiyellerini kullanamayan alt sınıflar etkilenmiştir. Devamında orta sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görürken artık maddi gücünün özgürlüğüyle kendini sistemin ideolojisinden koruyabilmiş olan üst sınıfın da bu ideolojiye teslim olduğunu görüyoruz. Bu şekilde, yetişen bireyler sistemdeki yerlerini aldıklarında onun ideolojisiyle yetişmiş oldukları için ona uygun bir şekilde çalışmaya devam ederler. Bu artık aldıkları keskin iş dünyası eğitimi ve iş ayarlama becerileriyle patronlar ve keskin matematik zekâları, üstün üniversite eğitimleri sonucu günde on altı saat çalışıp şirketlerin hayatlarını kurtaran ve bundan zengin olan gençler için de geçerlidir. Sistem zekâyı da artık kendi başlarına amaçsız birimler olan şirketlerin kurtarılması için kullanmaya başlamıştır. Böylece her türlü birey, daha önce özne özelliği olan bireyler tarafından oluşturularak sisteme katılmış bütünlerle yetişir ve birey özelliğini kaybederek sisteme uygun bir nesne haline gelir. İşte bu sayede günümüzde sistem özne olmadan da yürüyebilmektedir.
Sistemin bireyleri nesne haline getirirken en büyük aracı, onları birbirine benzetmektir. Bugün orta ve üst sınıflar için konuşmak gerekirse, günlük hayatta karşılaşılan çoğu şey zaten bu amaca yöneliktir. Alt sınıfların ise maddi bağımlılıkları yüzünden özne sıfatını alarak, düşünsel bir bağımsızlığa sahip olmaları zaten zordur. Bu yüzden özelikle orta ve üst sınıfın benzetilmesinde kullanılan ve çoğu kitle kültürünün içeriği olan öğeleri incelemek sağlıklı olacaktır. Bunların özelliği bireylere farklı olduklarını düşündürürken onları aynılaştırmasıdır. Böylece bu yapılar aslında sistemin en önemli araçları haline gelmektedirler. Üstelik bunların hepsi bir şekilde üretim sürecinin sonucudur.
İlk verebileceğim örnek damak tadımızın getirildiği noktadır. Orta sınıflar için buradaki büyük tehlike küçük bütçeyle yüksek miktarlarda yağ ve kalori almanın çok kolay hale getirildiği “fast food” zincirleridir. Gene de fast food’un asıl önemli noktası sağlıklı olup olmadığı ya da tadının nasıl olduğu değildir. Fast food’u asıl önemli hale getiren şey onun bireylerin benzetilmesindeki rolü, bireyin hem üretim hem de tüketim aşamasında nesneleştirilmesinin iyi bir örneği ve bireye sunulan sahte farklılığı sağlayan bir yapı olmasıdır. Artık orta sınıfın neredeyse tümü fast food yemektedir ve bunu parasızlıktan değil sevdiği için yapmaktadır. Herkes ya McDonald’s ya da Burger King sevmektedir. Öyle ki McDonald’s dünyanın en bilinen markasıdır ve herhangi bir dinden, felsefeden ya da örgütten daha yaygındır dünyada. Çinli bir ilköğretim öğrencisi ile altmış beş yaşındaki bir Alman kadının artık damak tatları ortaktır. Fast food’lar her yerdedirler ve kitle kültürünü midemizde temsil ederler.

Fast food ayrıca üretim ve tüketim aşamalarında insani olan her şeyi de yok etmektedir. Yaratıcı aktivite gerektiren hiçbir şey yoktur onun üretiminde. Yoğun uzmanlaşma gereği yaratıcı aktiviteyi sırf bunun için eğitilmiş uzmanlar yapar, ironik olarak onlar eğitimleri gereği yaratıcı olamazlar, olmamalıdırlar çünkü yaratıcı aktivitenin de artık standartları vardır. Bu sayede aslında tüm fast food’lar aynıdır ve standarttır. Hazırlanmasında da kesin kurallar ve standartlar vardır, bunların dışına çıkılmaz. Olabildiğince hızlı üretilir, acele içerisinde satılır ve onu istediği gibi tüketebilecek tüketici de onu bir aceleyle tüketir, hemen bitirir ve bir anda sistemin “vakit nakittir” ilkesine uyarak acele ile oradan ayrılır. Tüketici ile üretici arasında hiçbir ilişkiye izin ve zaman yoktur. Bunu yapma özgürlüğü olmasına rağmen tüketici de bu kuralı bozmaz. Bunun yanında tüketiciler özgürdürler, “Ben McChicken alacağım”, veya “Hayır, ben Burger King’den yerim, bir Whopper.” Bu bize sahte özgürlüğü gösterir. Yedikleri şey gerek tat, gerek görünüş olarak çok benzer, anlam ve değer olarak da sistem için tamamen aynıdır; ama onlar artık farklıdırlar ve istediklerini seçmekte özgürdürler.
Müzik de artık aynı şekilde bir benzetme aracına dönüşmüştür. Basit ritim kalıpları, düzenli ve tahmin edilebilir kompozisyonlar ve birbirini tekrarlayan döngüler, enstrümanın geri plana atılması ve benzer tonlarda benzer vokallerin öne çıkarılmasıyla modern popüler müzik de standart forma bürünmüştür. Hiç bilmeyen bir kulak için Britney Spears ya da Beyonce çok fark etmeyecektir. Aynı şarkıyı Justin Timberlake veya Madonna söylüyor diye birini tercih eden hayranlar özgür olduklarını sanacaklardır; ama tükettikleri müzikler aslında hiç de farklı değildir, böylece sistem işitsel estetiğimizi de dönüştürmektedir. Bu sadece popüler müzik için geçerli değildir, aykırı olduğunu ümit ettiğimiz 80’lerin rock fırtınası ya da isyankâr ve aykırı bir tür olarak metal müzik de; sistemin muhalif olan görüşleri onların muhalif havasını bozmadan içine aldığı yapısıyla, sistemin parçası haline gelmişlerdir. Böylece pop müziği hiç sevmeyen rock hayranı çocuk da aslında ilk çıktığında sahnede gitar parçalayarak radikal olmuş bir müzik türünün zararsız hale getirilmiş, yani öznelik sağlamayan muhalefetiyle farklı olduğunu düşünmektedir, oysa yaptığı şey gene muhalefetin tüketimidir.


Aynı yemeği yiyenler aynı müziği dinlemektedirler, ayrıca artık görsel olarak estetik kavrayışımız da birörnek hale getirilmiştir; Angelina Jolie herkes için güzel bir kadındır, en azından dünyada pek çok “top model” veya “Hollywood yıldızı” parlamaktadır ve kitle kültürünün cinsellik fantezisi olarak gösterilmektedirler, bu kültür cinsel fantezilere bile girerek bunları da benzetmektedir. İki erkek arkadaş iki top modelden hangisinin daha seksi olduğunu tartışırken farklı olduklarını düşünebilirler, oysa sistem tarafından dayatılmış estetik duygusunu taşıyorlardır. Bu noktada sistem psikiyatriyi de mükemmel bir şekilde kullanmaktadır. Hollywood, kişilerin ilgisini optimum düzeyde tutacak sahne sürelerini bilmektedir ve tüm filmler bu kalıba göre hazırlanmaktadır. Artık sinemada senaryosu ve konusu farklı görünse de klişe öğeler ve abartılı teknikle çekilen filmlerde, izleyici farklı olduğunu sansa da aynı olayın farklı çağlardaki varyantlarını izlemektedir, dolayısıyla sinema anlayışımız da sisteme göre şekillendirilir. Üstelik sinemanın işlediği temalar da hiç şaşırtıcı değildir; dünyada bir farklılık yaratan bir adam, silik ve gereksiz bir tipken bir anda tüm sistemin çözümü için kilit adam ve seçilmiş kişi haline gelen Neo, boş ve amaçsız bir adamken bir anda gününü gün etmeye başlayan karakter, sorumluluk sahibi ve dünyayı korumak isteyen bilim adamı ve diğerleri. Adorno kendi dönemindeki kimi romanlar için: “Bir makinenin parçalarından başka bir şey olmayan insanlar, böyle romanlarda, hala özne olarak davranma kapasitesine sahip kişiler gibi sunulmaktadır bize- sanki hala onların eylemine bağlı olan bir şey varmış gibi.”, der. Bugün bu işi Simyacı gibi romanlar gerçekleştirirken sinema da bu illüzyonun yaratılmasına katkıda bulunmaktadır.

Duygu dünyamız ve ilişkilerimizi belirleyen illüzyonları da sinema yaratır. Aşklarımız sinemadaki ve romanlardaki aşkların kopyasıdır; genç kızlar Twilight-Alacakaranlık romanındaki yakışıklı ve cesur cinsel sembol olarak Edward’ı arzulamaktadırlar. Sinir bozucu patron ve yaratıcı fikirleri olan genç çalışan arasındaki ilişkiyi de filmlerde buluruz. Cesaret, onur, şeref gibi kavramlar insanlar arasındaki vahşeti yücelten savaş filmlerindeki şiddette görünür. Şiddeti uygulayan başkahramanın tarafı değilken, bu vahşettir. Oysa başkahramanının havaya uçurduğu bedenler, kestiği kafalar onurdur ve yüceltilmiştir. Persler öcüyken Spartalılar kahramandır. Suçlu, ajanı vurduğu zaman bir canavardır; ama ajan suçluyu vurduğunda, cesur olmuştur. Filmler genellikle izleyicinin başkahramanın yerine konmasıyla oluşturulduğu için böylece baş kahramanın filmin başında maruz kaldığı şiddet meşrulaştırılmıştır, tabi filmin sonunda onun da şiddet uygulaması koşuluyla. Bu sayede sistemin birey üstünde uygulamış olduğu her türlü baskı da meşrulaştırılmış olur, bireye de diğer bireylere şiddet uygulama hakkı vererek.

Bir diğer güçlü yöntem de toplumsal fobiler ve komplo teorileri oluşturulmasıdır. Žižek 11 Eylül’ü anlatırken, Bush’un tavrını şu kelimelerle özetlemektedir: “bireysel özgürlüğü, piyasa kapitalizmini güvence altına alan ABD değerlerinin, tam da bu değerlerin korunması adına kısmen askıya alınmasını istedi.”(Žižek, 9) Gerçekten de 11 Eylül bütün Amerikan halkı için ulusal bir fobi olarak İslam ve doğu korkusunu kimliklerine eklemiştir. Bunun 1950’lerdeki McCarthy’cilikten çok da büyük bir farkı yoktur; ama o zamanlar gerçek ve güçlü bir düşman olarak Sovyetler ABD’nin karşısında dikilmekteydi ve bu sayede kimi olmayan düşmanlar ve tehditler yaratılabiliyordu, oysa günümüzdeki İslam fobisi için böyle söylemek çok kolay değildir. Toplumsal fobinin bu statüsünün korunması için komplo teorileri içeren kitaplar, korku dolu sahneler içeren belgeseller, gizli bir sembolizmle bu mesajı veren filmler ve duygusal konuşmalar gerekmiştir. Tüm bunların sonucunda ABD halkı da Irak’taki ve Afganistan’daki savaşları desteklemiştir. Muhalifler ise sokaklarda bağırarak yürümüşler ve sonra evlerinde oturup, televizyonda savaşı izlemişlerdir.

Üstelik bu olaylar devlet baskısını da meşrulaştırmıştır. Devlet tekrar kontrol yetkilerine sahip olmuştur. Devlet vatandaşlarını dinlemeye, gözlemeye başlar. Halk üzerinde ise devletin herkesi her an dinlediği korkusu oluşturulduğunda artık devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yoktur. Korku, bireyi sisteme karşı gelmekten alıkoyar, bu sayede muhalefet gerektiğinden fazla büyümez, ancak sunulan muhalefet düzeyi de sokaktaki anarşist gence; attığı, polisin kalkanından sekip yere düşecek taşın bir değişim yaratacağı umudunu verir. Umut ve korku pek çok baskıcı sistemde iyi bir şekilde kullanılan bir dinamiktir.
Bunun dışında maddi özgürlükleri neredeyse sınırsız hale gelince hayata yabancılaşmış ve sadece tüketim olarak inceledikleri için, hayatın anlamsızlığına kanaat getiren çok zengin kesim ile maddi özgürlüğünü iyice kaybetmeye başladığı için aynı sebeple hayatın anlamsızlığına kanaat getiren orta sınıfın bu hissini bastırmaya yönelik yeni bir modern çaba da,; “New Age”, “Kuantum Gücü”, “Kişisel Gelişim” ve “Parapsikoloji” gibi farklı başlıklarla bize sunulmakta olan batıl inanç bütünüdür. Bu sistemlerin söylediği şey genelde basittir ve dünya çapındaki en ünlü örneklerinden olan “The Secret” isimli kitaptan bakmak gerekirse: “İstediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz; sağlık, çok para, başarılı bir kariyer, güzel bir eş…” bu sistemler orta sınıfa bunu vaat ederler. Robin Sharma’ya kısa sürede çok para kazandırmış “Ferrari’sini Satan Bilge” gibi romanlarda ise üst sınıfa iç huzur vaat edilir.

Bunların her ikisi de bilinçlerimizde iki farklı tipte oluşturulmuş iki illüzyona dayanır. The Secret’ı incelediğinizde bilinçlerimizdeki, gene sistem tarafından oluşturulmuş, “eski yazma”, “mistik sır” imgesine uyacak şekilde tasarlanmış kahverengi bir kapak, özenle seçilmiş yazı tipi ve kabartmalı kırmızı bir mühür göze çarpar. Kitap birinci kalite bir kâğıda basılmıştır ve sayfalarındaki sistemin kafamızda yarattığı “Rönesans”, “geçmiş”, “bilgelik” ile ilgili resimler, sayfa düzenlemeleriyle tıpkı; sinemadaki yoğun teknik kullanımıyla içeriğin bastırılmasına dayanan yöntemdeki gibi, kitabın da baskısını, alacalı kapağını ve tasarımını içeriğinin önüne geçirerek bilincimize kitabı okumadan çok önce nüfuz etmektedir. Bu sayede farklı görüşleri okuduğumuzu düşünürken biz, içeriğin önemsiz hale getirilmesinden dolayı, aynı teknikle hazırlandığı için gerçekte aynı olan kitapları okuruz. Bu okuduklarımız bize her şeye yeten bir potansiyelimiz olduğunu, hiç bir hesabımız tutmasa bile aslında bunun önemsiz olduğunu söyler durur. Böylece artık umut mekanizması çalışmaya başlamıştır.
Tüm bu verdiğim örnekler şimdiye dek orta sınıfta dünya genelinde yaygın ve popüler olan akımlar üstüneydi; ama bu noktada kolay bir karşı çıkış; dünyada bu gruba dâhil olmayan ve azımsanamayacak derecede kalabalık olan bir grup insanın olduğudur. Bu doğrudur; ama genel olarak “marjinal akımlar” adı altında toplayacağım ve sisteme aykırı gibi görünen bu akımlar yüzeysel görünüşlerinin aksine, aslında sistem tarafından kapsanmışlardır ve bu akımlara uyan grup da fark etmeden geri kalan gruba benzetilmektedir. Bu nasıl olur? Prensip olarak fast food yemeyen, sadece bağımsız sinema izleyen, popüler müziğin dışındaki müzikleri dinleyen, kişisel gelişim tarzı akımlara kapılmayan bir kişi, sistemin en açık araçlarından kendini uzak tutarken sistemin diğer araçlarına kapıldığını fark edemez. Artık entelektüel olarak belirli bir düzeyin üstündeki grup da, bir kitleye çevrilmiştir ve yüksek kültür de sistemin boyunduruğu altındadır. Bunun en kolay yolu, bu akımların işe yaramadığı damgasının onlara basılmasıdır. Ayrıca sistem onları hemen sahiplenir, böylece onları sisteme karşı kullanmak imkânsız olur. Bu öğelerin sisteme en büyük katkısı, tüketim ilişkileri içindeki rollerini gizli tutarak sistem dışı görünürken, aynı zamanda bireyin özne olduğu illüzyonuna yardım etmeleridir. Ekonomik olarak büyük önem arz etmeyen bu marjinal akımlar, kendini teknoloji misyoneri olarak tanımlayan, iyi bir işletmecilik ve girişimcilik eğitimi sonucu bilişim sektöründe başarılı bir iş kadını ve Fütüristler Derneği başkanı olan Ufuk Tarhan’ın; klasik müzik konserlerinin gereksizliği üzerine: “onları ekonomik olarak çok daha ucuza bir iPod’dan dinleyebiliyorken neden konsere gidelim ki?” dediğinde olduğu gibi ekonomik ilişkilerde başarısız oldukları için; sadece bu ilişkileri değerlendiren sistem tarafından da başarısız olarak sınıflandırılırlar. Bu yüzden hepsinin yakın gelecekte yok olma ihtimali yüksektir. Bunun dışındaki hippilik, çevrecilik, anarşistlik gibi daha da muhalif akımlar, çoğunlukla kısa dönemli hezeyanlar olarak oluşmakta ve yok olmaktadırlar. Sistemse bu imajı onlara damgalamış, böylece gelecekte oluşabilecek başka bir marjinal akım da kısa dönemli bir hezeyan imajından kurtulamaz hale gelmiştir. Bu da şu anda var olmayan muhalif fikirlerin de sistem tarafından kısıtlanması anlamına gelmektedir. Bu sayede marjinal akımların da sisteme bir tehdit oluşturması önlenmekte, popüler kültür yerine kendilerine katılanları da bir kitle haline getirerek daha sonra onları popüler kültüre katılanlarla aynılaştırmaktadır.
Ekonomik olarak alt sınıflardaki toplulukları aynılaştırmak ve nesne haline getirmek ise daha da kolaydır. Onlar zaten maddi olarak farklılaşmalarını sağlayacak ve çevrelerindeki dünyayı etkilemelerini mümkün kılacak maddi güçten ve potansiyelden, sistem yüzünden yoksundurlar. Yiyebilecekleri yemek bellidir. Müzik dinleme lükslerini ise ya zaten tüm radyolarda çalan popüler müzikle, ya da yerel kökenleri yozlaştırılmış ve kalıplaşmış folk müzikleriyle karşılamaktadırlar. Sinema da onlar için çok büyük bir önem arz etmemektedir. Modern fobilere ihtiyaçları yoktur, çünkü hayatları zaten çok daha somut ve büyük bir kaygı olan ekonomik kaygı üstüne kuruludur. Bu kaygı hayatlarında öyle büyük bir yer kaplar ki zaten sırf bu yüzden aynılaşmış olduklarını söyleyebiliriz. Açıkçası sistem onların üstündeki işini, daha en başta maddi güçten yoksun bırakarak sağlamıştır ve bu yüzden üstlerinde ayrıca düşünsel bir yozlaştırma işlemine ihtiyaç duymaz. Sadece sisteme karşı isyan etmelerini engellemek üzere onlara uzun süredir dayatılmakta olan ve bu sistemden çok önce gelişmiş din ve milliyetçilik gibi boyun eğme ideolojileriyle onların üzerinde kurulmuş bir düşünsel iktidardan söz etmek mümkündür.

            Bireyin sisteme dâhil edilmesindeki bir diğer araç da, bireyin diğer bireylerden yalıtılması, kendi başına bırakılması ve diğer bireylerle olan ilişkilerinin de sistematik ve standart hale getirilerek öngörülmemiş bir sonucun önlenmesidir. Arkadaşlık modelleri, aşk modelleri, düşmanlık modelleri, saygı modelleri veya yalakalık modelleri... Bunların hepsi bize kültür tarafından öğretilmiştir. İlişkilerimizin nasıl gelişmesi gerektiğini “kişisel gelişim koçu”, “evlilik koçu” gibi kişiler ya da “Karşınızdakine 8 Saniyede Nasıl Evet Dedirtebilirsiniz?”, “Herkesi İkna Sanatı” gibi kitaplardan öğrenmekteyiz. Bu kitaplar büyük vaatleri sayesinde bireyi kendilerine çekerler ve sosyal ilişkilerde olabilecek tüm insanlığı yok ederler. Üstelik tamamen ekonomik altyapı olan çıkara dayanan yaklaşımları sayesinde bireyler arasındaki ilişkiyi ancak bir bağlantı sağlama veya iş ayarlama olarak kullanılabilecek “ikna etme” veya “evet dedirtme” olarak gösterirler. Evlilik bile artık duygusal ekonominin sistematik ve planlı bir şekilde ayarlanması gereken, karşı tarafa fazla kâr kaptırmadan; ama yatırımların geri çekilmesiyle, ekonomik getirinin gitmesine yol açacak bir zarar yaratmadan dengeli bir şekilde yatırımların yapılması gereken bir dünya olmuştur. Karşılıklı toleransı sağlayan aşkın kökeni olarak gösterebileceğimiz cinsel yakınlaşma da ancak evlilik ekonomisindeki bir kar unsuru olarak ikinci plana atılır. İş alanında “finans danışmanları” varken evlilik alanında bu “evlilik koçu” olarak yansımasını bulur.

Üstelik bu sadece karşılıklı cinslerin ilişkilerinde de yok. Tüm ilişkilerimiz bağlantı olarak gerçekleşir. Bunun için öncelikle insani ilişkilerin gelişebileceği her türlü ortamda bireyler birbirlerinden soyutlanmıştır. Avrupa’da toplumumuzun bir ütopyası olma yolunda önemli adımlar atmış ve refah miktarıyla gerçekdışı görünen İskandinav toplumlarında, her şey standartlara o kadar uygundur ki birisiyle iletişim kurabileceğiniz tek nokta, iletişimin gene sıkı kurallarla belirli standartlara bağlandığı ofis ortamıdır. Otomobillerin bize sunduğu en büyük lüks, hızlı ulaşım ya da rahat koltuğa kurulup radyo dinleme olanağı değildir. Otomobiller bizi ulaşım sırasında başka herhangi bir bireyle bir ilişkiye girmek gibi rahatsız edici bir durumdan korur. Üst sınıf araçların camları rahatsız edici en ufak bir göz temasını da engelleyebilmek için siyah filmle kaplanmıştır. Trafikteki sistematiğin henüz tam olarak yerleşemediği Türkiye gibi ülkelerdeyse diğer bireylerle gerçek bir ilişki sayılabilecek, yüz yüze ve konuşmayla olacak bir iletişimi engeller. Böyle yerlerde ulaşım sırasında bireyler birbirleri için potansiyel rakip ve düşman konumundadırlar. Burada sistem ideolojisinin önemli bir öğesi olan sürekli acele ve zaman darlığı yüzünden, trafik de bir yarış ve rekabet ortamıdır. Dolayısıyla yolu kapmak için olan rekabette her otomobil bir diğeri için potansiyel düşmandır, dostane bir ilişkiden söz edilemez. Otomobil ayrıca sahte özgürlük hissine de katkı sağlar. Aracın yönetimi artık bireydedir ve birey kendini direksiyon başında bir özne olarak hissedebilir ve iktidar duygusunu tatmin edebilir. Evde karısına karşı ve ofiste şirketin hiyerarşisinde iktidar duygusunu tatmin edemeyen ve özgürlük hissine kapılamayan bireyin günlük hayatında belki de kendini özgür hissedebileceği tek alan ev ve ofis arasındaki o araba yolculuğudur, bu durumda yapacağı aşırılıklar için onu suçlayamayız.
Bir diğer güçlü yalıtım aracı da yaşadığımız barınaklardır. Çoğunlukla çok katlı apartmanlardan oluşan modern konut projeleri bireyler arasındaki ilişkiyi tam olarak koparma yolunda önemli bir adımdır. Daireler güçlü yalıtımla birbirlerinden ayrılmışlardır. Kapılar her an potansiyel bir tehdide karşı yeterince güçlü yapılmıştır ve apartmanların camları başka dairelerin görünmemesi için ayarlanmıştır. Kültürümüz öyle şekillenmiştir ki, misafirlik artık can sıkıcı bir durumdur. Başkalarının evine gitmek yerine bir fast food restoranında buluşulur. Böylece iş dünyası dışında başka bireylerle karşılaşmak da imkânsız hale getirilmiştir. Çok can sıkıcı olabilecek bir durum, daire kapısı ile otomobilin kapısı arasında başkasıyla karşılaşmak olabilir. Merdivenler bu riski büyütüyor ve zaman kaybına yol açıyordu; bu yüzden artık kapıdan üç adım uzaktaki asansörler, birkaç saniyede bizi apartmanın dışına atabilirler. Çok küçük bir ihtimal de olsa asansörde başkasıyla kalmak çok rahatsız edici bir durumdur. İki bireyde de rahatsızlık görünür, her ne kadar asansörün “kamu alanı” olduğunu düşünsek de her iki birey de diğerinin “özel alan”ını taciz ediyormuş hissine kapılır ve utanır. Bunun sebebi her ikisinin de işle bağlantısı olmayan veya bir çıkar sağlamayacak ilişkileri zaman kaybı ve gereksiz görmesidir. Oysa işte şimdi böyle bir ilişkiye girmeye zorlamaktadırlar birbirlerini ve dolayısıyla karşıdakine ekonomik olarak kötülük etmektedirler. İlk olarak kültür bireye standartların dışındaki her türlü ilişkiyi kötü bir ilişki ve rahatsızlık kaynağı olarak dayatmıştır. Bu yüzden modern konutlar da standartların dışındaki her türlü iletişimden kaynaklanabilecek bir rahatsızlığı, fiziksel olarak önleme amacıyla dikkatle tasarlanmıştır.

 İnsanların “sosyalleşmesi” ihtiyacı, onların birbirlerinden soğutulmasının hem aracı, hem sonucudur. Aralarındaki bağlantı olmayan ve çıkar sağlamayan her türlü ilişki düşünsel dünyada yasaklandığı ve fiziksel olarak engellendiği için bireylerin arasındaki zaten olması gereken basit düzeydeki ilişki yok edilmiştir. Bir bireyin bir diğeriyle ilişki kurması da ancak ekonomik bir çıkar üstünden olabileceği için de bireyler ilişki kurmadan önce belirli kalıplarla iletişim kurarak, ekonomik çıkarların bu yatırıma değip değmeyeceğini anlamak amaçlı bir fizibilite raporu hazırlarlar. Burada, bir iletişimden çok karşıdakini soruşturma ve incelemedir. Ancak bir ekonomik çıkar bulunursa iletişim kurulur ve burada da amaç bu çıkara olabildiğince kısa sürede ve olabildiğince az dil dökerek ulaşmaktır. Böylece sosyalleşme kavramımız, bireyin çıkarına uygun araştırmalar yaparak bu çıkara ulaşmaya çalışmasını, sosyal bir ilişki gibi göstermektedir. Üstelik bu kavramın saçmalığını yaratan durum da aslında bu ilişkilerden elde edilen çıkarın gerçek bile olmamasıdır. Elde edilen sonuçlar çoğunlukla illüzyonlardır.
Bireylerin arasındaki işe dayalı olan hariç tüm ilişkinin yok edilmesinin, bireyin sistemdeki anlamı açısından sonucu nedir? Diyalektikteki önemli ilkelerden biri kavramları birbirinden bağımsız birimler yerine, sistemdeki ilişkileriyle incelemektir. Bir tezi incelerken onun antiteziyle olan ilişkisini de incelememiz gerekir. Sistemse bireyin tüm ilişkilerini yok ederken aslında bireylerin sentezi olarak toplum kavramını yok etmektedir. Birbiriyle iletişimi kopmuş bireylerin artık toplum dâhilinde anlamları kalmamıştır, çünkü ortalıkta toplumun kalmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde toplum yerine aynı kültürün dayatılmasıyla, aynı ideolojinin ürünü olan ve dolayısıyla birbirinin aynısı olan birbirinden kopuk, bağlantısız bireyler vardır. Bu sayede toplumsallık altın çağında toplumu da yok etmiştir. Bireyin birey olarak hiçbir değerinin kalmadığı çağımızda bireyselliğin bu kadar öne çıkarılmasının sebebi budur; bireyler birbirinin aynısı; ama birbirinden kopuk birimler haline gelmişlerdir. Görünüşte birey toplumdan daha güçlüdür; ama aslında her birey artık kendisi var olmayan toplumun bir yansıması haline gelmiştir. Toplum kendi gerçekliğini yok ederken bir simülasyon olarak bireylerde yaşamaya devam etmektedir. 

Peki, bu durumdan çıkarılabilecek sonuç nedir? Adorno’nun metinlerinde hep geçmişe bir özlem duymak mümkündür. Buradan onun muhafazakâr olduğunu çıkaramayız, ancak büyük bir karamsarlık ve ümitsizlik içinde olduğunu söyleyebiliriz. Zaten yazılarında da genel olarak burjuva kültürünün nasıl her yere bulaşmış olduğuna vurgu yapmıştır. Ütopya kavramı da yoktur, çünkü şu durumda bu kavram imkânsız ve hatta zararlıdır. Adrno’nun çözüm önerileri ise genel olarak birbirinden kopuk etkisiz olabilecek küçük parçalar olarak görünür. Adorno ve Horkheimer için bu sistem tabi ki istenmeyen ve kötü bir sistemdir. Düşünceye karşı barbarlığın başladığı sistemdir. Bu durumda sormamız gereken soru, bu tarz bir barbarlığın tercih edilip edilmeyeceğidir. Bu nokta, özellikle dikkatli olmak gereken bir noktadır. Sistemi tercih etmeyeceksek, bunu dikkatle kanıtlamak gerekir, aksi takdirde her şeyi yadsıyan post modernist görüşler karşısında yenilmemek imkânsızdır. Eğer ben, bir birey olarak doğumumdan itibaren sistemin bu araçları tarafından şekillendirildiysem ve bu da bugün benim düşünme yetimi etkiliyorsa, bu noktada barbarlığın "kurbanı" olduğumu söyleyebilirim. Öyleyse öncelikle bu sistemin kişisel olarak tercih edilemeyeceğini söyleyebilirim. Daha sonra sistemin bütün bireylerin düşünce yetilerini körelttiğini göz önünde bulundurursak, bu sistemin insanlığın gelişimine aykırı olabileceğini görmemiz gerekir. Öyleyse bu sistem, en ilkel etik anlayışında, zararlı olarak sınıflandırılabilir. O zaman işte bu sisteme karşı çıkarken, artık sağlam bir dayanağımız olabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder